Şubat…

Instagram ve Facebook’u hayatımdan çıkardım. Sonrası ilginç oldu, elinde telefon “Ya neredesin sen?”  diyenler, “E nasıl görüşeceğiz peki?” diyenler, “Ama ne güzel takip ediyorduk…”, “Gözlerim seni arıyor” diyenler sevindirdi beni. İnsanın sanal ortamda dahi olsa yokluğunun fark edilmesi, dahası yokluğundan şikayetlenilmesi varlığını değerli kılıyor, özel hissettiriyor. Dolayısıyla da sevindirici bir etki bırakıyor. Fakat bir de “Beni neden engelledin/sildin?” diyenler var ki gülümsetiyor. Kendimi sildim diyorum. Sebebi merak ediyor insanlar. Birçok kişiye aynı cevabı verdim; kendimden sıkıldım. Yalan da değil, insan ister istemez içini de dışını da açık ediyor sosyal medyada, aslında ne gerek var. Instagram’da sadece bir fotoğraf altı yazısını kaydetmediğim için üzgünüm, bir de Nazan Hoca beni takip ediyordu, düşünsenize… Arada özel mesajla selamlaşıyorduk falan, mail adresini istemediğime pişmanım. Nazan Hoca kim derseniz, benim en sevdiğim yazar derim, siz anlarsınız 😉  Neyse büyük büyük laflar etmeyeyim, henüz 2 hafta oluyor, tutar açarım her iki ortamı da, sonra aleme madara olmayalım. 🙂 (edit:açtı, oldu)

Siz şimdi beni boş verin de, Öteki Dergi’de yeni bir öyküm daha yayınlandı. İsmi Yılkı Atı. Buradan tıklayıp okuyabilirsiniz. Hatta okusanız da, okudum deseniz ne süper olur. Okuyun e mi?

Şubat Ayraç Dergisi’nde bir de yazım yayımlandı; Serdar Arslan’ın Ayşe Şasa için derlediği Hayret Perdesini Temaşa kitabı hakkında yazmıştım.

Bir de hazır buraya kırk yılda bir yazıyorken bugünün takıldığım müziğini de ekleyeyim. Sabahtan beri 50 kez dinlemişimdir. Orjinali Neşet Ertaş’tan; Göñül Yarası

Olmaz da ama hani olur ya Neşet Ertaş’a aşina değilseniz, biraz daha zengin enstrüman da devreye girsin isterseniz Emel Taşçıoğlu’ndan da dinleyebilirsiniz. 😉

 

Öykü, Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Bir kaç doz müzik

Daha önce de yazmıştım, müzikle aramdaki ilişki takıntıdan ibaret. Müzikten hiç anlamasam da takıntılı bir dinleyiciyim. Yani takıldığım bir şarkı, türkü, enstrümantal bir müzik var ise birlikte yaşadığım insanlara illallah getirtene kadar tekrar tekrar dinlerim. Bu ara üç favori şarkım var. Sadece tek olsa isyan bayrağını çekecek ahali ama arada üçü arasında değiştirme yapınca fark etmiyorlar.  Şimdi birbiri ile sıfır alaka olan bu üç şarkıyı buraya da bırakacağım, kişisel tarihime bir not bâbında olsun. Eskiden her okuduğum kitaptan burada da bahsederdim, madem ki onu artık bıraktım…

Haa bu arada onu bıraktım bırakmaya ama Ayraç Kitap Tahlili Ve Eleştiri Dergisi’nde yazmaya başladım. Son iki sayıda iki yazım var. Biri İlhami Algör’ün İkircikli Biricik kitabı hakkında(Kasım 2015), diğeri ise Bahadır Yenişehirlioğlu’nun Kanaviçe kitabı hakkında(Aralık 2015). Ayrıca Aralık sayısında bir de Bahadır Yenişehirlioğlu röportajım var. Öyle sıcak, samimi bir insan ki. Telefon ile görüştüğümüzde de, sosyal medya üzerinden de bunu hissetmek mümkün. İlhami Algör ise biraz değişik bir adam, dergi yayınlandıktan sonra beni Facebook hesabımdan bulup teşekkür mesajı attı. Böylece kendisine kırgınlığım da geçmiş oldu. Kırgınlık sebebimi ise buraya yazamayacağım 😉

Neyse gelelim şarkılara;

İlki Farsça bir şarkı, Mahsa Vahdat söylüyor, Ha Leyli;(Şarkının sözleri de harika, sözler ve çeviri için buraya)

İkincisi Nurettin Rençber’den geliyor, Eski Yara;

Üçüncüsü ise ilk kez duyduğum bir Neşet Ertaş türküsü, Dertli Yoldaş; (Niran Ünsal da fena yorumlamamış ama orijinali daha güzel)

“Zengin ise ya bey derler ya paşa, fukaraysan ya aptal derler ya cingân haşa”

 

Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir Öykü Ve Bir Meydan Okuma

image

Aşağıdaki fotoğraflara geçmeden önce, Öteki Dergi’de Eylül ayı için yazdığım fotoğraf hikayesinin linkini ekleyeyim öncelikle. Bu ay üçüncü hikayem Öteki Dergi’de yayınlanmış oldu böylece. Diğer iki öykünün linklerini daha eski gönderilerde bulabilirsiniz. 22 isimli öykümü ise buradan okuyabilirsiniz. Hatta okursanız mutlu olurum 😉

Gelelim aşağıdaki bir dizi fotoğrafa; Instagram severek kullandığım bir sosyal medya platformu. Fakat bazı zamanlar çok vakit harcadığımı da düşündürmüyor değildi son zamanlarda.  Geçenlerde (9 gün evvel) aslında tanımadığım, ama tanıdığım ve sevdiğim insanların tanıdığı Ahmet Alpat’ın başlattığı bir meydan okumaya tesadüf ettim; ismi #30gunlukchellenge .Bu meydan okumadaki amaç, günde maksimum bir fotoğraf ekleyip altına da o karenin çekilme hikayesini kısaca yazmak. Bana çok keyifli geldiği için katıldım.  Ve ilk 9 gün aşağıdaki fotoğraf karelerini ve altındaki kısacık hikayelerini paylaştım. Sadece Instagram’da değil, blogumda da bir anı olarak kalsınlar istedim ve oradaki etiketleri bile değiştirmeden direkt kopyaladım.

image

Camda kelebek ☁
#30gunlukchallenge 1. Gün: Şimdi her kelebek gördüğümde gittiğim yer aynı hafızamda. 10 yaş civarındayız. 11 tane ipek böceği tırtılı besliyoruz. Hayalimde çok zarif bir kelebeğe dönüşeceğini düşünerek özenle bakıyorum onlara. Büyüyüp koza örüyorlar. Netice hüsran; kozadan çıkan kelebekler çok tombik, çok siyah ve minicik kanatlı. Basbayağı çirkinler 🙂

image

#30gunlukchallenge 2.gün : Bir selfie ile geldim 🍃 Yedigöller’in yedincisinin aşağısında bulunan şelale burası. Sayısız yosunlu basamak inip ulaşmıştık buraya. Bu kadar aşağı indikten sonra da nedense suyun kaynağına doğru geri tırmanmıştık.
Ve bir de ben bugün sanırım hayatımda geçirdiğim enn telaşsız arefe gününü geçirdim. 🙂 Şimdiden herkese hayırlı bayramlar

image

Ben küçükken her bayram Kayseri’ye giderdik ve babaannem her bayram sabahı kahvaltısında nohutlu etli yahni yemeği ve pilav yapardı, yanında da üzüm hoşafı. Erkekler bayram namazından gelir gelmez yenirdi yemek. Çocukken yarı vejetaryen takıldığım için hiç hoşlanmazdım bayram sabahlarından. 🙂 Halbuki birlikte olmak ne güzelmiş, sevdiklerini teker teker yitirince anliyor insan… Kayseri’de hâlâ bu adet devam ediyor mu bilemiyorum ama biz halen bayram kahvaltılarını büyüklerimizle yemeye devam ediyoruz; ama  yahnisiz. Bizler “Nerede o eski bayramlar?” derken çocuklugumuza özlemin yanı sıra giderek sekülerleşen hayat tarzımız sayesinde kaybolan değerlerimizi de arıyoruz belki. Yine de elimizden geldiği kadar dini ve milli değerlerimizi çocuklarımıza yaşatmaya çalışarak… Bayramınız mübarek olsun. İyiliklere, güzelliklere vesile olsun.🍬💚 🍬(Foto arşivden, 35mm lensi ilk aldığımız zamanlardan bir kahvaltı masasından kalma, annemin kahvaltı sofrasını fotoğraflamaya fırsatım olmadı) #30gunlukchallenge 3.gün #eidmubarak #bayram #kurban #عيد الأضحى

image

Bizde Kurban bayramının ilk gününün akşamı değişmez ritüeldir. Şehrin arka sokaklarında metruk evlerin arasında dolaşırız eşimle. Lambası yanan evlerin kapısını çalar tanımadığımız insanlarla bayramlaşırız. Elimizdeki kurban paylarından bırakır, payımıza da bazen dua, bazen sevinç, bazen gözyaşı ama bolca şaşkınlık alırız.  Kurban yardımlaşmak demek değil midir zaten? Ve sadece kurbana mahsus olmamak üzere, birlikte yapılan onca şey arasında belki de en çok huzur verenidir bizim için vermek… #30gunlukchallenge 4.gün #bayram #eidmubarak

image

Lokum&bisküvi. Babam nostaljik bayram şekeri almış. Eskiden pek kıymetliymiş bu ikili. 80lerin sonuna doğru, ben 7-8 yaşlarında ya var ya yokum, o yıllar yaz tatillerinin 1 haftasını köyde geçiriyoruz. O yaz da bir köy düğününe denk geldik. Anneannem elimizden tutup götürdü. Avlulu bir evin avlusuna köy kahvesinden tahta sandalyeler dizilmiş, sadece kadınlar var, çalıp oynuyorlar. Bu sırada iki kişi ellerinde kocaman çay tepsilerine yığılmış bisküvi ve lokumları dağıtıyor. İki bisküvi bir lokum alıp sandviç yapıyoruz. Damdan aşağı bakan bir kaç delikanlı var. Herkes onların farkında ama onlar yine de gizlenip izliyorlar 🙂 Anneannem gevrek gevrek gülüyor; “Biz kızken de bayram günlerinde harman yerinde toplanıp oyunlar oynardık. Evlenecek delağnılar da saklanıp seyrederlerdi”  diye anlatmaya başlıyor. #30gunlukchallenge 5.gün

