Kitap #107 Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

image

İlhami Algör ile yeni müşerref oldum ben. Müzeyyen’i, Nezahat’i, Biricik’i peş peşe okudum. Elimden düşüremeden hem de. Kullandığı dile bayıldım. İnsanı sarıp sarmalayan bir üslübu var. Genellemeyim belki sizi sarıp sarmalamaz ama beni sardı. Dilinin bir tınısı, ahengi, melodisi var sanki. Şu feminist tayfanın kafayı taktığı “eril dil” dedikleri şey bu mu bilmem ama, kahramanlarına argo kullandırmaktan da, küfür ettirmekten de kaçınmıyor. Benim de günlük hayatta, kendimi rahat hissettiğim insanların yanında sık sık kullandığım “lan, ulan” kelimelerine de bolca rastlanıyor. Fakat  sanılmasın ki hikayelerinin erkek kahramanları -ki hiç de kahraman sayılmazlar- öyle maço, kadın ezen, kadını aşağılayan, kodu mu oturtan tipler değiller.

Müzeyyen’deki adamı ele alırsak mesela(niye ele alıyorsam); hayta, serseri, mesleğini bile yapamamış, başarısız, beceriksiz, neye başlamışsa yarım bırakmış, naif, aşık, hep bir eksiklik hisseden, bu eksikliği Müzeyyen ile dolduracağı vehmine kapılan, bu vehim ile yanılan salağın tekidir. Esasında film montajcısıdır kendisi ama patron tarafından kapı gösterilince kafayı yazmaya takmıştır. Yazdığı hikayeye göre adam, kadını çok seviyordur, sevdikçe ruhu büyüyüp eve sığmıyordur, sığmayınca evden çıkıp avare avare dolaşıp günün hikayesini oluşturuyor, eve gelip hikayeyi kadına ulaştırıyor, ardından yine çıkıyor, gece gelip kadının koynuna sokuluyor, sonra yine kadın uyanmadan evden çıkıp, sokaklarda avare avare dolaşıp….. Burada diyor ki;

“Hikaye, Arap’ın yalellisi gibi uzarken, bir yerlerde ‘çıt’ ediyordu.”

Müzeyyen de kocasını trafik kazasında kaybetmiş bir kadındır, bir de küçük kızı vardır. Bizim hayta ile aynı evi paylaşmaktadırlar. Hikayenin omurgasında esas oğlan dediğimiz hayta ilişkilerindeki “çıt” ı aramaktadır. “Çıt” ın sebebini.

“Ne olmuştu da ‘Seninle dünyanın her yerine gelirim’ diyen Müzeyyen, durduğu yerden gitmelere başlamıştı.”

Kafayı taktığı şey budur işte. İlişkilerinin bittiğini hisseden, bu hissi bir türlü kabul etmek istemeyen her adem oğlu gibi “Çıt” sesini farklı tevillere girişecek, sonunda  da ne olduğunu anlayacaktır.

Ben bu hikayede Müzeyyen olurdum olsam olsam demiştim okuyup bitirince. Bizim buralarda bir tabir vardır; “Amma bi etmiş”. Oh olsun falan anlamında kullanılır. Bu hikayede de Müzeyyen amma bi etmişti oh olsundu. :) Çünkü aslında

“Herif rüzgarı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor”dur.

Bizim hayta bu görüşe itiraz eder;

“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku.”

Müzeyyen cevap verir;

“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku.”

Kitapta kahramanımız -aman ne kahraman- kapı dilleri ile konuşmaktadır. Ben en çok bu bölümlere ve ufaklık ile konuşurkenki haline bayıldım. “Canımın içi, güzelim” diyor ya çok tatlı oluyor orda :) Böyle kızdığıma da bakmayın çok sevdim esasında pek tabi serseri  kahramanımızı, keratayı.

