Şubat…

Instagram ve Facebook’u hayatımdan çıkardım. Sonrası ilginç oldu, elinde telefon “Ya neredesin sen?”  diyenler, “E nasıl görüşeceğiz peki?” diyenler, “Ama ne güzel takip ediyorduk…”, “Gözlerim seni arıyor” diyenler sevindirdi beni. İnsanın sanal ortamda dahi olsa yokluğunun fark edilmesi, dahası yokluğundan şikayetlenilmesi varlığını değerli kılıyor, özel hissettiriyor. Dolayısıyla da sevindirici bir etki bırakıyor. Fakat bir de “Beni neden engelledin/sildin?” diyenler var ki gülümsetiyor. Kendimi sildim diyorum. Sebebi merak ediyor insanlar. Birçok kişiye aynı cevabı verdim; kendimden sıkıldım. Yalan da değil, insan ister istemez içini de dışını da açık ediyor sosyal medyada, aslında ne gerek var. Instagram’da sadece bir fotoğraf altı yazısını kaydetmediğim için üzgünüm, bir de Nazan Hoca beni takip ediyordu, düşünsenize… Arada özel mesajla selamlaşıyorduk falan, mail adresini istemediğime pişmanım. Nazan Hoca kim derseniz, benim en sevdiğim yazar derim, siz anlarsınız 😉  Neyse büyük büyük laflar etmeyeyim, henüz 2 hafta oluyor, tutar açarım her iki ortamı da, sonra aleme madara olmayalım. 🙂 (edit:açtı, oldu)

Siz şimdi beni boş verin de, Öteki Dergi’de yeni bir öyküm daha yayınlandı. İsmi Yılkı Atı. Buradan tıklayıp okuyabilirsiniz. Hatta okusanız da, okudum deseniz ne süper olur. Okuyun e mi?

Şubat Ayraç Dergisi’nde bir de yazım yayımlandı; Serdar Arslan’ın Ayşe Şasa için derlediği Hayret Perdesini Temaşa kitabı hakkında yazmıştım.

Bir de hazır buraya kırk yılda bir yazıyorken bugünün takıldığım müziğini de ekleyeyim. Sabahtan beri 50 kez dinlemişimdir. Orjinali Neşet Ertaş’tan; Göñül Yarası

Olmaz da ama hani olur ya Neşet Ertaş’a aşina değilseniz, biraz daha zengin enstrüman da devreye girsin isterseniz Emel Taşçıoğlu’ndan da dinleyebilirsiniz. 😉

 

Öykü, Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Bir kaç doz müzik

Daha önce de yazmıştım, müzikle aramdaki ilişki takıntıdan ibaret. Müzikten hiç anlamasam da takıntılı bir dinleyiciyim. Yani takıldığım bir şarkı, türkü, enstrümantal bir müzik var ise birlikte yaşadığım insanlara illallah getirtene kadar tekrar tekrar dinlerim. Bu ara üç favori şarkım var. Sadece tek olsa isyan bayrağını çekecek ahali ama arada üçü arasında değiştirme yapınca fark etmiyorlar.  Şimdi birbiri ile sıfır alaka olan bu üç şarkıyı buraya da bırakacağım, kişisel tarihime bir not bâbında olsun. Eskiden her okuduğum kitaptan burada da bahsederdim, madem ki onu artık bıraktım…

Haa bu arada onu bıraktım bırakmaya ama Ayraç Kitap Tahlili Ve Eleştiri Dergisi’nde yazmaya başladım. Son iki sayıda iki yazım var. Biri İlhami Algör’ün İkircikli Biricik kitabı hakkında(Kasım 2015), diğeri ise Bahadır Yenişehirlioğlu’nun Kanaviçe kitabı hakkında(Aralık 2015). Ayrıca Aralık sayısında bir de Bahadır Yenişehirlioğlu röportajım var. Öyle sıcak, samimi bir insan ki. Telefon ile görüştüğümüzde de, sosyal medya üzerinden de bunu hissetmek mümkün. İlhami Algör ise biraz değişik bir adam, dergi yayınlandıktan sonra beni Facebook hesabımdan bulup teşekkür mesajı attı. Böylece kendisine kırgınlığım da geçmiş oldu. Kırgınlık sebebimi ise buraya yazamayacağım 😉

Neyse gelelim şarkılara;