image

Hasan Dağı. Bugün tam buradan geçerken radyoda Erkan Oğur söylemeye başladı; “Zeynep bu güzellik var mı soyunda?” Eylül Zeynep’in~3 birden gözleri büyüdü, çalan şarkıya dikkat kesilip; “Aaaa hani beni sallarken, hani vardı yaaa?” Evet neredeyse 1 yıl öncesine kadar ninni niyetine söylediğim türkü. Hatırlamasına çok şaşırdım. 😇”Zeynep’im Zeynep’im Allı Zeynep’im,
Beş Köyün İçinde Şanlı Zeynep’im”🎶 #30gunlukchallenge 6.gün

image

Hayat ufak tefek sıkıntılara kafa yormakla geçiyor; daha büyüklerini düşünmemek için. Bugünün sıkıntısı İletişim Yayınları’nın kitap sırtı yazılarının yönü. Diger tüm yayınevlerinin aksine yazılar sağa bakıyor. (Araya bir YKY kitabı sıkıştırdım rahat anlaşılsın diye) Yazarlarının çoğunun siyasi duruşlarına da ters üstelik bu durum. 😅 Esasında hiçbir önemi olmayan bu husus benim neden dikkatimi çekiyor o da ayrı bir muamma. Kitaplık düzenlerken degil de aslında tatilde İlhami Algör kitaplarının fotoğraflarını çekmeye çalışırken dikkatimi çekmişti bu.(Blogda da bu yüzden son yazımın fotoğrafı ters/tepetaklak) Gelelim bu acayipliğe takılıp unutmaya çalıştığım esas büyük sıkıntıma; 3 aylık koca bir tatilin ardından yarın iş başı yapıyorum. Devasa bir Pazartesi sendromu ile karşı karşıyayım. 💆Ama tesellim şu, biliyorum ki yarın öğrencilerimle sarılıp sarmaşınca hepsi geçecek. 👧👧👧👧👧👧😦#30gunlukchallenge 7.gün

image

Uykusuz ve kabuslu bir gecenin sabahında çakı gibi ayaktayım evelAllah 🙂 Yeni bir yıl, yeni öğrenciler, heyecan, coşku, bol gülücüklü simalar, ders programlarını inceleme, özlenen arkadaşlar, eski öğrencilerin ziyaretleri vs. derken günün yarısı bitti bile. Ne sendrom kaldı, ne stres. Yalnız neredeyse tüm kadro takım elbiseleri çekip gelmiş ben ise böyle kot gömlek, kot etek, bez çanta&ayakkabı derken klişe öğretmen giyim tarzına pek de ayak uyduramamışım sanki :)) olsun biz böyle seviyoruz hem di mi? 😉 Güzel bir yıl olur inşaallah, herkes açısından… #30gunlukchallenge 8.gün

image

Nakış bilmeden nakış işleyebilengillerden biri olarak geçen kış ve ilkbahar mevsimlerinde kendi kişisel nakış tarihime bunları eklemişim. Herbirinin bir anlamı var, hem zahiren hem batınen. Görünürdeki anlamları belki zarif bir hediye ya da baktıkça; “Ne de güzel yapmışım aman da aman” denilerek mutlu olunan ufak tefek sevimli şeyler. Ama iç yüzünde hem herbirinin şekil itibariyla yüklendiği simgesel anlamlar, hem de işlendiği zaman itibariyla bana hatirlattiklari var. Mesela şu ortadaki pembe çiçekli ağaç… Çocuk gibi sevinçli hissettiğim bir zaman diliminde çıktı ortaya. Yine şu ağaçta oturup kitap okuyan kız, birazcık umutsuz hissettigim bir zamanı temsil ediyor. Kırmızı bisikletli ayraclar, bisikletten nem kapanlara inat hediye 🙂 O renkli anahtar ise dua niyetine; “Ya müfettihal ebvab….” #30gunlukchallenge 9.gün

İzdüşüm içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kitap #108 Albayım Beni Nezahat İle Evlendir

image

“Bu kadar kayıptan sonra geriye kalan nedir ve hakikaten nedir, mesele nedir?”

Ev

-Psssst istediğin kitap var mı, sipariş veriyorum. Varsa hemen söyle yoksa sonsuza kadar sus.

-Var var. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku var, Albayım beni Nezahat ile evlendir var bir de İkircikli Biricik var.

-Ney ney? Çok mu arıyorsun bu kitapları?

-Aslında Bizim Büyük Caresizligimiz de var da onu sonra şeyapsan da olur. Dur ben sana isimlerini yazıp yollayım 😉

Tövbe estağfurullahlar çekilir, siparişler verilir ve kitaplar gelir. Nezahat eksiktir. Olsundur, istikamet Ankara’dır, Niğde’de bulunamayan orada muhakkak bulunurdur ve alınırdır.

Arkadaş Kitabevi

-İlhami Algör kitaplarını arıyorum ben nerededirler acaba?

-Hangisi Biricik mi?

-Yok o değil.

-Müzeyyen?

-Hayır o da değil.

Sol kaşını kaldırıp, sağ gözünü kısan görevli arkadaş bir süre düşünüp, bir “Evreka” edasıyla parmağını şıklatır.

-Nezahat değil mi? Ne kitap ama…

Şaşkınlıkla mimikleri beni takip edin demeye getiren arkadaşı takip ederim. Teşekkür edip kendisine yol verdikten sonra da, kafamı ne zaman kaldırsam onaylayan(neyi bilmem?) bakışlarını üzerimde hissetmenin tedirginliği ile diğer alacaklarımı da alıp çıkarım dükkandan.

Sahil

-Yedin tatili şu üç kitapla.

-Ama çok güzeller. Bayıldım adama.

-Hangi adama?

-Yazar canım; İlhami Algör

– Haa şu ikircikli adam

Müzeyyen’e bir helal olsun çekip Nezahat ile devam etmiştim okumaya. Kitabın ismindeki “Albayım” kelimesinde acaba Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ına bir gönderme mi var diyerek.

Hikaye Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’nun devamı niteliğinde diye düşünülebilir. Hatırlarsanız o hikayede işi gücü bırakıp yazmaya takan, rüzgarı kendinden menkul esintili bir tip vardı. Yazdığı hikaye Müzeyyen tarafından yerden yere vuruluyor idi. Bu kitapta da ilk kitaptaki o esintili tipin yazdığı hikayedeki kahraman anlatılıyor. Hikaye icindeki yazarın yazdığı hikayenin kahramanı. Hani şu hikayenin sonunda, ipin yarısında cambazlık yapmayı unutan bir ip cambazına dönüşmek istediğini belirten kahraman. Bu sefer kahramanımızın amacı, kimse tarafından kurgulanmayan başına buyruk, kalbinin sesini dinleyerek hareket etmek isteyen bir hikaye kahramanı olmak. Laf aramızda bir de bu kahraman da benim gibi Müzeyyen’i haklı bulmakta. 🙂

Böyle yazarken farkettim de bu konuda yazmak aslında ne kadar da zor olsa gerek. Yani bir hikaye yazacaksınız, hikayenizdeki kahraman yazar tarafından kurgulanmamaya kafayı takmış olacak. Ama İlhami Algör bence harika yazmış. Okuyucu çok rahat bir şekilde ilk sayfadan kendini kaptırabiliyor. Bu da belki anlattığı konudan ziyade kullandığı üsluptan kaynaklanıyor.

Kitapta benim en çok hoşuma giden bölüm giden bir geminin arkasından düşünülen şu durum;

“Bizim için gidiyor olan ise, gittiği yer için geliyor olabilir. Bu durumda gittiği yere gidip orada bekleyebiliriz.”

Esasında pek de hoşa gidilesi bir yaklaşım değil; bizim için gidenler bir başkası için gelen oluyor. Karşı kıyıya geçip beklemek bizi bir başkası yapmayacağına göre… Ne diye hoşuma gittiyse 🙂

Arka kapak alıntısı da kitabın en vurucu bölümü;

“Al bu elmayı Nezahat” diyebilirdim, “sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel, istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı tek dişi altın olurum. Meftun olurum, meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekse, beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe saat kulesiyle, Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli: ‘Albayım beni Nezahat ile evlendir.’ Sülüs yazarım, kufi yazarım, latin yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustamı öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. Bende sevdiklerince terk edilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var.”

Bu bölüm haricinde yine beğendiğim, altı çizilesi cümlelerden bir kısmı da şöyle idi;
“Bir uçurtma için en güzel uçuşun ipi kopukken olabileceğini düşünürdüm. Bazıları buna “düşme hali” diyebilirdi. “

“Ondan söz edildiğinde, asla doymayacak bir kuyu açlığıyla dinlemenin ve dolup dolup gecelerioyalanmak içişn eşşek kulaklı bir kralın hikayesini sabahlara kadar ezberden tekrar etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmeyebilirlerdi. Sorsalardı söylerdim. “Vallahi” derdim “ben de bilmiyorum bu kadar derine tüpsüz nasıl daldığımı göğsümde bir ağırlık hissetmeden.” “

“Annem bana gerçekleri kabul etmesini, hayat ise onlardan kaçmasını öğretmiş olabilirdi. “

“Beni duymayabilirdi. Ben duyulmadığım yerlerden gitmek hastaığına tutulmuş olabilirdim. Tedavisi kırk beş derecelik sıvılarda boğulur gibi yapmak olabilirdi. Deneyebilirdim. “

Okudukça içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kitap #107 Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

image

İlhami Algör ile yeni müşerref oldum ben. Müzeyyen’i, Nezahat’i, Biricik’i peş peşe okudum. Elimden düşüremeden hem de. Kullandığı dile bayıldım. İnsanı sarıp sarmalayan bir üslübu var. Genellemeyim belki sizi sarıp sarmalamaz ama beni sardı. Dilinin bir tınısı, ahengi, melodisi var sanki. Şu feminist tayfanın kafayı taktığı “eril dil” dedikleri şey bu mu bilmem ama, kahramanlarına argo kullandırmaktan da, küfür ettirmekten de kaçınmıyor. Benim de günlük hayatta, kendimi rahat hissettiğim insanların yanında sık sık kullandığım “lan, ulan” kelimelerine de bolca rastlanıyor. Fakat  sanılmasın ki hikayelerinin erkek kahramanları -ki hiç de kahraman sayılmazlar- öyle maço, kadın ezen, kadını aşağılayan, kodu mu oturtan tipler değiller.