Kitap incecik ama içerisinde düşündürücü, altı çizilesi pek çok cümle barındırıyor. Mesela;

“Beni her yoğuruşunda, sırtüstü yatıp karnını açan kedi yavruları gibi, teslim ve mest oluyordum. Birlikte tüy gibi havalanıyor, yükseliyor, oralardan ok gibi inip, zıpkın gibi saplanıyor, çapkın, şakacı, çocuk yunuslar gibi dibe iniyor, dipte yılan balıklarına dönüşüp kıvrılıyor, sonra toprağı delip, köpüklü dalgalara bakan yamaçlarda rüzgara çıkıyor, yeşil ve taze, kendimize ve birbirimize dolanıp yükseliyor, dallanıyor, açıyor ve… ve tekrar, ve tekrar, yaprak, polen, böcek olarak dökülüyorduk.”

“Ya sevmenin kendisini ya da seven hali ile kendini seviyor.”

“Seninki, tribünler kendi ile dolu iken tribünlere oynuyor. Seninki oynuyor moruk. ‘Bende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var’ı oynuyor.”

“Ben sözlerden değil, bakışlardan tırsardım. Bakışların arkalarını sezer, sezgilerim doğrulanana kadarmecburen bekler, beklerken kafayı yerdim.”

“Bizim de buralarda kadınlarımız, icabında ayıp, yasak, günah üçgeninde sıkıştırılmış vazıyetteydiler ama, Müzeyyen bu üçgeni yırtmış, yırtarken kendi kendine bir şeytan üçgeni yaratmış, arada bir, üçgenin kuyuya benzeyen ağzından geyik bakışıyla bakıp dururuyordu.”

“Aslında tam diye bir şey yoktur,” dedim, “her tam, bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür.”

Daha da bir sürü çizmişim, karalamışım, resim yapmışım kitaba. Kıymışım ki hiç adetim değildir. Ama buraya yazmaya üşendim şu an. Alın okuyun seversiniz. Filmi de varmış ama pek beğenilmemiş sanırım. Bu sebepten ben izlemeyeceğim…

Kitabı okuyunca şu fotoğrafı çektirmiştik Eylül ile, instagramdan bakabilirsiniz. https://instagram.com/p/663ss0SGQ2/
Bir de kitap kapağında Sadri Alışık’ın işi ne derseniz arka kapak yazısına göz atmanız yeterli.

“Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartakus kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.”

Ha bu arada bir rivayete göre ilk baskıda kitap “belki bitmemiştir.” cümlesi ile bitiyormus. Sonra değiştirmiş yazar. Ben son halini tuttum; “bitse ne olur, bitmese ne?”

Okudukça içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Öteki Dergi’den Tekrar Merhaba

image

Ben bu fotoğraf hikayeciliği olayına fena kaptırdım kendimi. :)
Yazmak kadar değer görüp yayınlanmak da mutluluk sebebi. Şu an bulunduğum kasabada, hemhal oldugum deniz&kum&güneş üçlüsü kadar mutlu eden bir şey bu beni…

Öteki Dergi’nin son sayısında fotoğraf öyküsü bölümünde benim de bir hikayem var.
Şu yukarıdaki kızcağızı azıcık üzmüş olabilirim. Bir de küçücük bir sır hikayemde o kızcağızın başından geçen olay esasında benim de gerçekten yaşadığım bir olay. Yani bir bölümü… :)
Okumak isterseniz. “Leyli Meccani” isimli hikayemin link şöyle;

http://otekidergi.com/87-Oyku-Detayi.html

Aynı fotoğrafta bir de canım adaşımın hikayesi var. Girmisken onu da okumadan geçmeyin ;)

http://otekidergi.com/86-Oyku-Detayi.html

İzdüşüm içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

Öteki Dergi’den merhaba

image

Bir hikayem Öteki Dergi’nin 17. sayısında yayınlandı. Bu başıma ilk kez geldiği için biraz heyecanlıyım biraz da utangaç. Öyle ki evde eşim bile ben yazarken okumasın diye Word dosyasina şifre koyacak kadar utangaç. O şifreli dosyayı dergi editorlerine gönderecek kadar da heyecanlı ve şaşkın. :) Okumak isterseniz linkini de buraya birakayim.
http://www.otekidergi.com/84-Oyku-Detayi.html
Ve okursanız ses verin. Instagramda bu durumu duyurduğum görselin altına okuduklarını yazanlar öyle çok mutlu ediyor ki beni anlatamam. Nedense… :)