İlki Farsça bir şarkı, Mahsa Vahdat söylüyor, Ha Leyli;(Şarkının sözleri de harika, sözler ve çeviri için buraya)

İkincisi Nurettin Rençber’den geliyor, Eski Yara;

Üçüncüsü ise ilk kez duyduğum bir Neşet Ertaş türküsü, Dertli Yoldaş; (Niran Ünsal da fena yorumlamamış ama orijinali daha güzel)

“Zengin ise ya bey derler ya paşa, fukaraysan ya aptal derler ya cingân haşa”

 

Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir Öykü Ve Bir Meydan Okuma

image

Aşağıdaki fotoğraflara geçmeden önce, Öteki Dergi’de Eylül ayı için yazdığım fotoğraf hikayesinin linkini ekleyeyim öncelikle. Bu ay üçüncü hikayem Öteki Dergi’de yayınlanmış oldu böylece. Diğer iki öykünün linklerini daha eski gönderilerde bulabilirsiniz. 22 isimli öykümü ise buradan okuyabilirsiniz. Hatta okursanız mutlu olurum 😉

Gelelim aşağıdaki bir dizi fotoğrafa; Instagram severek kullandığım bir sosyal medya platformu. Fakat bazı zamanlar çok vakit harcadığımı da düşündürmüyor değildi son zamanlarda.  Geçenlerde (9 gün evvel) aslında tanımadığım, ama tanıdığım ve sevdiğim insanların tanıdığı Ahmet Alpat’ın başlattığı bir meydan okumaya tesadüf ettim; ismi #30gunlukchellenge .Bu meydan okumadaki amaç, günde maksimum bir fotoğraf ekleyip altına da o karenin çekilme hikayesini kısaca yazmak. Bana çok keyifli geldiği için katıldım.  Ve ilk 9 gün aşağıdaki fotoğraf karelerini ve altındaki kısacık hikayelerini paylaştım. Sadece Instagram’da değil, blogumda da bir anı olarak kalsınlar istedim ve oradaki etiketleri bile değiştirmeden direkt kopyaladım.

image

Camda kelebek ☁
#30gunlukchallenge 1. Gün: Şimdi her kelebek gördüğümde gittiğim yer aynı hafızamda. 10 yaş civarındayız. 11 tane ipek böceği tırtılı besliyoruz. Hayalimde çok zarif bir kelebeğe dönüşeceğini düşünerek özenle bakıyorum onlara. Büyüyüp koza örüyorlar. Netice hüsran; kozadan çıkan kelebekler çok tombik, çok siyah ve minicik kanatlı. Basbayağı çirkinler 🙂

image

#30gunlukchallenge 2.gün : Bir selfie ile geldim 🍃 Yedigöller’in yedincisinin aşağısında bulunan şelale burası. Sayısız yosunlu basamak inip ulaşmıştık buraya. Bu kadar aşağı indikten sonra da nedense suyun kaynağına doğru geri tırmanmıştık.
Ve bir de ben bugün sanırım hayatımda geçirdiğim enn telaşsız arefe gününü geçirdim. 🙂 Şimdiden herkese hayırlı bayramlar

image

Ben küçükken her bayram Kayseri’ye giderdik ve babaannem her bayram sabahı kahvaltısında nohutlu etli yahni yemeği ve pilav yapardı, yanında da üzüm hoşafı. Erkekler bayram namazından gelir gelmez yenirdi yemek. Çocukken yarı vejetaryen takıldığım için hiç hoşlanmazdım bayram sabahlarından. 🙂 Halbuki birlikte olmak ne güzelmiş, sevdiklerini teker teker yitirince anliyor insan… Kayseri’de hâlâ bu adet devam ediyor mu bilemiyorum ama biz halen bayram kahvaltılarını büyüklerimizle yemeye devam ediyoruz; ama  yahnisiz. Bizler “Nerede o eski bayramlar?” derken çocuklugumuza özlemin yanı sıra giderek sekülerleşen hayat tarzımız sayesinde kaybolan değerlerimizi de arıyoruz belki. Yine de elimizden geldiği kadar dini ve milli değerlerimizi çocuklarımıza yaşatmaya çalışarak… Bayramınız mübarek olsun. İyiliklere, güzelliklere vesile olsun.🍬💚 🍬(Foto arşivden, 35mm lensi ilk aldığımız zamanlardan bir kahvaltı masasından kalma, annemin kahvaltı sofrasını fotoğraflamaya fırsatım olmadı) #30gunlukchallenge 3.gün #eidmubarak #bayram #kurban #عيد الأضحى