Müzeyyen’deki adamı ele alırsak mesela(niye ele alıyorsam); hayta, serseri, mesleğini bile yapamamış, başarısız, beceriksiz, neye başlamışsa yarım bırakmış, naif, aşık, hep bir eksiklik hisseden, bu eksikliği Müzeyyen ile dolduracağı vehmine kapılan, bu vehim ile yanılan salağın tekidir. Esasında film montajcısıdır kendisi ama patron tarafından kapı gösterilince kafayı yazmaya takmıştır. Yazdığı hikayeye göre adam, kadını çok seviyordur, sevdikçe ruhu büyüyüp eve sığmıyordur, sığmayınca evden çıkıp avare avare dolaşıp günün hikayesini oluşturuyor, eve gelip hikayeyi kadına ulaştırıyor, ardından yine çıkıyor, gece gelip kadının koynuna sokuluyor, sonra yine kadın uyanmadan evden çıkıp, sokaklarda avare avare dolaşıp….. Burada diyor ki;

“Hikaye, Arap’ın yalellisi gibi uzarken, bir yerlerde ‘çıt’ ediyordu.”

Müzeyyen de kocasını trafik kazasında kaybetmiş bir kadındır, bir de küçük kızı vardır. Bizim hayta ile aynı evi paylaşmaktadırlar. Hikayenin omurgasında esas oğlan dediğimiz hayta ilişkilerindeki “çıt” ı aramaktadır. “Çıt” ın sebebini.

“Ne olmuştu da ‘Seninle dünyanın her yerine gelirim’ diyen Müzeyyen, durduğu yerden gitmelere başlamıştı.”

Kafayı taktığı şey budur işte. İlişkilerinin bittiğini hisseden, bu hissi bir türlü kabul etmek istemeyen her adem oğlu gibi “Çıt” sesini farklı tevillere girişecek, sonunda  da ne olduğunu anlayacaktır.

Ben bu hikayede Müzeyyen olurdum olsam olsam demiştim okuyup bitirince. Bizim buralarda bir tabir vardır; “Amma bi etmiş”. Oh olsun falan anlamında kullanılır. Bu hikayede de Müzeyyen amma bi etmişti oh olsundu. 🙂 Çünkü aslında

“Herif rüzgarı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor”dur.

Bizim hayta bu görüşe itiraz eder;

“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku.”

Müzeyyen cevap verir;

“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku.”

Kitapta kahramanımız -aman ne kahraman- kapı dilleri ile konuşmaktadır. Ben en çok bu bölümlere ve ufaklık ile konuşurkenki haline bayıldım. “Canımın içi, güzelim” diyor ya çok tatlı oluyor orda 🙂 Böyle kızdığıma da bakmayın çok sevdim esasında pek tabi serseri  kahramanımızı, keratayı.

Kitap incecik ama içerisinde düşündürücü, altı çizilesi pek çok cümle barındırıyor. Mesela;

“Beni her yoğuruşunda, sırtüstü yatıp karnını açan kedi yavruları gibi, teslim ve mest oluyordum. Birlikte tüy gibi havalanıyor, yükseliyor, oralardan ok gibi inip, zıpkın gibi saplanıyor, çapkın, şakacı, çocuk yunuslar gibi dibe iniyor, dipte yılan balıklarına dönüşüp kıvrılıyor, sonra toprağı delip, köpüklü dalgalara bakan yamaçlarda rüzgara çıkıyor, yeşil ve taze, kendimize ve birbirimize dolanıp yükseliyor, dallanıyor, açıyor ve… ve tekrar, ve tekrar, yaprak, polen, böcek olarak dökülüyorduk.”

“Ya sevmenin kendisini ya da seven hali ile kendini seviyor.”

“Seninki, tribünler kendi ile dolu iken tribünlere oynuyor. Seninki oynuyor moruk. ‘Bende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var’ı oynuyor.”

“Ben sözlerden değil, bakışlardan tırsardım. Bakışların arkalarını sezer, sezgilerim doğrulanana kadarmecburen bekler, beklerken kafayı yerdim.”

“Bizim de buralarda kadınlarımız, icabında ayıp, yasak, günah üçgeninde sıkıştırılmış vazıyetteydiler ama, Müzeyyen bu üçgeni yırtmış, yırtarken kendi kendine bir şeytan üçgeni yaratmış, arada bir, üçgenin kuyuya benzeyen ağzından geyik bakışıyla bakıp dururuyordu.”

“Aslında tam diye bir şey yoktur,” dedim, “her tam, bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür.”

Daha da bir sürü çizmişim, karalamışım, resim yapmışım kitaba. Kıymışım ki hiç adetim değildir. Ama buraya yazmaya üşendim şu an. Alın okuyun seversiniz. Filmi de varmış ama pek beğenilmemiş sanırım. Bu sebepten ben izlemeyeceğim…

Kitabı okuyunca şu fotoğrafı çektirmiştik Eylül ile, instagramdan bakabilirsiniz. https://instagram.com/p/663ss0SGQ2/
Bir de kitap kapağında Sadri Alışık’ın işi ne derseniz arka kapak yazısına göz atmanız yeterli.

“Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartakus kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.”

Ha bu arada bir rivayete göre ilk baskıda kitap “belki bitmemiştir.” cümlesi ile bitiyormus. Sonra değiştirmiş yazar. Ben son halini tuttum; “bitse ne olur, bitmese ne?”

Okudukça içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Kitap Tanıtımı #106 Elif Gibi Yar Olmak

elifgibiyarolmak

Elif Gibi Yar Olmak kitabını okuyalı aylar olmuştu. Ali Rıza Kaşıkçı’dan daha önce de bu blogda bahsetmiştim; şurada. Ben o yazıyı yazdıktan sonra uzunca bir süre kendisi “Mavi Kazaklı Şair” mahlasını kullanmıştı, halen kullanıyor mudur bilemiyorum. İnsanlar pek çok özellikleri bakımından pek çok sınıfa ayrılabilirler ama benim gözümde dünya üzerinde insanlar iki sınıfa ayrılır. Bunlardan ilki “Güzel İnsanlar”, diğerini hiç yazmayım. Nedir bu güzel insanların özellikleri diyecek olursanız, size pek çok özellik sıralayabilirim belki ama ilk özellik benim için sanırım mütevazılıktır; insan olmanın en güzel erdemlerinden biri. Ali Rıza Kaşıkçı da benim gözümde sadece bu sebeple bile olsa – ki sadece bu sebeple değildir- bir güzel insandır.

Kendisi Şırnak’ta Türkçe öğretmenliği yapmaktadır ve güzelim kitabını bana “Elif’ler yetiştiren annelere selam olsun” diye imzalayarak te uzaklardan  göndermiştir, sağolsun. Ayrıca ben bu tanıtım yazısını yazana kadar ikinci kitabı da çıkmıştır.

alirızakaşıkçı

Lore Kitap’tan 2014’te çıkan Elif Gibi Yar Olmak, şiir gibi bir hikaye. “Ey aşk! Bil ki;’Erişemediğim kadar benimsin…'” diyerek başlıyor. Çömlekçi Sadi Efendi’nin oğlu Adem’in hocasının kızı Elif’e duyduğu aşk anlatılmış. Öyle günümüz aşkları gibi bir aşk değil, bir nevi Leyla ile Mecnun hikayesi. Aşkın insanı merhale merhale nasıl başkalaştırdığının hikayesi. Her şey zahiren güzel gibi giderken Adem’in Elif’e yazdığı esasında aşkını anlatmaya çalıştığı bir nâme ile bir anda yön değiştirir. Nâmede şunlar yazmaktadır;

“Kâbem Elif, kıblem Elif, secdem Elif, her dem Elif,

Her dem Elif, canım Elif, Cânan Elif, cinân Elif…”

Yazar bir söyleşisinde kitap hakkında şöyle söylemiş; “Şunu açıkça söylemeliyim ki Elif Gibi Yar Olmak kitabı her okuyucunun harcı değildir. Burada okuyucuyu küçümsemek gibi bir niyetimiz asla yoktur. Türkiye’deki okuyucuların çoğu seçici okuyucu değil geçici okuyucudur. Toplumumuzda medya argümanlarıyla dayatılan kitapları okumayı yeğleyen bir okuyucu kitlesi mevcut. Biz Elif Gibi Yar Olmak kitabını 15 yaş üzeri herkese öneriyoruz ama içinde kabuktan öze inme telaşı olanların için “acil okuma” çağrısı yapıyoruz. Çünkü her şey gibi kitap da sıcağı sıcağına okunmalı!”, “Biz insanlar olarak vücut gözüyle gördüğümüze aldanıyor, gönül gözüyle gördüğümüze ya da gönül gözüyle görenlere pek itibar etmiyoruz. Oysaki dünyadaki her insan kabuğundan öze doğru bir sefer halinde olmadır. Zaten dünyadaki çoğu şeyin kabuğundan özüne doğru inildikçe, o nesnede yaratıcıyı göreceğimize emin olabiliriz. Okuyucuları da kitapların kapağından, reklamlarından ve tanıtımlarından sıyrılıp “Okunacak kitabın özünde ne var?” sorusuna muhatap olmaya davet ediyoruz. Kabuktan öze inme telaşı okuyucular açısından “Kapaktan Söze” inme telaşı olarak algılanabilir.”

Bu cümleler ne kadar da doğru. Hele şu çok satanlar listesine bakınca… İnsan üzülüyor doğrusu.

Yazarın cümlelerindeki şiirsellik bana Nazan Bekiroğlu’yu hatırlattı. Ve ben çok sevdim. Böyle bir üslubu sevenlere de kesinlikle öneririm. Hikayenin sonunda çokca hüzünlenmiş ve yazara “Peki ya Elif?” diye sormuştum. Kendisi; “Elif kaldı öyle. Yanık Buğday gibi bir köşede kaldı. Ben peki ya elif diyemedim. İçim el vermedi bu soruya.” diye cevap vermişti…

elifgibiyarolmak1

Arka kapak yazısı;

Bir gece harflerim tutuştu.

Ateşler içinde bir Elif, yüreğimdeki hikâyenin içine yürüdü. Elif’ten Be’ye sıçradı gönül yangınım. Heceler çoban ateşi oldu. Kelimelerden bir harman kül oldu. Cümleler ateşe kul oldu.

Aşk, ateşti. Elif’e eşti. Elif’e düştü.

Elif’e ateş düştü.

Sonra bir sabah “incecikten bir kar” yağmaya başladı yüreğime. “Tozmaya başladı yüreğim Elif Elif”… Cayır cayır yanan hikâyemin harfleri dondu kaldı. Yüreğim üşüdü. Ayaza çekti sabahlarım.

Kar Âdem’di. Dem bu demdi. Ateşim söndü. Elif bana her geldiğinde, beni başka bir hâle koydu. Ve şair Âdem bir söz söyleyip sessizce hikâyesine yürüdü.

“Kimi zaman kor olmuşuz,
Kimi zaman kar olmuşuz
Düş’müşüz gönüllere,
“Bir” Elif’e “yâr” olmuşuz.”