Uncategorized içinde yayınlandı | 3 Yorum

Kitap Tanıtımı #106 Elif Gibi Yar Olmak

elifgibiyarolmak

Elif Gibi Yar Olmak kitabını okuyalı aylar olmuştu. Ali Rıza Kaşıkçı’dan daha önce de bu blogda bahsetmiştim; şurada. Ben o yazıyı yazdıktan sonra uzunca bir süre kendisi “Mavi Kazaklı Şair” mahlasını kullanmıştı, halen kullanıyor mudur bilemiyorum. İnsanlar pek çok özellikleri bakımından pek çok sınıfa ayrılabilirler ama benim gözümde dünya üzerinde insanlar iki sınıfa ayrılır. Bunlardan ilki “Güzel İnsanlar”, diğerini hiç yazmayım. Nedir bu güzel insanların özellikleri diyecek olursanız, size pek çok özellik sıralayabilirim belki ama ilk özellik benim için sanırım mütevazılıktır; insan olmanın en güzel erdemlerinden biri. Ali Rıza Kaşıkçı da benim gözümde sadece bu sebeple bile olsa – ki sadece bu sebeple değildir- bir güzel insandır.

Kendisi Şırnak’ta Türkçe öğretmenliği yapmaktadır ve güzelim kitabını bana “Elif’ler yetiştiren annelere selam olsun” diye imzalayarak te uzaklardan  göndermiştir, sağolsun. Ayrıca ben bu tanıtım yazısını yazana kadar ikinci kitabı da çıkmıştır.

alirızakaşıkçı

Lore Kitap’tan 2014’te çıkan Elif Gibi Yar Olmak, şiir gibi bir hikaye. “Ey aşk! Bil ki;’Erişemediğim kadar benimsin…'” diyerek başlıyor. Çömlekçi Sadi Efendi’nin oğlu Adem’in hocasının kızı Elif’e duyduğu aşk anlatılmış. Öyle günümüz aşkları gibi bir aşk değil, bir nevi Leyla ile Mecnun hikayesi. Aşkın insanı merhale merhale nasıl başkalaştırdığının hikayesi. Her şey zahiren güzel gibi giderken Adem’in Elif’e yazdığı esasında aşkını anlatmaya çalıştığı bir nâme ile bir anda yön değiştirir. Nâmede şunlar yazmaktadır;

“Kâbem Elif, kıblem Elif, secdem Elif, her dem Elif,

Her dem Elif, canım Elif, Cânan Elif, cinân Elif…”

Yazar bir söyleşisinde kitap hakkında şöyle söylemiş; “Şunu açıkça söylemeliyim ki Elif Gibi Yar Olmak kitabı her okuyucunun harcı değildir. Burada okuyucuyu küçümsemek gibi bir niyetimiz asla yoktur. Türkiye’deki okuyucuların çoğu seçici okuyucu değil geçici okuyucudur. Toplumumuzda medya argümanlarıyla dayatılan kitapları okumayı yeğleyen bir okuyucu kitlesi mevcut. Biz Elif Gibi Yar Olmak kitabını 15 yaş üzeri herkese öneriyoruz ama içinde kabuktan öze inme telaşı olanların için “acil okuma” çağrısı yapıyoruz. Çünkü her şey gibi kitap da sıcağı sıcağına okunmalı!”, “Biz insanlar olarak vücut gözüyle gördüğümüze aldanıyor, gönül gözüyle gördüğümüze ya da gönül gözüyle görenlere pek itibar etmiyoruz. Oysaki dünyadaki her insan kabuğundan öze doğru bir sefer halinde olmadır. Zaten dünyadaki çoğu şeyin kabuğundan özüne doğru inildikçe, o nesnede yaratıcıyı göreceğimize emin olabiliriz. Okuyucuları da kitapların kapağından, reklamlarından ve tanıtımlarından sıyrılıp “Okunacak kitabın özünde ne var?” sorusuna muhatap olmaya davet ediyoruz. Kabuktan öze inme telaşı okuyucular açısından “Kapaktan Söze” inme telaşı olarak algılanabilir.”