image

Bizde Kurban bayramının ilk gününün akşamı değişmez ritüeldir. Şehrin arka sokaklarında metruk evlerin arasında dolaşırız eşimle. Lambası yanan evlerin kapısını çalar tanımadığımız insanlarla bayramlaşırız. Elimizdeki kurban paylarından bırakır, payımıza da bazen dua, bazen sevinç, bazen gözyaşı ama bolca şaşkınlık alırız.  Kurban yardımlaşmak demek değil midir zaten? Ve sadece kurbana mahsus olmamak üzere, birlikte yapılan onca şey arasında belki de en çok huzur verenidir bizim için vermek… #30gunlukchallenge 4.gün #bayram #eidmubarak

image

Lokum&bisküvi. Babam nostaljik bayram şekeri almış. Eskiden pek kıymetliymiş bu ikili. 80lerin sonuna doğru, ben 7-8 yaşlarında ya var ya yokum, o yıllar yaz tatillerinin 1 haftasını köyde geçiriyoruz. O yaz da bir köy düğününe denk geldik. Anneannem elimizden tutup götürdü. Avlulu bir evin avlusuna köy kahvesinden tahta sandalyeler dizilmiş, sadece kadınlar var, çalıp oynuyorlar. Bu sırada iki kişi ellerinde kocaman çay tepsilerine yığılmış bisküvi ve lokumları dağıtıyor. İki bisküvi bir lokum alıp sandviç yapıyoruz. Damdan aşağı bakan bir kaç delikanlı var. Herkes onların farkında ama onlar yine de gizlenip izliyorlar 🙂 Anneannem gevrek gevrek gülüyor; “Biz kızken de bayram günlerinde harman yerinde toplanıp oyunlar oynardık. Evlenecek delağnılar da saklanıp seyrederlerdi”  diye anlatmaya başlıyor. #30gunlukchallenge 5.gün

image

Hasan Dağı. Bugün tam buradan geçerken radyoda Erkan Oğur söylemeye başladı; “Zeynep bu güzellik var mı soyunda?” Eylül Zeynep’in~3 birden gözleri büyüdü, çalan şarkıya dikkat kesilip; “Aaaa hani beni sallarken, hani vardı yaaa?” Evet neredeyse 1 yıl öncesine kadar ninni niyetine söylediğim türkü. Hatırlamasına çok şaşırdım. 😇”Zeynep’im Zeynep’im Allı Zeynep’im,
Beş Köyün İçinde Şanlı Zeynep’im”🎶 #30gunlukchallenge 6.gün

image

Hayat ufak tefek sıkıntılara kafa yormakla geçiyor; daha büyüklerini düşünmemek için. Bugünün sıkıntısı İletişim Yayınları’nın kitap sırtı yazılarının yönü. Diger tüm yayınevlerinin aksine yazılar sağa bakıyor. (Araya bir YKY kitabı sıkıştırdım rahat anlaşılsın diye) Yazarlarının çoğunun siyasi duruşlarına da ters üstelik bu durum. 😅 Esasında hiçbir önemi olmayan bu husus benim neden dikkatimi çekiyor o da ayrı bir muamma. Kitaplık düzenlerken degil de aslında tatilde İlhami Algör kitaplarının fotoğraflarını çekmeye çalışırken dikkatimi çekmişti bu.(Blogda da bu yüzden son yazımın fotoğrafı ters/tepetaklak) Gelelim bu acayipliğe takılıp unutmaya çalıştığım esas büyük sıkıntıma; 3 aylık koca bir tatilin ardından yarın iş başı yapıyorum. Devasa bir Pazartesi sendromu ile karşı karşıyayım. 💆Ama tesellim şu, biliyorum ki yarın öğrencilerimle sarılıp sarmaşınca hepsi geçecek. 👧👧👧👧👧👧😦#30gunlukchallenge 7.gün

image

Uykusuz ve kabuslu bir gecenin sabahında çakı gibi ayaktayım evelAllah 🙂 Yeni bir yıl, yeni öğrenciler, heyecan, coşku, bol gülücüklü simalar, ders programlarını inceleme, özlenen arkadaşlar, eski öğrencilerin ziyaretleri vs. derken günün yarısı bitti bile. Ne sendrom kaldı, ne stres. Yalnız neredeyse tüm kadro takım elbiseleri çekip gelmiş ben ise böyle kot gömlek, kot etek, bez çanta&ayakkabı derken klişe öğretmen giyim tarzına pek de ayak uyduramamışım sanki :)) olsun biz böyle seviyoruz hem di mi? 😉 Güzel bir yıl olur inşaallah, herkes açısından… #30gunlukchallenge 8.gün