Okudukça içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mektup

Eski bir alışkanlık haline geldi mektuplaşmak. Artık kimse oturup kağıtla kalemi buluşturup, sevdiği insanlara bir şeyler yazmıyor. Çok anlamsız geliyor yazılan bir şeyin karşındaki kişiye günler sonra ulaşması düşününce. Anlık mesajlaşma uygulamaları varken, e-posta varken, hiç biri yoksa sms varken… Ama durum öyle değil; değilmiş. Bunu ben de çok geç fark ettim. Nişanlılık&askerlik dönemlerinden kalma mektuplaşmalarımızı saymazsak eşimle de hiç mektuplaşmadık. Ama onları halen saklıyor oluşumuz çok güzel. Sms uçuyor yazı kalıyor nitekim. Bu sıralar da çok sevdiğim biriyle mektuplaşıyorum. Gerçi kendisi biraz geciktiriyor ama anlık mesajlaşma uygulamasıyla bildirdiği mazereti fazlasıyla makbul. 😉 Evet her ne kadar sık sık telefonla yazışsak da mektup beklemenin ve yazmanın verdiği haz bir başka.

Aslında bundan bahsetmeyecektim burada. Geçtiğimiz günlerde Instagram’dan seri özel mesajlar aldım. Biliyorsunuz Instagram bir fotoğraf paylaşım platformu. Hiç tanımadığım birinden geliyordu bu özel mesajlar. Üstelik fotoğraflar da elde yazmış olduğu bir mektubun fotoğraflarıydı. Mektubun muhatabı da bendim. “Umarım satırlarım rahatsızlık değil, mutluluk verirler.” cümlesiyle noktalanıyordu mektup. Bir insan neden klavye ile yazıp yollamak varken, kağıda hem de elde yazıp fotoğraflarını çekip yollardı ki? Hem de hiç tanımadığım bir insan… Bana teveccühle dolu satırları elde yazardı? Bu samimiyet demekti bana göre… Adresimi bilmediği için yollayamadığı mektubun fotoğraflarını göndermenin içinde bir naiflik gizliydi. Ve beni çok duygulandıran bir muhabbet… Mektup buraya aktaramayacağım kadar özel. Ama illa ki mektubu okuduktan sonra dinlememi önerdiği 3 şarkı var ki, onları burada paylaşmadan geçmek istemiyorum. Özellikle klipleriyle…

Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Sitem

Dün arkadaşlarla muhabbet ederken konu nereden geldiyse Bedri Rahmi’ye geldi. Ve ben Bedri Rahmi der demez içlerinden biri Sitem şiirini okuyuverdi. Nasıl beğenip imreniyorum böyle şiir okuyabilen insanlara anlatamam. Derken şiirin mısraları aldı beni geçen yaza götürdü. Ve şu aşağıdaki fotoğrafı çektiğim anda hissettiklerimi yeniden hissettirdi. Balıkesir’de, Güre’de sahilden içeri doğru yürürken çekmiştim; o anı unutmamak için… İçimde hissettiğim o ferahfeza huzuru yeniden hissettim sanki. Derken fotoğrafı bulup Instagram hesabımda şiirle birlikte yayınladım. Altına ise çok sevdiğim ve saygı duyduğum başka bir arkadaş aynı şiirin bir de Erol Evgin sesinden şarkısı olduğunu yazmış. Unutmamak adına burada da paylaşmak istedim.

İşte o fotoğraf…

zeytinler

 

Ve o şiiir…

SİTEM

Önde zeytin ağaçları arkasında yar
Sene 1946
Mevsim
Sonbahar
Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
Dalları neyleyim.
Yar yollarına dökülmedik dilleri neyleyim.

Yar yar!..Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar
Değirmen misali döner başım
Sevda değil bu bir hışım
Gel gör beni darmadağın
Tel tel çözülüp kalmışım.
Yar yar
Canımın çekirdeğinde diken
Gözümün bebeğinde sitem var

***

Ve o şarkı…

Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Bi Rüya

Hayatta yapmadığım iş gördüğüm bir rüyayı bir yerlere yazmak. Ama dün gece gördüğüm acayip rüyaları yazasım geldi. Sırf rüya da değil hani. Malum Ramazan ayındayız uykular bölük pörçük. Bir de Pazar günü gündüz uyuklamaları neticesinde ilk etaba dalış bir hayli gecikir. Elimde de Tutunamayanlar; Turgut’un Selim’i ruyasında gördüğü bölümü yeni okumuşumdur. Saat 01:00’e doğru uyuyabildim sanırım, ki bir saat sonra yeniden uyanıp çay falan demlemek üzere. Bu diyanet takvimi de bi garip gecenin köründe imsak yapıyoruz cümleten. Neyse rüya bu ya ben evdeyim ve  bi şekilde bayılıyorum ama bu bayılma olayı huymuş bende, kimseyi inandıramıyorum, hep numaradan bayıldığım için. Saat de gece yarısına yakın. Koca kişisi “he he tabi tabi bayıldın prrrttt” kabilinden cümleler kurup sesler çıkararak resmen dalga geçiyor. Ama üzerimde karabasan nevinden bi şeyler bir türlü adama cevap veremiyorum. Versem kafa göz dalacak kadar sinir oluyorum o ayrı mevzu. Ben tam baygınlık halinden ayılmak üzereyim ki birden kapı çalıyor. Bir panik halinde göz göze geliyoruz. Zira evi pislik götürüyor, sadece pis de değil her taraf her tarafta. Oyuncaklar mı dersiniz, tabak çanak mı dersiniz, zaten erkek kişisinin çoraplarının evin farklı köşelerini istila etmesi Allah’ın emri. Kapının deliğinden (buraya dürbün de diyenler var ama bence saçma ve komik, delik işte) bi bakıyorum, dayımlar ellerinde kocaman bir buket çiçek ile dikiliyorlar. Sanki kız istemeye gelinmiş kadar abartılı bir buket ile. Bu sırada erkek kişi üstüne başına bir şeyler giyip ortalıktaki dağınıklığı içerideki bir odaya tekmelemek suretiyle toparlama gayretinde. El mecbur açıyoruz kapıyı. Meğer bize yatıya gelmişler. Ben hemen az evvel bayıldığımı falan söyleyip dağınıklığa kılıf uydurmaya çalışıyorum ama nedense onlar da yemiyorlar. Dayım daha içeri geçmeden çok terlediğini ve bi atlet verip veremeyeceğimi soruyor. Suratımda yalandan bir misafire memnuniyet ifsdesi gülümsemesi ile yatak odasına doğru ilerliyorum. Ev sanki yeni taşınmışız gibi dağınık öyle böyle değil. Erkek kişisinin  çekmecesini açıp atlet aramaya girişiyorum. Bulamıyorum Allah bulamıyorum. Elimi neye atsam benim çamaşırlar çıkıyor kan ter içinde kalıyorum çekmecelere saldırmaktan. Sanki çizgi film sahnesindeymişim gibi elime ne gelirse oraya buraya savurup arıyorum, her yeri deşeliyorum. Derken tam o esnada acı acı bir zil daha çalıyor ama durmaksızın. Ağlayacağım nerdeyse, yine bir misafir daha geldiğini sanıyorum ama bir taraftan da dürtükleniyorum. Birden gözümü açıyorum şükür çay koyma saati gelmiş. Çalan zil de telefon alarmı. Elinde koca buket çiçekle kapı eşiğinde temiz çamaşır bekleyen dayı falan yok. Telefon alarmını kapatmak için elime alıyorum, gayr-ı ihtiyari Instagram’a giriyorum bak bak ihtiyari falan değil yani. Biri bir duvar yazısı paylaşmış. “Hisset, hisset!” ile biten. Çağrışımlar çağrışımlar… Bir demet yasemen hatta ruhumu sarıp karartan. Derken telefonu bırakıp gece vakti kahvaltı hazırlıyorum. Her gece olduğu gibi su içme işini abartıp sonraki evrede de uyuyamıyorum. Tekrar elim telefonda. O duvar yazısı resmi silmiş. Deli gibi başka hayatlar üzerine senaryolar oturtuyorum. Kendimden utanıyorum. Hucurat 12’yi açıyorum. “Tecessüs” kelimesine kafa yoruyorum. Pişman oluyorum düşüncelerimden. Yeniden uyuyorum. Bu kez çok afilli bir motosiklet üzerindeyim. Sağa donmek üzere ışıklarda duruyorum. Karşımdan bir polis yaklaşıyor bana doğru. “Sinyal verdim” diyorum; “bak yanıyor”. “E kask hani” diyor. “Yapma allasen başörtü üzerine kask iyi durmaz” diyorum sırıta sırıta kendime şaşarak. “Başörtü altına tak” diyor. İçimden içimden lahavle çekiyorum. “Hadi seni affederim ama bu bindiğin motorun kaç egzosu olduğunu bilirsen” diyor. Düşünüp uzun uzun 2 cevabını veriyorum, pis polis sapsarı dişlerini göstere göstere kahkaha atıyor. Hem çarpık hem sarı dişler. Dişleri olmasa yakışıklı sayılır ama iğrenç ağızlı diye içimden geçirirken telefonun alarmı bir kez daha çalıyor. Doğru cevabı verip vermediğimi öğrenemeden uyanıyorum.

İzdüşüm içinde yayınlandı | Yorum bırakın

7 Numaralı Hücre

Miracle-In-Cell-No.7

Uzunca bir süredir Kore filmi izlememiştim. Esasında buraya yazmıyordum artık izlediğim filmleri de, yoksa tatil moduna hafiften girdiğimiz için 2 güne bir film izliyoruz neredeyse artık. Ramazan gelince günde 2 filme kadar da abartabiliriz durumu. 🙂 Seçim  sonuçlarının açıklandığı o acayip akşam izledik biz bunu. Dünyayı “off”a alarak! Malum okulda da son hafta, öğrencilerime de izletsem mi düşüncesinden son anda; “dağıtmayayım psikolojilerini çocukların” diyerek vazgeçtim. Kore filmlerine ön yargı ile yaklaşıyorsanız bence bir de bunu izleyin dedirtecek bir film olmuş 7 Numaralı Hücre.

miracle-in-cell-no-7_712590

Orjinal ismi 7-beon-bang-ui seon-mul imiş. IMDB puanı 8,2. Tür olarak komedi/dram olarak belirtilmiş olsa da, bence düpedüz dram. Adalet falan yok dünya üzerinde. Ne bizim memlekette ne başka yerde. İnsanlar anlayışsız, insanlar acımasız… Spoiler olabilir ama konu kısaca şöyle. Küçük bir çocuğu öldürmekle ve hatta tecavüz ile suçlanan bir otistik babanın hapiste yaşadıkları. (Ki bu babanın zeka yaşı 7dir. “I am Sam”deki gibi küçük bir kızı büyümektedir.)Hafiften hababam sınıfı havası da yok değil filmde. Hapishaneye gizlice sokulup çıkarılan küçük kız bana hababam sınıfı sahnelerini hatırlattı. Bakmayın hababam sınıfı dediğime. Filmin sonunda basbayağı zırıl zırıl ağlayacaksınız işte.

images

İzledikçe içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kitap Tanıtımı #105 Tirende Bir Keman

tirende bir keman

“Bu memleketin sarhoşu bile Yasin’i ezberden okur. Ne sandınız ya. Adam içiyor ama adamlıktan çıkmadı ya. Allah affetsin. Kötü bir alışkanlık. Haram. Ama tövbe kapısı açık. Cenab-ı Hak Gani Bey’e de tövbeyi nasip eder, böyle merhametli adam.”