Bu cümleler ne kadar da doğru. Hele şu çok satanlar listesine bakınca… İnsan üzülüyor doğrusu.

Yazarın cümlelerindeki şiirsellik bana Nazan Bekiroğlu’yu hatırlattı. Ve ben çok sevdim. Böyle bir üslubu sevenlere de kesinlikle öneririm. Hikayenin sonunda çokca hüzünlenmiş ve yazara “Peki ya Elif?” diye sormuştum. Kendisi; “Elif kaldı öyle. Yanık Buğday gibi bir köşede kaldı. Ben peki ya elif diyemedim. İçim el vermedi bu soruya.” diye cevap vermişti…

elifgibiyarolmak1

Arka kapak yazısı;

Bir gece harflerim tutuştu.

Ateşler içinde bir Elif, yüreğimdeki hikâyenin içine yürüdü. Elif’ten Be’ye sıçradı gönül yangınım. Heceler çoban ateşi oldu. Kelimelerden bir harman kül oldu. Cümleler ateşe kul oldu.

Aşk, ateşti. Elif’e eşti. Elif’e düştü.

Elif’e ateş düştü.

Sonra bir sabah “incecikten bir kar” yağmaya başladı yüreğime. “Tozmaya başladı yüreğim Elif Elif”… Cayır cayır yanan hikâyemin harfleri dondu kaldı. Yüreğim üşüdü. Ayaza çekti sabahlarım.

Kar Âdem’di. Dem bu demdi. Ateşim söndü. Elif bana her geldiğinde, beni başka bir hâle koydu. Ve şair Âdem bir söz söyleyip sessizce hikâyesine yürüdü.

“Kimi zaman kor olmuşuz,
Kimi zaman kar olmuşuz
Düş’müşüz gönüllere,
“Bir” Elif’e “yâr” olmuşuz.”

Okudukça içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Mektup

Eski bir alışkanlık haline geldi mektuplaşmak. Artık kimse oturup kağıtla kalemi buluşturup, sevdiği insanlara bir şeyler yazmıyor. Çok anlamsız geliyor yazılan bir şeyin karşındaki kişiye günler sonra ulaşması düşününce. Anlık mesajlaşma uygulamaları varken, e-posta varken, hiç biri yoksa sms varken… Ama durum öyle değil; değilmiş. Bunu ben de çok geç fark ettim. Nişanlılık&askerlik dönemlerinden kalma mektuplaşmalarımızı saymazsak eşimle de hiç mektuplaşmadık. Ama onları halen saklıyor oluşumuz çok güzel. Sms uçuyor yazı kalıyor nitekim. Bu sıralar da çok sevdiğim biriyle mektuplaşıyorum. Gerçi kendisi biraz geciktiriyor ama anlık mesajlaşma uygulamasıyla bildirdiği mazereti fazlasıyla makbul. ;) Evet her ne kadar sık sık telefonla yazışsak da mektup beklemenin ve yazmanın verdiği haz bir başka.