image

Nakış bilmeden nakış işleyebilengillerden biri olarak geçen kış ve ilkbahar mevsimlerinde kendi kişisel nakış tarihime bunları eklemişim. Herbirinin bir anlamı var, hem zahiren hem batınen. Görünürdeki anlamları belki zarif bir hediye ya da baktıkça; “Ne de güzel yapmışım aman da aman” denilerek mutlu olunan ufak tefek sevimli şeyler. Ama iç yüzünde hem herbirinin şekil itibariyla yüklendiği simgesel anlamlar, hem de işlendiği zaman itibariyla bana hatirlattiklari var. Mesela şu ortadaki pembe çiçekli ağaç… Çocuk gibi sevinçli hissettiğim bir zaman diliminde çıktı ortaya. Yine şu ağaçta oturup kitap okuyan kız, birazcık umutsuz hissettigim bir zamanı temsil ediyor. Kırmızı bisikletli ayraclar, bisikletten nem kapanlara inat hediye 🙂 O renkli anahtar ise dua niyetine; “Ya müfettihal ebvab….” #30gunlukchallenge 9.gün

İzdüşüm içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kitap #108 Albayım Beni Nezahat İle Evlendir

image

“Bu kadar kayıptan sonra geriye kalan nedir ve hakikaten nedir, mesele nedir?”

Ev

-Psssst istediğin kitap var mı, sipariş veriyorum. Varsa hemen söyle yoksa sonsuza kadar sus.

-Var var. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku var, Albayım beni Nezahat ile evlendir var bir de İkircikli Biricik var.

-Ney ney? Çok mu arıyorsun bu kitapları?

-Aslında Bizim Büyük Caresizligimiz de var da onu sonra şeyapsan da olur. Dur ben sana isimlerini yazıp yollayım 😉

Tövbe estağfurullahlar çekilir, siparişler verilir ve kitaplar gelir. Nezahat eksiktir. Olsundur, istikamet Ankara’dır, Niğde’de bulunamayan orada muhakkak bulunurdur ve alınırdır.

Arkadaş Kitabevi

-İlhami Algör kitaplarını arıyorum ben nerededirler acaba?

-Hangisi Biricik mi?

-Yok o değil.

-Müzeyyen?

-Hayır o da değil.

Sol kaşını kaldırıp, sağ gözünü kısan görevli arkadaş bir süre düşünüp, bir “Evreka” edasıyla parmağını şıklatır.

-Nezahat değil mi? Ne kitap ama…

Şaşkınlıkla mimikleri beni takip edin demeye getiren arkadaşı takip ederim. Teşekkür edip kendisine yol verdikten sonra da, kafamı ne zaman kaldırsam onaylayan(neyi bilmem?) bakışlarını üzerimde hissetmenin tedirginliği ile diğer alacaklarımı da alıp çıkarım dükkandan.

Sahil

-Yedin tatili şu üç kitapla.

-Ama çok güzeller. Bayıldım adama.

-Hangi adama?

-Yazar canım; İlhami Algör

– Haa şu ikircikli adam

Müzeyyen’e bir helal olsun çekip Nezahat ile devam etmiştim okumaya. Kitabın ismindeki “Albayım” kelimesinde acaba Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ına bir gönderme mi var diyerek.

Hikaye Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’nun devamı niteliğinde diye düşünülebilir. Hatırlarsanız o hikayede işi gücü bırakıp yazmaya takan, rüzgarı kendinden menkul esintili bir tip vardı. Yazdığı hikaye Müzeyyen tarafından yerden yere vuruluyor idi. Bu kitapta da ilk kitaptaki o esintili tipin yazdığı hikayedeki kahraman anlatılıyor. Hikaye icindeki yazarın yazdığı hikayenin kahramanı. Hani şu hikayenin sonunda, ipin yarısında cambazlık yapmayı unutan bir ip cambazına dönüşmek istediğini belirten kahraman. Bu sefer kahramanımızın amacı, kimse tarafından kurgulanmayan başına buyruk, kalbinin sesini dinleyerek hareket etmek isteyen bir hikaye kahramanı olmak. Laf aramızda bir de bu kahraman da benim gibi Müzeyyen’i haklı bulmakta. 🙂