Her zamanki gibi Dergâh yayınlarından çıkan son Mustafa Kutlu kitabı Tirende Bir Keman. İlk baskısını 2015 Ocak ayında yapmış. Bana Nisan ortalarında okumak nasip olmuştu. Defalarca burada farklı Mustafa Kutlu kitaplarından bahsettiğime göre, kendimi bir nevi sadık Kutlu okuyucularından ilan edebilirim.
Mustafa Kutlu hayranları bilirler ki; onun hikayelerini okumak nefes almaktır. Belki burada “nefeslenmek” tabirini kullanmam daha doğru olurdu. Zira kitap okuyan bir kısım insanoğlunun ölümüne değin süregidecek olan okuma serüveni içerisinde, soluklandırır tabir-i caizse Kutlu kendisini sevenleri kitaplarıyla. Ben de ne vakit onun kitaplarını okusam hissettiğim şey tam da bu oldu.

Yaşayan hikaye yazarları arasında sağlam bir yeri olduğunu düşünüyorum kendisinin. Ve bir de yazmak için yazmıyor, hep bir amacı var alt metinlerde. Bunu fark etmek ekstra bir gıptaya neden oluyor bende. Derdi olan insanları seviyorum.
Güya bu kez Mustafa Kutlu okumanın neye benzediginden bahsetmeyecektim. 🙂

Kitaba dönecek olursak. Pek çok kişi belki ilk etapta ismine takılmıştır. Oysa Mustafa Kutlu’nun tüm diğer kitaplarında geçtiği gibidir kitabın ismindeki şaşırtan durum. Evet Mustafa Kutlu için “tren” hep “tiren”dir tüm kitaplarında. Türkçe’ye sonradan monte edilen kelimelerin bir kısmında olduğu gibi “tren”kelimesinde de sorunlar vardır. İki sessiz harfin yanyana kelime başında bulunma durumu. Bir de yazıldığı gibi okunduğuna inanılan dilimizin böğrüne saplanan bir hançerdir tren kelimesi bir nevi. Tren yazar, tiren okuruz. Bana kalırsa Mustafa Kutlu bunu bilinçli olarak yapmıştır.  Konuşulmasına vesile olmuştur neticede.

Tirende Bir Keman 152 sayfadan oluşuyor. Kemanî Kenan’ın Semiramis ile evliliği, ardından Semiramis’in ünlü bir ses sanatçısına dönüşmesi ve oğulları olması. Devamında şöhret ve şaşaaya kendini kaptıran Semiramis’in oğulları Sadullah ile Kenan’ı terk etmesi ile devam ediyor. Kenan Anadolu’nun farklı şehirlerinde oradan oraya sürükleniyor oğlu küçük Sado ile birlikte. Ve derken zamanla Kars’tan Haydarpaşa’ya gidip gelen tirenlerde keman çalarak geçimini sağlamaya başlıyor.

Tüm diğer hikayelerindeki gibi yer yer çok az gülümsetse de okurunu, bu hikayenin bütünü biraz hüzünlü. Ve bolca Türk sanat müziği içeriyor. Öyle çok şarkı ismi geçiyor ki icerisinde, geçiyor dediysem öyle sadece ismi değil. Bestecisi kim, güftecisi kim tek tek yazılmış. Okurken pek çoğunu ben de dinledim.
Hikaye çok hızlı ilerliyor. Karakterler, mekanlar, ve hatta Kenan ve Sadullah bile dörtnala koşturuyor kitap boyunca. Hikaye Yeşilçam’dan fırlamış bir dram filmi havasında. Ben Mustafa Kutlu ne yazsa okurum diyenlerdenim şahsen. (Sonbaharı iple çekenlerdenim. Bu yıl şaşırttı gerçi Ocak ayında çıkararak 🙂 )Bu nedenle bunu da okumanızı tavsiye ederim. Ama yine de şunu söylemeden bitiremeyeceğim sözlerimi. Mustafa Kutlu’nun daha çok beğendiğim kitapları var. Mavi Kuş, Beyhude Ömrüm, Yoksulluk İcimizde gibi.

Ama yine de okuyun, mendillerinizi de hazır ederek. Hatta isterseniz “Neyleyim köşkü neyleyim sarayı” eşliğinde ya da “Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına” ile…

 

Okudukça içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kitap Tanıtımı #104 Evlilikler Yalnızlıklar Umutlar

Mustafa UlusoyEvlilikler Yalnızlıklar Umutlar

Yazar: Mustafa Ulusoy

İlk baskısını Ekim 2014’te, Kapı Yayınları’ndan yapan, toplam 231 sayfadan oluşan Mustafa Ulusoy’un son kitabı Evlilikler Yalnızlıklar Umutlar’ı okumam 2015 yılının Şubat ayına kısmet oldu. Canım adaşım, ahretliğim Arzu Fatma‘nın hediyesiydi kitap. İstanbul’dan gelen paket sadece benim değil tüm ev ahalisinin yüzünde güller açmasına vesile olmuştu. Çikolatalı drajeler, kahveler, not defterleri, sulu boyalar… 🙂 Buradan tekraren teşekkür edip, yeni hayatında 😉 onun da yüzünde hep gülücükler açmasını temenni ediyorum.

Kitaba dönecek olursak; “Aşk Hali”, “Bekarlık Hali”, “Evlilik Hali” ve “Kendilik Hali” isimli dört bölümden oluşuyor. Her bölümde daha önceden kendi gazete köşesinde de yayınlanmış olan denemeler mevcut. Bir psikologun  yazmış olduğu kitabı okumak çok güzel. Bir çok örnek olayda kendiniz ya da çevrenizden yaşanmışlıkları hatırlamanız mümkün oluyor. En içinden çıkılmaz durumlarda, en karanlık olaylarda bile nasıl davranmamız ya da bakış açımızı ne şekilde konumlandırmamız konusunda bize rehberlik ediyor.

Bakış açısı demişken, hayatta hemen her durumda algılarımız ve olaylara bakış açımızın çok önemli olduğunu düşünürüm hep. Belki de başımıza gelen her olumsuz duruma birazcık yüksekten/uzaktan ya da gelecekten bakar gibi düşünmeliyiz. Olaylar o an içindeyken çok olumsuz gibi görünse de, belki bir hafta, belki bir kaç ay ya da bir kaç yıl sonra tamamen tersi şekilde düşünmemize yol açacak neticeler doğurabilir.

Kitabın ilk bölümünün ilk denemesi oldukça vurucu ve hatta bir hayli de düşündürücü. Başlığı “Onu nasıl unutabilirim?” Yazar devamında “Şimdi olmadı işte.” diyerek, “Aşkın sadece kaymapına talip olmayacaksın. Aşkın sonuçlarına da razı olacaksın.” demiş ve Sezai Karakoç’un mısralarıyla devam etmiş;

“Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı,

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum.

Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın,

Ben yaşamıyor gibi, yaşamıyor gibi yaşıyorum.

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum.”

Ve bu bölümü “Kalbini rahat bırak” cümlesi ile tamamlamış. Link vermeyeceğim ama bu bölümü webden aratıp tamamını okumanızı öneririm.

Aşk hali kısmında, aşklarda ya da evlilik öncesi  dönemlerde, insanın aslında kendisine gösterilen ilgiyi severken, sevgiliyi sevdiğini zannetmesi işleniyor. Terapi hikayelerinde, ‘onu çok sevmiştim’ diyerek karşısında oturan hayata küsmüş hastaya, içinden ‘aslında kendini sevmiştin, kendine gösterilen ilgiyi sevmiştin’ diyor yazar, ve bir şekilde bunu hastasına anlatmaya çalışıyor. Çok büyük aşkların kısa sürede kavgaya dönüşmesine hiç şaşırmıyor, bu pencereden bakınca yazarla beraber siz de hiç şaşırmıyorsunuz.

Bu bölüm bir uyanıklığa vesile oluyor, ya da unutulmuşları yeniden hatırlatıyor. İnsanın aslında lütuf ve ihsanı, güzelliği sevdiğini, bunları gerçekten insana bağışlayanın da O olduğunu, ve eşini de insana O’nun gönderdiğini hatırlatıyor.

Şimdi kitap elimde sayfalarını yeniden karıştırıyorum, buraya neleri alıntılayabilirim diye… Ama bütün olarak öyle güzel ki. Alıntılamak istediklerimin tamamını buraya sığdırabilmem mümkün görünmüyor. Tam anlamıyla bir başucu kitabı sayılabilir. Mesela “Evde Oturamamak” isimli bir bölüm var harika onu da bütün olarak aratıp okuyun derim. Bi,r başka etkilendiğim kısım ise “Bunu nasıl oldu da düşünemedim?” isimli bölüm. Bu bölümden;

“Geleceği net bir şekilde öngörüp her işimizde dünyevi olarak tam tamına doğru kararlar alsaydık hep, kendimizi aciz hissedip Allah’a tevekkül etme halini nasıl yaşayabilecektik ki? Geleceğimizin ve aldığımız kararların bizi nereye götüreceğinin belirsiz bırakılmış olmasının sebebi işte bu sorunun cevabıdır. Allah’la en güçlü bağ, seçtiğimiz yola girip de “Köprüden önce son çıkış” tabelasını geçtikten sonra kurulmaya başlar. O’na sığınırız, O’na sığınarak da O’nunla bağ kurarız.

Bir kere aldığımız her karar hayatta bize dünyevi anlamda kazanç sağlasaydı, başka bir tabirle hep tam on ikiden vursaydık; inanın ki burnumuzdan kıl aldırmaz halde gelirdik de kimse bizi açıldıkça açıldığımız kibir denizinden çıkaramazdı. Geleceği, gelecekte yaşayacaklarımızı öngörememek, ticarette yanlış tercihler yapıp kaybetmek, bir arkadaşımızın vefasızlığını tahmin bile edememek, sınavda çıkacak soruları bilememek- bize mutlak acizliğimizi, çaresizliğimizi öğretir.”