Aslında bundan bahsetmeyecektim burada. Geçtiğimiz günlerde Instagram’dan seri özel mesajlar aldım. Biliyorsunuz Instagram bir fotoğraf paylaşım platformu. Hiç tanımadığım birinden geliyordu bu özel mesajlar. Üstelik fotoğraflar da elde yazmış olduğu bir mektubun fotoğraflarıydı. Mektubun muhatabı da bendim. “Umarım satırlarım rahatsızlık değil, mutluluk verirler.” cümlesiyle noktalanıyordu mektup. Bir insan neden klavye ile yazıp yollamak varken, kağıda hem de elde yazıp fotoğraflarını çekip yollardı ki? Hem de hiç tanımadığım bir insan… Bana teveccühle dolu satırları elde yazardı? Bu samimiyet demekti bana göre… Adresimi bilmediği için yollayamadığı mektubun fotoğraflarını göndermenin içinde bir naiflik gizliydi. Ve beni çok duygulandıran bir muhabbet… Mektup buraya aktaramayacağım kadar özel. Ama illa ki mektubu okuduktan sonra dinlememi önerdiği 3 şarkı var ki, onları burada paylaşmadan geçmek istemiyorum. Özellikle klipleriyle…

Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | Tagged , , , | 3 Yorum

Sitem

Dün arkadaşlarla muhabbet ederken konu nereden geldiyse Bedri Rahmi’ye geldi. Ve ben Bedri Rahmi der demez içlerinden biri Sitem şiirini okuyuverdi. Nasıl beğenip imreniyorum böyle şiir okuyabilen insanlara anlatamam. Derken şiirin mısraları aldı beni geçen yaza götürdü. Ve şu aşağıdaki fotoğrafı çektiğim anda hissettiklerimi yeniden hissettirdi. Balıkesir’de, Güre’de sahilden içeri doğru yürürken çekmiştim; o anı unutmamak için… İçimde hissettiğim o ferahfeza huzuru yeniden hissettim sanki. Derken fotoğrafı bulup Instagram hesabımda şiirle birlikte yayınladım. Altına ise çok sevdiğim ve saygı duyduğum başka bir arkadaş aynı şiirin bir de Erol Evgin sesinden şarkısı olduğunu yazmış. Unutmamak adına burada da paylaşmak istedim.

İşte o fotoğraf…

zeytinler

 

Ve o şiiir…

SİTEM

Önde zeytin ağaçları arkasında yar
Sene 1946
Mevsim
Sonbahar
Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
Dalları neyleyim.
Yar yollarına dökülmedik dilleri neyleyim.

Yar yar!..Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar
Değirmen misali döner başım
Sevda değil bu bir hışım
Gel gör beni darmadağın
Tel tel çözülüp kalmışım.
Yar yar
Canımın çekirdeğinde diken
Gözümün bebeğinde sitem var