Böyle yazarken farkettim de bu konuda yazmak aslında ne kadar da zor olsa gerek. Yani bir hikaye yazacaksınız, hikayenizdeki kahraman yazar tarafından kurgulanmamaya kafayı takmış olacak. Ama İlhami Algör bence harika yazmış. Okuyucu çok rahat bir şekilde ilk sayfadan kendini kaptırabiliyor. Bu da belki anlattığı konudan ziyade kullandığı üsluptan kaynaklanıyor.

Kitapta benim en çok hoşuma giden bölüm giden bir geminin arkasından düşünülen şu durum;

“Bizim için gidiyor olan ise, gittiği yer için geliyor olabilir. Bu durumda gittiği yere gidip orada bekleyebiliriz.”

Esasında pek de hoşa gidilesi bir yaklaşım değil; bizim için gidenler bir başkası için gelen oluyor. Karşı kıyıya geçip beklemek bizi bir başkası yapmayacağına göre… Ne diye hoşuma gittiyse 🙂

Arka kapak alıntısı da kitabın en vurucu bölümü;

“Al bu elmayı Nezahat” diyebilirdim, “sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel, istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı tek dişi altın olurum. Meftun olurum, meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekse, beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe saat kulesiyle, Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli: ‘Albayım beni Nezahat ile evlendir.’ Sülüs yazarım, kufi yazarım, latin yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustamı öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. Bende sevdiklerince terk edilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var.”

Bu bölüm haricinde yine beğendiğim, altı çizilesi cümlelerden bir kısmı da şöyle idi;
“Bir uçurtma için en güzel uçuşun ipi kopukken olabileceğini düşünürdüm. Bazıları buna “düşme hali” diyebilirdi. “

“Ondan söz edildiğinde, asla doymayacak bir kuyu açlığıyla dinlemenin ve dolup dolup gecelerioyalanmak içişn eşşek kulaklı bir kralın hikayesini sabahlara kadar ezberden tekrar etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmeyebilirlerdi. Sorsalardı söylerdim. “Vallahi” derdim “ben de bilmiyorum bu kadar derine tüpsüz nasıl daldığımı göğsümde bir ağırlık hissetmeden.” “

“Annem bana gerçekleri kabul etmesini, hayat ise onlardan kaçmasını öğretmiş olabilirdi. “

“Beni duymayabilirdi. Ben duyulmadığım yerlerden gitmek hastaığına tutulmuş olabilirdim. Tedavisi kırk beş derecelik sıvılarda boğulur gibi yapmak olabilirdi. Deneyebilirdim. “

Okudukça içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kitap #107 Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

image

İlhami Algör ile yeni müşerref oldum ben. Müzeyyen’i, Nezahat’i, Biricik’i peş peşe okudum. Elimden düşüremeden hem de. Kullandığı dile bayıldım. İnsanı sarıp sarmalayan bir üslübu var. Genellemeyim belki sizi sarıp sarmalamaz ama beni sardı. Dilinin bir tınısı, ahengi, melodisi var sanki. Şu feminist tayfanın kafayı taktığı “eril dil” dedikleri şey bu mu bilmem ama, kahramanlarına argo kullandırmaktan da, küfür ettirmekten de kaçınmıyor. Benim de günlük hayatta, kendimi rahat hissettiğim insanların yanında sık sık kullandığım “lan, ulan” kelimelerine de bolca rastlanıyor. Fakat  sanılmasın ki hikayelerinin erkek kahramanları -ki hiç de kahraman sayılmazlar- öyle maço, kadın ezen, kadını aşağılayan, kodu mu oturtan tipler değiller.