Yine beni çok etkileyen bir bölüm “Yarım Kalan İşler Kolleksiyonu”; bu bölüm sayesinde bir takım yarım kalan işlerimi tamamladım. 🙂 Yine “Seni kıskanıyorum çünkü seni seviyorum” bölümü… Aynı zamanda evlilik içerisinde birlikte yemek yemenin vurgulandığı bölümler… Ne kadar şükretsem az dediğim noktalar…

Kitabın arka kapağındaki yazıyı alıntılayım buraya;

“İnsan ruhu en çok bir başkasının ruhunda demlenmek ve olgunlaşmak ister. Bu yüzdendir ki hepimiz sevgi ve sadakati ararız bir ömür boyunca.Hayatın tozlu yolları önümüzde çatallanırken birçok şey gelir başımıza. Yollara bir başkası için, bir yoldaş için düşmüşüzdür. Bu yoldaki her adımımızda anılar bırakırız ardımız sıra. Derken, birisi çıkar karşınıza. Hoşlanırsınız. “Onu kendime nasıl bağlarım?” diye sorarsınız. Kimse kimsenin kalbine hükmedemez halbuki.

Karşılıksız bir aşka tutulduğunuzda, “Nasıl unutabilirim?” diye sorarsınız.

Bekârsanız, “Beklediğim kişi ne zaman karşıma çıkacak?” diye sorarsınız.

Siz bu melankolik bekleyişteyken, “Hâlâ birini bulamadın mı?” diye soran kendini bilmezlerle karşılaşırsınız.

Binbir umutla evlenirsiniz. Tam mutluluğu yakaladım derken aslında her şeyin şimdi başladığını anlarsınız. “Evlilik bu muydu?” diye sorarsınız.

Artık biri cehenneme biri cennete çıkan iki yol vardır önünüzde.

Mustafa Ulusoy, Evlilikler Yalnızlıklar Umutlar’da çeyrek asırlık psikiyatristlik deneyimiyle evliliği bir cennete dönüştürmenin ipuçlarını sunuyor ve sorunların içindeki umudu gösteriyor.”

İyisi mi siz kitabı alın ve okuyun. Emin olun pişmanlık duymayacaksınız. 😉

PS: Görseldeki alyanslar bizim 13 yıllık evliliğimizin alyansları, güller ise 15 yıllık birlikteliğimizde sevgiyle bana armağan ettiği güllerden kuruttuğum bir kısmı… Çok şükür, bin şükür…

Okudukça içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Kitap Tanıtımı #103 Mavi Kuş

Mavi Kuş

Ne zaman bir Mustafa Kutlu kitabı okusam gelip buraya aynı satırları yazıyorum. Evet onun cümlelerini özlüyorum, evet sürekli değilse de arada bir onun kitaplarını okumak ruhumu dinlendiriyor, evet her defasında çok yakınındaymışım da o anlatıyormuş ben de dinliyormuşum hissine kapılıyorum, hikayeler hep hayatın içinden, sıcak, samimi, gerçekçi. Ne zaman hoşuma gitmeyen kitaplar okusam sonrasında hemen bir Kutlu kitabı okuma ihtiyacı hissediyorum. Hoşuma gitmeyen kitap demişken ne okuduğumu hiç yazmayayım buraya.  Sadece şunu belirtmeliyim ki; kitap seçerken, çok satanlar, bolca okunup aşırı övülenler tuzağına düşmeyin benim gibi.

Her neyse ben güzelim kitabıma geri döneyim. Mavi Kuş da Mustafa Kutlu’nun diğer kitapları gibi Dergâh Yayınları’ndan çıkmış bir eser. İlk baskısını 2002 yılının Eylül ayında yapmış. Ben 21. baskıdan okudum. Toplam 210 sayfadan oluşan kitabın kapak resmi de yazar tarafından çizilmiş.

İsminden yola çıkarak içerisinde mavi renkli bir kuştan bahsedildiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Mavi kuş kitap kapağında resmedilen otobüsün ismi. Mavi renkli otobüsün ön kapısında beyaz bir kuş resmi var altında da “Mavi Kuş” yazısı. İşte otobüsün ismi de buradan geliyor. Mustafa Kutlu ilk bölümde adeta okuyucuyu elinden tutarak Mavi Kuş’un kasabasını gezdirerek tanıtır. Kasaba meydanına bakan tüm dükkanları tek tek gezdirir. Bu gezinti esnasında okuyucuyu hem gülümsetir hem düşündürür. Mesela şişman kıllı kasabın dükkanda keman çalması şaşırtıcıdır, ya da kuyumcu Nazım Efendi’nin kasabın çırağını elinde kelle ile kapıda gördüğünde korkması  merak uyandırıcı, Aynalı Lokanta’dan bahsedişi de çok derindir aslında, düşündürücü. Der ki;

“Ama insan sadece kaştan, gözden, gövdeden mi ibaret? Ayna dediğin, taşı toprağı, evi sokağı da gösteriyor. Mühim olan bu vücudun içini görebilmek. Kalbin aynasında ne var, ona ulaşabilmek.”Sayfa 15

Mustafa Kutlu ilk bölümde kasabayı tasviri o kadar uzatır ki, bölüm sonunda şu cümleler ile kendini ve hatta okuyucuyu tatlı bir dille eleştirir;

“Ne kadar da gevezelik çukuruna düşmeden şu kasaba meydanını çepeçevre kuşatan binaları, dükkanları, insanları sayalım-söyleyelim dediysek de lafı uzattık. ‘Uzat arkadaş, sen bu mekanda bir serüven, bir facia, tadından yenmez bir macera anlatacak değil misin, o zaman iyicene döktür, lafın belini kır, biz burda oturmuş kuzu kuzu dinliyoruz’ derseniz, bu olmaz işte. Yahu ben meddah mıyım? Ara sıra omzumdaki havlu ile alnımın terini silipi ‘Ey yârenler, nerde kalmıştık bakalım’ diye mevzuyu çekip uzattıktan, tadını kaçırdıktan sonra toparlamaya çalışacak. Hayır, hayır!.. Bu hikaye ile roman arasında bir kitap.”Sayfa 17

Kasabanın ayrıntılı tasviri tamamlanınca Mavi Kuş’un o günkü seferine binecek şahısların tanıtımına geçilir. Şoför Deli Kenan, muavin Seyfi ve diğer müşteriler ayrıntılarıyla tanıtılır. Her karakter ayrı ayrı sempatik ve ilginçtir. Her karakteri ben de buraya aktarmak isterdim esasında ama o kadar yazmak yazara haksızlık olur kanaatindeyim. Ve karakterlerden birinden bahsederken der ki;

“Hiç kimse dışarıdan görüldüğü gibi değildir ve bir insanı tanımak yıllar alır.”Sayfa 44

Mustafa Kutlu’nun diğer kitaplarında da olduğu gibi, hikayelerinin bir de dönemin sosyolojik ve kültürel yapısını tanıtma durumu da vardır. Hatta buradan yola çıkılarak günümüz taşra yaşantısı ile hikayenin geçtiği yıllarda yaşanan yaşam kıyaslanır. Okuyucu geçmişe özlem hisseder, ki yazar da aynı hislerdedir.  Gerçi insanların halen o kadar içten ve samimi olmalarını kim istemez ki?

O yıllarda taşra böyledir. Küçük ve sıcak. Yoksul ve samimi. İçedönük ve derin. Herkes birbirini tanır, birbirini sever, dert dinler, naz çeker, küser, barışır, kavga eder, çekiştirir, eğlenir, üzülür, ibadet eder; doğumda, cenazede, düğünde, bayramda bir araya gelir. Burada sanki fert yok, sadece cemiyet vardır. Oysa bu dış görünüş bir aldanmadan ibarettir. Taşrada fert cemiyete tahakküm edemez; Cemiyet de ferdi alabildiğine ezemez. Herkes ve her şey bir ilahi hudut, bir hiyerarşi, asırların oluşturduğu bir âhenk ve düzen içinde kendine bir yer bulur”Sayfa 72

Derken Mavi Kuş yolcularını kasabadan tiren istasyonuna götürmek için hareket eder. Mavi Kuş tıpkı bir masal otobüsüdür. Şoförü Deli Kenan sürekli salatalık yemekte ve kucağındaki ismi “Kedi” olan kediyi okşayarak otobüsü kullanmaktadır. Kedi önemlidir, hatta ked olmadan yola çıkmışsa yarı yoldan geri dönüp kediyi aldığı bile vakîdir. Bu bölümde kediden bahsedilirken bence kitabın en akılda kalıcı cümlesini de dile getirir Deli Kenan vasıtasıyla Mustafa Kutlu. Kedi gecikince ona “ulan alçak, ulan namussuz nerde kaldın sen?” diye mütebessim bir ifadeyle okşayarak hitap eder. Yolculardan biri şaşırır  ve kediyi çok sevdiği halde neden böyle hitap ettiğini sorar. Cevap alışılagelmiştir, Kenan kendisinden biz diye söz edip ‘biz sevdiklerimize ara-sıra böyle deriz’ der. Kız sorar; ‘Ya sevmediklerinize?’ İşte tam da burada bahsettiğim cümle gelir;

“Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır.”Sayfa 64

Demiştim ya Mavi Kuş tıpkı bir masal otobüsü gibidir. Okuyucuya içerisinde olup seyahat etme isteği uyandıracak kadar güzeldir anlatılanlar. Kapaktaki resimde bir de uçurtma uçmaktadır peşi sıra.

“İşte bozkırın ortasından geçip giden bir otobüs. Otobüsün ardı sıra uçup gelen bir uçurtma. Sanki bir çizgi-roman. Sanki bir çocuk resmi. Bir masal minyatürü.”Sayfa 86

Bu yolculuk kâh gülümsetir ve hatta kıkır kıkır güldürür okuyucuyu kâh hüzünlendirir de boğazında düğümler oluşturur. Kitabın sonu ise gerçekten çok ilginç, beklenmedik ve şaşırtıcı.Karakterler, olaylar, mekan, zaman nasıl da bizden… Allah uzun ömür versin bol bol yazsın diyorum her kitabını bitirdiğimde.

Kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap, okuyun vesselam… 😉

PS: Fotoğrafı da az önce çektim. Nur içinde yatsın anneannemden yadigar kirpikli bakır sahan ile poz verdirdim Mavi Kuş’a 🙂

 

Okudukça içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 6 Yorum

Kitap Tanıtımı #102 Kafamda Bir Tuhaflık

Kafamda Bir Tuhaflık Kafamda Bir Tuhaflık Orhan Pamuk’un 2014 Aralık başında çıkan son kitabı. Kitap Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış ve toplam 466 sayfadan oluşuyor. Burada ifade etmeliyim ki, ilk başlarda gözlerimi de yoran punto küçüklüğü ve satır arası/kenar boşluğu küçüklüğü nedeniyle zannedersem normal boyutlarla basılsa 600 sayfayı da bulabilecek bir kitap. Biçimsel olarak ele alındığında kapaktaki Ara Güler fotoğrafı haricinde kapak tasarımı ve renklerden hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Beyaz-Turuncu birleşimi bana Ahmet Ümit kitaplarını anımsatıyor ve bana göre fotoğraf üzerindeki sarı renkli konuşma balonu, fotoğrafın güzelliğini gölgelemiş.