***

Ve o şarkı…

Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | Tagged , , , | 4 Yorum

Bi Rüya

Hayatta yapmadığım iş gördüğüm bir rüyayı bir yerlere yazmak. Ama dün gece gördüğüm acayip rüyaları yazasım geldi. Sırf rüya da değil hani. Malum Ramazan ayındayız uykular bölük pörçük. Bir de Pazar günü gündüz uyuklamaları neticesinde ilk etaba dalış bir hayli gecikir. Elimde de Tutunamayanlar; Turgut’un Selim’i ruyasında gördüğü bölümü yeni okumuşumdur. Saat 01:00’e doğru uyuyabildim sanırım, ki bir saat sonra yeniden uyanıp çay falan demlemek üzere. Bu diyanet takvimi de bi garip gecenin köründe imsak yapıyoruz cümleten. Neyse rüya bu ya ben evdeyim ve  bi şekilde bayılıyorum ama bu bayılma olayı huymuş bende, kimseyi inandıramıyorum, hep numaradan bayıldığım için. Saat de gece yarısına yakın. Koca kişisi “he he tabi tabi bayıldın prrrttt” kabilinden cümleler kurup sesler çıkararak resmen dalga geçiyor. Ama üzerimde karabasan nevinden bi şeyler bir türlü adama cevap veremiyorum. Versem kafa göz dalacak kadar sinir oluyorum o ayrı mevzu. Ben tam baygınlık halinden ayılmak üzereyim ki birden kapı çalıyor. Bir panik halinde göz göze geliyoruz. Zira evi pislik götürüyor, sadece pis de değil her taraf her tarafta. Oyuncaklar mı dersiniz, tabak çanak mı dersiniz, zaten erkek kişisinin çoraplarının evin farklı köşelerini istila etmesi Allah’ın emri. Kapının deliğinden (buraya dürbün de diyenler var ama bence saçma ve komik, delik işte) bi bakıyorum, dayımlar ellerinde kocaman bir buket çiçek ile dikiliyorlar. Sanki kız istemeye gelinmiş kadar abartılı bir buket ile. Bu sırada erkek kişi üstüne başına bir şeyler giyip ortalıktaki dağınıklığı içerideki bir odaya tekmelemek suretiyle toparlama gayretinde. El mecbur açıyoruz kapıyı. Meğer bize yatıya gelmişler. Ben hemen az evvel bayıldığımı falan söyleyip dağınıklığa kılıf uydurmaya çalışıyorum ama nedense onlar da yemiyorlar. Dayım daha içeri geçmeden çok terlediğini ve bi atlet verip veremeyeceğimi soruyor. Suratımda yalandan bir misafire memnuniyet ifsdesi gülümsemesi ile yatak odasına doğru ilerliyorum. Ev sanki yeni taşınmışız gibi dağınık öyle böyle değil. Erkek kişisinin  çekmecesini açıp atlet aramaya girişiyorum. Bulamıyorum Allah bulamıyorum. Elimi neye atsam benim çamaşırlar çıkıyor kan ter içinde kalıyorum çekmecelere saldırmaktan. Sanki çizgi film sahnesindeymişim gibi elime ne gelirse oraya buraya savurup arıyorum, her yeri deşeliyorum. Derken tam o esnada acı acı bir zil daha çalıyor ama durmaksızın. Ağlayacağım nerdeyse, yine bir misafir daha geldiğini sanıyorum ama bir taraftan da dürtükleniyorum. Birden gözümü açıyorum şükür çay koyma saati gelmiş. Çalan zil de telefon alarmı. Elinde koca buket çiçekle kapı eşiğinde temiz çamaşır bekleyen dayı falan yok. Telefon alarmını kapatmak için elime alıyorum, gayr-ı ihtiyari Instagram’a giriyorum bak bak ihtiyari falan değil yani. Biri bir duvar yazısı paylaşmış. “Hisset, hisset!” ile biten. Çağrışımlar çağrışımlar… Bir demet yasemen hatta ruhumu sarıp karartan. Derken telefonu bırakıp gece vakti kahvaltı hazırlıyorum. Her gece olduğu gibi su içme işini abartıp sonraki evrede de uyuyamıyorum. Tekrar elim telefonda. O duvar yazısı resmi silmiş. Deli gibi başka hayatlar üzerine senaryolar oturtuyorum. Kendimden utanıyorum. Hucurat 12’yi açıyorum. “Tecessüs” kelimesine kafa yoruyorum. Pişman oluyorum düşüncelerimden. Yeniden uyuyorum. Bu kez çok afilli bir motosiklet üzerindeyim. Sağa donmek üzere ışıklarda duruyorum. Karşımdan bir polis yaklaşıyor bana doğru. “Sinyal verdim” diyorum; “bak yanıyor”. “E kask hani” diyor. “Yapma allasen başörtü üzerine kask iyi durmaz” diyorum sırıta sırıta kendime şaşarak. “Başörtü altına tak” diyor. İçimden içimden lahavle çekiyorum. “Hadi seni affederim ama bu bindiğin motorun kaç egzosu olduğunu bilirsen” diyor. Düşünüp uzun uzun 2 cevabını veriyorum, pis polis sapsarı dişlerini göstere göstere kahkaha atıyor. Hem çarpık hem sarı dişler. Dişleri olmasa yakışıklı sayılır ama iğrenç ağızlı diye içimden geçirirken telefonun alarmı bir kez daha çalıyor. Doğru cevabı verip vermediğimi öğrenemeden uyanıyorum.

İzdüşüm içinde yayınlandı | Yorum bırakın