Müzeyyen’deki adamı ele alırsak mesela(niye ele alıyorsam); hayta, serseri, mesleğini bile yapamamış, başarısız, beceriksiz, neye başlamışsa yarım bırakmış, naif, aşık, hep bir eksiklik hisseden, bu eksikliği Müzeyyen ile dolduracağı vehmine kapılan, bu vehim ile yanılan salağın tekidir. Esasında film montajcısıdır kendisi ama patron tarafından kapı gösterilince kafayı yazmaya takmıştır. Yazdığı hikayeye göre adam, kadını çok seviyordur, sevdikçe ruhu büyüyüp eve sığmıyordur, sığmayınca evden çıkıp avare avare dolaşıp günün hikayesini oluşturuyor, eve gelip hikayeyi kadına ulaştırıyor, ardından yine çıkıyor, gece gelip kadının koynuna sokuluyor, sonra yine kadın uyanmadan evden çıkıp, sokaklarda avare avare dolaşıp….. Burada diyor ki;

“Hikaye, Arap’ın yalellisi gibi uzarken, bir yerlerde ‘çıt’ ediyordu.”

Müzeyyen de kocasını trafik kazasında kaybetmiş bir kadındır, bir de küçük kızı vardır. Bizim hayta ile aynı evi paylaşmaktadırlar. Hikayenin omurgasında esas oğlan dediğimiz hayta ilişkilerindeki “çıt” ı aramaktadır. “Çıt” ın sebebini.

“Ne olmuştu da ‘Seninle dünyanın her yerine gelirim’ diyen Müzeyyen, durduğu yerden gitmelere başlamıştı.”

Kafayı taktığı şey budur işte. İlişkilerinin bittiğini hisseden, bu hissi bir türlü kabul etmek istemeyen her adem oğlu gibi “Çıt” sesini farklı tevillere girişecek, sonunda  da ne olduğunu anlayacaktır.

Ben bu hikayede Müzeyyen olurdum olsam olsam demiştim okuyup bitirince. Bizim buralarda bir tabir vardır; “Amma bi etmiş”. Oh olsun falan anlamında kullanılır. Bu hikayede de Müzeyyen amma bi etmişti oh olsundu. 🙂 Çünkü aslında

“Herif rüzgarı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor”dur.

Bizim hayta bu görüşe itiraz eder;

“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku.”

Müzeyyen cevap verir;

“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku.”

Kitapta kahramanımız -aman ne kahraman- kapı dilleri ile konuşmaktadır. Ben en çok bu bölümlere ve ufaklık ile konuşurkenki haline bayıldım. “Canımın içi, güzelim” diyor ya çok tatlı oluyor orda 🙂 Böyle kızdığıma da bakmayın çok sevdim esasında pek tabi serseri  kahramanımızı, keratayı.

Kitap incecik ama içerisinde düşündürücü, altı çizilesi pek çok cümle barındırıyor. Mesela;

“Beni her yoğuruşunda, sırtüstü yatıp karnını açan kedi yavruları gibi, teslim ve mest oluyordum. Birlikte tüy gibi havalanıyor, yükseliyor, oralardan ok gibi inip, zıpkın gibi saplanıyor, çapkın, şakacı, çocuk yunuslar gibi dibe iniyor, dipte yılan balıklarına dönüşüp kıvrılıyor, sonra toprağı delip, köpüklü dalgalara bakan yamaçlarda rüzgara çıkıyor, yeşil ve taze, kendimize ve birbirimize dolanıp yükseliyor, dallanıyor, açıyor ve… ve tekrar, ve tekrar, yaprak, polen, böcek olarak dökülüyorduk.”

“Ya sevmenin kendisini ya da seven hali ile kendini seviyor.”

“Seninki, tribünler kendi ile dolu iken tribünlere oynuyor. Seninki oynuyor moruk. ‘Bende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var’ı oynuyor.”

“Ben sözlerden değil, bakışlardan tırsardım. Bakışların arkalarını sezer, sezgilerim doğrulanana kadarmecburen bekler, beklerken kafayı yerdim.”

“Bizim de buralarda kadınlarımız, icabında ayıp, yasak, günah üçgeninde sıkıştırılmış vazıyetteydiler ama, Müzeyyen bu üçgeni yırtmış, yırtarken kendi kendine bir şeytan üçgeni yaratmış, arada bir, üçgenin kuyuya benzeyen ağzından geyik bakışıyla bakıp dururuyordu.”

“Aslında tam diye bir şey yoktur,” dedim, “her tam, bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür.”

Daha da bir sürü çizmişim, karalamışım, resim yapmışım kitaba. Kıymışım ki hiç adetim değildir. Ama buraya yazmaya üşendim şu an. Alın okuyun seversiniz. Filmi de varmış ama pek beğenilmemiş sanırım. Bu sebepten ben izlemeyeceğim…

Kitabı okuyunca şu fotoğrafı çektirmiştik Eylül ile, instagramdan bakabilirsiniz. https://instagram.com/p/663ss0SGQ2/
Bir de kitap kapağında Sadri Alışık’ın işi ne derseniz arka kapak yazısına göz atmanız yeterli.

“Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartakus kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.”

Ha bu arada bir rivayete göre ilk baskıda kitap “belki bitmemiştir.” cümlesi ile bitiyormus. Sonra değiştirmiş yazar. Ben son halini tuttum; “bitse ne olur, bitmese ne?”

Okudukça içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Kitap Tanıtımı #106 Elif Gibi Yar Olmak

elifgibiyarolmak

Elif Gibi Yar Olmak kitabını okuyalı aylar olmuştu. Ali Rıza Kaşıkçı’dan daha önce de bu blogda bahsetmiştim; şurada. Ben o yazıyı yazdıktan sonra uzunca bir süre kendisi “Mavi Kazaklı Şair” mahlasını kullanmıştı, halen kullanıyor mudur bilemiyorum. İnsanlar pek çok özellikleri bakımından pek çok sınıfa ayrılabilirler ama benim gözümde dünya üzerinde insanlar iki sınıfa ayrılır. Bunlardan ilki “Güzel İnsanlar”, diğerini hiç yazmayım. Nedir bu güzel insanların özellikleri diyecek olursanız, size pek çok özellik sıralayabilirim belki ama ilk özellik benim için sanırım mütevazılıktır; insan olmanın en güzel erdemlerinden biri. Ali Rıza Kaşıkçı da benim gözümde sadece bu sebeple bile olsa – ki sadece bu sebeple değildir- bir güzel insandır.

Kendisi Şırnak’ta Türkçe öğretmenliği yapmaktadır ve güzelim kitabını bana “Elif’ler yetiştiren annelere selam olsun” diye imzalayarak te uzaklardan  göndermiştir, sağolsun. Ayrıca ben bu tanıtım yazısını yazana kadar ikinci kitabı da çıkmıştır.

alirızakaşıkçı

Lore Kitap’tan 2014’te çıkan Elif Gibi Yar Olmak, şiir gibi bir hikaye. “Ey aşk! Bil ki;’Erişemediğim kadar benimsin…'” diyerek başlıyor. Çömlekçi Sadi Efendi’nin oğlu Adem’in hocasının kızı Elif’e duyduğu aşk anlatılmış. Öyle günümüz aşkları gibi bir aşk değil, bir nevi Leyla ile Mecnun hikayesi. Aşkın insanı merhale merhale nasıl başkalaştırdığının hikayesi. Her şey zahiren güzel gibi giderken Adem’in Elif’e yazdığı esasında aşkını anlatmaya çalıştığı bir nâme ile bir anda yön değiştirir. Nâmede şunlar yazmaktadır;

“Kâbem Elif, kıblem Elif, secdem Elif, her dem Elif,

Her dem Elif, canım Elif, Cânan Elif, cinân Elif…”

Yazar bir söyleşisinde kitap hakkında şöyle söylemiş; “Şunu açıkça söylemeliyim ki Elif Gibi Yar Olmak kitabı her okuyucunun harcı değildir. Burada okuyucuyu küçümsemek gibi bir niyetimiz asla yoktur. Türkiye’deki okuyucuların çoğu seçici okuyucu değil geçici okuyucudur. Toplumumuzda medya argümanlarıyla dayatılan kitapları okumayı yeğleyen bir okuyucu kitlesi mevcut. Biz Elif Gibi Yar Olmak kitabını 15 yaş üzeri herkese öneriyoruz ama içinde kabuktan öze inme telaşı olanların için “acil okuma” çağrısı yapıyoruz. Çünkü her şey gibi kitap da sıcağı sıcağına okunmalı!”, “Biz insanlar olarak vücut gözüyle gördüğümüze aldanıyor, gönül gözüyle gördüğümüze ya da gönül gözüyle görenlere pek itibar etmiyoruz. Oysaki dünyadaki her insan kabuğundan öze doğru bir sefer halinde olmadır. Zaten dünyadaki çoğu şeyin kabuğundan özüne doğru inildikçe, o nesnede yaratıcıyı göreceğimize emin olabiliriz. Okuyucuları da kitapların kapağından, reklamlarından ve tanıtımlarından sıyrılıp “Okunacak kitabın özünde ne var?” sorusuna muhatap olmaya davet ediyoruz. Kabuktan öze inme telaşı okuyucular açısından “Kapaktan Söze” inme telaşı olarak algılanabilir.”