Kitap arka kapağından alıntıyla; “Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikâyesi hem de modern bir destan. Orhan Pamuk’un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul’daki hayatlarını hikâye ediyor. 1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini, Anadolu’dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez. Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor.” deniliyor.

Yaklaşık elli yıllık bir süreç içerisinde Beyşehir’den İstanbul’a göç etmiş iki ailenin hikayesi üzerinden İstanbul’u, insanlardaki sosyolojik ve kültürel değişimi, süreç içerisinde ülkemizde gelişen siyasi olayları ve tuhaf bir aşk hikayesini anlatmış Orhan Pamuk. Kitabın ana karakteri Mevlut iflah olmaz bir iyimser olarak resmedilmiş. Günümüzde onun kadar saf ve temiz insan kaldı mı bilemiyorum. İyimserlikten kastım ise başına gelen türlü zorluğa ve parasızlığa tahammül edişi gerçeküstü gibi sanki.

Orhan Pamuk şuradaki röportajında Mevlut’tan şöyle bahsetmiş; “Genellikle romanlar orta ya da yukarı sınıf kahramanların bireyliğini araştırmak için yazılır. Daha yoksul karakterlerin insanlığını da anlatır ama onlar sevimli, bir renk, asıl bireyin kenarında duran bir zorluk ve sosyal koşul olarak ortaya çıkar. Ben ise yoksul ama tamamen değişik, özel bir hikâyesi olan bireyi anlatmak istiyordum. Yoksullukta birey olmama durumu vardır ya o ikisini yan yana getirmek istemiyordum. Bilakis Mevlut herkesten çok birey olsun, kitabın en birey bireyi Mevlut olsun; en çok o işlensin. Benim için entelektüel çaba oydu.”

İstanbul’u çok az biliyorum buna rağmen mekanların ayrıntılı tasvirleri sayesinde zorlanmadan okudum. Kitabın en sevdiğim cümlesi ise son cümlesiydi; “Ben en çok Rayiha’yı sevdim…”

İnstagram hesabımda kitap bitince şunları yazmıştım; “Resmi görüş/şahsi görüş ve kalbin niyeti/ dilin niyeti bölümleri çok güzeldi. Her şeyden önemlisi gülümseterek bitmesi ve biraz buruk da olsa pozitif hisler bırakmasıydı üzerimde. Ve harcanan emek müthiş bir hayranlık uyandırıyor bende… Tam 6 yıl üzerinde çalışmış Orhan Pamuk. Beyşehirli iki ailenin İstanbula göç etmesi ve iki kuşak boyunca(1969-2012) yasadıkları hikaye yer alıyor kitapta. Bu yaz bir gece Beyşehir gölü kıyısında konaklayıp Eşrefoglu Camii’ni de ziyaret etmiştik. Kitapta o yerlerin de anılmasi benim için hoş bir tesadüftü. Yazar da bütün o köylere giderek hikayesi icin bilgi toplamış… Bozacı Mevlut karakteri üzerinden, göç nedeniyle İstanbul’un 3 milyondan 13 milyona çikan nüfusu sürecindeki şehirdeki değişim de anlatılmış. İstanbul’da uzun süreler bulunmasam da 1996-2000 arası Ankara’da da sıkca duyardım “Boo-zaa” sesini… Bir kez bile içmisliğim de yoktur, bunda kitapta da bahsedildiği üzere satıcılarının bildikleri halde inkar ettikleri alkollü olmasına duyduğum inanç vardı… Kitap hakkında tek olmsuzluk bence yazı puntosu küçüklüğü, okurken göz yoruyor… Gerci bu punto ile bile 466 sayfa olan kitap daha iri punto ile 600 sayfaya ulaşirdi sanirim. Resmi görüş/şahsi görüş ve kalbin niyeti/dilin niyeti bölümleri çok güzeldi dediğim gibi… Spoiler gibi olmazsa kitap icerisindeki cinayetin bir sekilde sonuca baglanmamasi ise bana garip geldi. Nedense sonuna kadar o konunun bir neticeye baglanacagina inanmistim…” Yine instagramda severek takip ettğim arkadaşım Kitapcikedisi ise şöyle bahsetmiş kitaotan; “Ve dedim ki kendime; keşke Mevlut Karataş gerçekten yaşıyor olsaydı da ondan boza alabilseydim… Mevlut çok dürüst, kalbi çok temiz, hayatın asla ama asla kirletemediği bir adam. Gerçek olamayacak kadar dürüst ve iflah olmaz bir iyimser.. 1960’lardan günümüze roman arkaplaninda Istanbul’un ve toplumun, reelde ise tüm Türkiye’nin yaşadığı değişim ancak bu kadar incelik ve titizlikle anlatılabilirdi! Ikinci Orhan Pamuk okumamdı ve ben Pamuk’un Nobel Ödülü’nü niçin aldığını daha iyi anladım. Bundan sonra geri kalan külliyatı zamanla tamamlamayı umuyorum. Son sözüm; Bozacı Mevlut Karataş da asla unutmayacağım roman kahramanlarım arasında yerini aldı! Okumanızı isterim, okumanızı ve Mevlut’un kafasındaki tuhaflığı anlamanızı…”

Mevlut diyor ki; “Kafamda bir tuhaflık vardı. İçimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu…” Onun kafası tuhaf değil bence. Olması gerektiği gibi… Herkesin olması gerektiği gibi. Sokak köpeklerinden korkusu, mezarlıklara duyduğu garip alaka ilginç ve güzeldi…  Ve aşk hakkında şu yargı vurgulanmış; aşk aslında ilk görüşte oluşan bir duygu gibi görünse de, aslolan zamanla ve ortak paylaşımlarla oluşan sevgidir. İlk görüşte hissedilen aşk bu sevgiye neden olabilir de olmayabilir de… Benim Adım Kırmızı kadar güzel olmasa da güzel bir kitap diyebilirim son olarak… Sevdim.

Okudukça içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 5 Yorum

PK(Peekay)

PK-till-5th-Jan-2015-collection-at-box-office

Dün akşam Aamir Khan’ın 2014’ün Aralık ayında gösterime giren son filmini izledik. IMDB puanı 8,7 olan PK(Peekay)’ı, 3 İdiots filminin yönetmeni Rajkumar Hirani yönetmiş. Aamir Khan’ın diğer filmleri gibi çok eğlenceli ve bir o kadar da düşündürücü bir film olmuş.  PeeKay kelime anlamı olarak Hinçe’de sarhoş anlamına geliyormuş zannedersem. Ayrıca Anushka Sharma da oldukça başarılı bir performans sergilemiş,  kızın gözleri çok da güzel 😉 Bir de AAmir Khan’a kim 50 yaşında der ya hu?

P_K-Peekay-Movie-Poster-Pic

Filmin konusu ise şöyle; bir uzaylıyı canlandıran Aamir Khan, keşfetmek için geldiği Dünya’da gelir gelmez soyulur ve uzay gemisini geri çağırabilmesine yarayan kumanda aletini kaptırır. Ardından kumanda aletinin peşine düşer ve araştırırken sık sık “Sana ancak Tanrı yardım edebilir” ya da ” Senin işin Tanrı’ya kalmış cümlelerini işitir. Bunun sonucunda da Tanrı’ya ulaşıp kendisine kumanda aletini vermesi için yardım etmesini istemeye karar verir. Fakat Hindistan gibi pek çok dini inancın bir arada yaşandığı bir ülkede bu pek de kolay değildir. PeeKay’ın bir çocuk saflığı ile Tanrı’ya ulaşma çabaları, bu çabaları gösterirken yaşadığı komik ve düşündürücü olaylar çok güzel. Neticede insanların dini inançlarının nasıl sömürüldüğü, inançlar üzerinden yapılan üçkağıtçılıkalar, dini inanç olarak yaşanılan saçmalıklar v.b. konular işlenmiş. Bu yapılırken tarafsız yaklaşıldığını düşündüm ben. Biz de günümüzde kendi dinimizi sömürmeye çalışan, saçma sapan inanışları “din” adı altında empoze edip, çıkar elde etmeye çalışanlara karşı çıkmıyor muyuz? Film konusu nedeniyle özellikle Hindistan’da çok da eleştirilmiş fakat buna rağmen gişesi çok başarılı.

18_10_2014_7_58_14anushka-sharma-and-aamir-khan-pk-movie-funny-poster-wallpaper

Filmdeki bu uzaylı hikayesinin arka planında bir de esas kızımızın hikayesi var. O da şöyle ki; kızımız Belçika’da yaşar iken Pakistanlı bir Müslüman ile evlenmeye karar veriyor ve fakat Hindistan’da yaşayan ailesi farklı bir dine mensup biri ile evlenmesine izin vermiyorlar, nikah günü terkedildiğine inanıp ülkesine dönüyor  falan filan. Her iki hikaye de filmin sonuna doğru kesişiyor. Oldukça eğlenceli bir film olmuş. Dans eden arabalar vb. ufak tefek +18 olaylar mevcut(görüntü yok), bu noktaları çok sorgulamazsa çocuk ile de izlenilebilir…

Ve her zamanki gibi bol müzikli bir film. Bir kaç tanesini ekleyeyim 😉

 

İzledikçe içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

A-fe-de’de çekiliş Var!

cekilisUzuun bir aradan sonra merhaba 🙂 A-fe-de blogunun 2. yılı dolayısıyla çekiliş yapar da ben katılmaz mıyım? Katılırım elbet! Her iki kitabı da okumuş olmama ve dahi kütüphanemde bulunmasına rağmen fazla kitap göz çıkarmaz diyerek katıldım gitti 🙂 Paket içerisindeki sürprizleri de merak ediyorum hem 🙂 Siz de katılmak isterseniz link şurada; http://afede-hali.blogspot.com.tr/2015/01/dunyann-fe-de-hali-2-yl-cekilisi.html . Gerçi boşuna zahmet etmeyin nasılsa bana çıkacak 😉