Bu cümleler ne kadar da doğru. Hele şu çok satanlar listesine bakınca… İnsan üzülüyor doğrusu.

Yazarın cümlelerindeki şiirsellik bana Nazan Bekiroğlu’yu hatırlattı. Ve ben çok sevdim. Böyle bir üslubu sevenlere de kesinlikle öneririm. Hikayenin sonunda çokca hüzünlenmiş ve yazara “Peki ya Elif?” diye sormuştum. Kendisi; “Elif kaldı öyle. Yanık Buğday gibi bir köşede kaldı. Ben peki ya elif diyemedim. İçim el vermedi bu soruya.” diye cevap vermişti…

elifgibiyarolmak1

Arka kapak yazısı;

Bir gece harflerim tutuştu.

Ateşler içinde bir Elif, yüreğimdeki hikâyenin içine yürüdü. Elif’ten Be’ye sıçradı gönül yangınım. Heceler çoban ateşi oldu. Kelimelerden bir harman kül oldu. Cümleler ateşe kul oldu.

Aşk, ateşti. Elif’e eşti. Elif’e düştü.

Elif’e ateş düştü.

Sonra bir sabah “incecikten bir kar” yağmaya başladı yüreğime. “Tozmaya başladı yüreğim Elif Elif”… Cayır cayır yanan hikâyemin harfleri dondu kaldı. Yüreğim üşüdü. Ayaza çekti sabahlarım.

Kar Âdem’di. Dem bu demdi. Ateşim söndü. Elif bana her geldiğinde, beni başka bir hâle koydu. Ve şair Âdem bir söz söyleyip sessizce hikâyesine yürüdü.

“Kimi zaman kor olmuşuz,
Kimi zaman kar olmuşuz
Düş’müşüz gönüllere,
“Bir” Elif’e “yâr” olmuşuz.”

Okudukça içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mektup

Eski bir alışkanlık haline geldi mektuplaşmak. Artık kimse oturup kağıtla kalemi buluşturup, sevdiği insanlara bir şeyler yazmıyor. Çok anlamsız geliyor yazılan bir şeyin karşındaki kişiye günler sonra ulaşması düşününce. Anlık mesajlaşma uygulamaları varken, e-posta varken, hiç biri yoksa sms varken… Ama durum öyle değil; değilmiş. Bunu ben de çok geç fark ettim. Nişanlılık&askerlik dönemlerinden kalma mektuplaşmalarımızı saymazsak eşimle de hiç mektuplaşmadık. Ama onları halen saklıyor oluşumuz çok güzel. Sms uçuyor yazı kalıyor nitekim. Bu sıralar da çok sevdiğim biriyle mektuplaşıyorum. Gerçi kendisi biraz geciktiriyor ama anlık mesajlaşma uygulamasıyla bildirdiği mazereti fazlasıyla makbul. 😉 Evet her ne kadar sık sık telefonla yazışsak da mektup beklemenin ve yazmanın verdiği haz bir başka.

Aslında bundan bahsetmeyecektim burada. Geçtiğimiz günlerde Instagram’dan seri özel mesajlar aldım. Biliyorsunuz Instagram bir fotoğraf paylaşım platformu. Hiç tanımadığım birinden geliyordu bu özel mesajlar. Üstelik fotoğraflar da elde yazmış olduğu bir mektubun fotoğraflarıydı. Mektubun muhatabı da bendim. “Umarım satırlarım rahatsızlık değil, mutluluk verirler.” cümlesiyle noktalanıyordu mektup. Bir insan neden klavye ile yazıp yollamak varken, kağıda hem de elde yazıp fotoğraflarını çekip yollardı ki? Hem de hiç tanımadığım bir insan… Bana teveccühle dolu satırları elde yazardı? Bu samimiyet demekti bana göre… Adresimi bilmediği için yollayamadığı mektubun fotoğraflarını göndermenin içinde bir naiflik gizliydi. Ve beni çok duygulandıran bir muhabbet… Mektup buraya aktaramayacağım kadar özel. Ama illa ki mektubu okuduktan sonra dinlememi önerdiği 3 şarkı var ki, onları burada paylaşmadan geçmek istemiyorum. Özellikle klipleriyle…

Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 3 Yorum