Duyurular içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum

Sway

Melodisine aşina olmayan yoktur bu şarkının. İlk olarak 1953 yılında Meksikalı bir bestecinin yazdığı Quien Sera isimli şarkının ingilizce versiyonunu 1954’te Dean Martin seslendirmiş. Ben bu akşam Rosemary Clooney versiyonuna tesadüf ettim. Tabi bir de Ajda Pekkan tarafından seslendirilen Türkçe versiyonu var; Kim ne derse desin aşk için… Buraya Dean Martin versiyonunu ekliyorum ama diğerleri de güzel… Rosemary Clooney yorumu için buraya, şarkının orjinali Quien Sera için buraya, Ajda Pekkan yorumu için ise buraya tıklayabilirsiniz… 🙂

Müzik içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Bozuk Plak

Müzik kulağım çok iyi değildir, ama dinlemeyi severim. Sevdiklerimi dinlerim ve  bir kez sevmişsem, üst üste defalarca da dinleyebilirim aynı şarkıyı üstelik. Evdekileri bıktırdığım da oluyor bu nedenle. 🙂 Ama Eylül aşina oldu her şarkıya; nerde duysa “aaa anne bizim şarkı bak” diyor. Nisos grubuyla ilk karşılaşmam, Facebook kullanan pek çoğumuzun bildiği Heybe isimli sayfa sayesinde olmuştu. İlk kez Piji isimli şarkılarını dinledim; defalarca… Grup hakkında biraz araştırınca şöyle bilgilere rastladım şurada;

“Nisos, Giritli, Yunan, Çek ve Türk gibi farklı kökenlerden müzisyenlerin bir araya geldiği yeni bir müzik topluluğu. Klarnet çalan ve beste yapan Nikos Kuluris ile kaval ve aynı zamanda vurmalı çalgıları çalan Tomas Rossi topluluğun kurucularıdır. Kuluris ve Rossi’nin müziğe olan ilgi ve merakları Türk ve Yunan müziği sayesinde oluşmuş. Çek Cumhuriyeti’nde zamanla tanıştıkları farklı müzisyenlerle aynı merakı paylaştıklarını anlayınca “Nisos” isimli bu geleneksel müzik topluluğunu kurmaya karar vermişler. “Nisos” adı düşünülerek seçilmiş. Nisos Türkçe’de ‘Ada’ anlamına gelmektedir. “Nisos” Çek Cumhuriyeti’nde bir ada gibi izole, yurdundan uzak ve bir kök arayışı içerisinde. Grup üyeleri ve grupdaki görevleri; Sofia Prusali – vokal ve santur, Nikos Koulouris – klarnet , Tomas Rossi -perküsyon, kaval ve vokal , Milan Bator – lavta,ud ve gitar , Vaggelis Vasilakos – buzuki,saz ve vokal , Premek Mixa – kontrbas , Giannis Giatagandzidis – Cretan lyra , Emre Akal – vokal .

“Nisos” geleneksel Bizans ve Osmanlı müzik geleneğine dayanıyor. Türkiye ve Yunan adaları -özellikle Girit- ritimleri bu geleneksel müziğin önemli bir parçasını oluşturuyor. İki dilde söylenen türkü ve şarkıların yanı sıra “Nisos” yeni şarkılar da yaratıyor ve bu yeni şarkılarla Türk, Bulgar, Yunan ve Yahudi geleneğini harmanlamaya çalışıyor. Topluluk; geçmişin müzik geleneğini yaşatmak, onu devam ettirmek ve aynı duyguyu taşıyan insanlar arasında kalpten kalbe bir köprü kurmak için çaba gösteriyor.”

Bozuk plağa bağladığım bir diğer şarkı da eski bir Fransız grubu olan Noir Désir’in  Le Vent Nous Portera  isimli şarkısı. Esasında ben bu şarkıyı seneler önce de defalarca üst üste dinlemiştim bir dönem. Ama ne olduysa unutmuşum. İnsan bazen çok sevdiği şeyleri de unutabiliyor ama işte zaman zaman geçmişi hatırlıyor.  Sözlerinde “rüzgar bizi götürecek” diyormuş. Klip sözlerle örtüşse de ben çok hoşlanmadım. İki şarkı birbiriyle çok alakasız aslında değil mi? Olsun hadi dinleyelim…  🙂

 

Müzik içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 2 Yorum

Küçük Prens’in Filmi Geliyormuş :)

Küçük Prens kitabında en beğendiğim bölüm aşağıdaki Küçük Prens & Tilki bölümüydü.(Okudum, yeniden hatırladım…)
Film fragmanı da Fransızca olmasına rağmen çok şirin ve sıcacık…

….İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”
“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.

Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.

Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”

Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarına çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”
Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İNSAN GERÇEKLERİ YALNIZCA KALBİYLE GÖREBİLİR,EN TEMEL ŞEYİ GÖZLER GÖREMEZ.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.
“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun….

Okudukça, İzledikçe içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

Kitap Tanıtımı #101 Cehennem Çiçeği

DSC_0748[1]

CEHENNEM ÇİÇEĞİ

Yazar: Alper Canıgüz

Yaz tatilinde Tatlı Rüyalar isimli kitabı ile tanışmıştım Alper Canıgüz ile. Bu kitap ise okuduğum ikinci Canıgüz kitabı oldu. Aslında Oğullar ve Rencide Ruhlar kitabının devamı niteliğinde yazılmış bir kitapmış Cehennem Çiçeği, ya da devam demeyeyim de ana karakter aynı kişi imiş; “Alper Kamu”.  Fakat ben onu okumadığım halde beğenerek okudum Cehennem Çiçeği’ni. İçerisinde bir kaç gönderme ve karakterler  haricinde konu olarak bağımsız bir kitap diyebilirim. April Yayınları’ndan çıkan Cehennem Çiçeği Haziran 2013’te 1. baskısını yapmış ve toplam 221 sayfadan oluşuyor.

Kitap 5 yaşında büyümüş de küçülmüş Alper Kamu ismindeki minik bir dedektifin hallerini anlatıyor. Tıpkı Tatlı Rüyalar’daki gibi absürt durumlar bolca mevcut, gerçeklik noktasına  çok  takılmazsanız; ki ben zaman zaman bu noktaya takıldım, severek okunabilir diye düşünüyorum. Mesela 5 yaşındaki bir çocuğun İsmet Özel’den alıntı yaparak konuşması noktasına takıldım; çocuğun okuma yazma bilmesine, karakollara elini kolunu sallayarak girmesine, polislerle savcılarla kanka olup cinayet çözmesine takılmamışım da İsmet Özel okumasına takılmışım 😀

Alper Kamu hep 5 yaşında bir çocuk, Oğullar ve Rencide Ruhlar’da da aynıymış, hiç büyümemiş. Alper, amcasının ölümü ardından onun sırlarla dolu geçmişini didiklerken beklemediği bir sonuca ulaşıyor. Aynı zamanda mahallelerinde kardeşini boğarak öldürdüğünü söyleyen bir çocuğun da aslında masum olduğunu, esas katili bulmaya çalışarak ispat ediyor.

Genel olarak gülümseten bir tarzı var yazarın ama ne hikmetse gülerken hüzünlere de boğabiliyor. Sonu sürprizli bitiyor ve bolca hüzünlü. Spoiler gibi olmazsa Alper Kamu ölecek diye ödüm koptu diyebilirim sonlarda.

En çok babasının kendisine uyumadan önce anlattığı hikaye  bölümü ile, cinayetin işlendiği apartmanın çatısında geçen koşturma bölümünü sevdim.

En beğendiğim bölüm şu kısımdı, fotoğrafını çekip bir kaç kişiyle paylaşmıştım okurken 🙂 ;

“Gerçek ya da kurgu, bütün hayat aşk denen yalan çevresinde dönüyordu sanki. Üstelik tecrübe gösteriyordu ki, bu zıkkım, mutluluktan ziyade bir felaket müjdecisiydi. Peki neden herkes onun peşindeydi? Ya da öyle miydi hakikaten? Annemle babamı düşündüm. Onlar birbirine aşık falan değildi. Bir zamanlar öyle olduklarına da delalet eden bir şeye de rastlamış değildim. Ara sıra hır gür yaşasalar da, iyi kötü geçinip gidiyorlardı işte. Gündüzleri av avlayıp kuş kuşluyor, geceleri mağaralarına çekilip dinleniyor ve boş zamanlarında bir de potansiyel seri katil büyütmek suretiyle boy boylayıp soy soyluyorlardı. Mutsuzluklarını kanıksamışlardı ve daha büyük bir şeyin peşinde koşmak akıllarından bile geçmiyordu.”

Ve de şu cümleler de güzeldi…

“Hayatı anlıyorum,” dedim. “sadece kabullenemiyorum”

“Adaleti bu dünyada arayan yalnızca belasını bulur”

“Herkesin delirmek için bir nedeni vardır”

“Sevdiğin kişiye asla iyi geceler dilememelisin. Uykunun aranıza gireceğini düşündürürsün.”

“İnsan hayatı bu kadar kutsalsa neden tarihi ekseriyetle caniler yazıyordu”

“Evin içi, dışından bile daha berbat bir haldeydi. Bütün eşya, döküntü birkaç parça mobilya ile kırk yıllık siyah beyaz bir televizyondan ibaretti. Ortalığı öyle bok götürüyordu ki, ancak açlıktan ölmek üzere olan bir fare, sevdikleriyle helalleştikten sonra içeri adım atmaya cesaret edebilirdi.”

“Ne satıyon lan sen?” sesinde, yağ bazlı boyaları inceltmeye ya da nesneleri birbirine yapıştırmaya yarayan bazı maddelerle kullanım amacı dışında pek çok deneyimi bulunanlara özgü bir tını vardı. “

“Bir baba olarak söyle evladına: aşk var mıdır yok mudur, boş mudur dolu mudur, ne kokar ne boktur?

Gülmesi biraz dinince, “tanrı gibi düşün,” dedi babam, ki böyle bir yanıtı hiç beklemiyordum. “İnanıyorsan var olup olmaması pek önemli değildir. Ayrıca en büyük inkarcının da en inançlının da içinde bir nebze kuşku vardır. ve elbette ki aşk da tanrı da ölümsüzdür.”

Bir çok insan gibi düşünüyorum ben de; ve Alper Canıgüz sevilesi bir yazar bana göre de. Kitaplarında pek çok unsuru bir arada kullanabiliyor. İmgelemeleri, benzetmeleri, absürt de olsa esprileri ve bir anda hüzünlendirmeleri gayet güzel.  Cümleleri sade ama çarpıcı. Ama şu da var ki, hakkında anlatılanlar nedeniyle benim beklentim daha yüksekti herhalde. Bu nedenle beklentimin daha altındaydı diyebilirim kitap için.  Ve kitapta Tatlı Rüyalar kitabındaki bir kaç karakterin isminin anılması beni ekstra keyiflendirdi diyebilirim. Severek okuyacağınızı düşünüyorum.

Okudukça içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın