Bir kaç doz müzik

Daha önce de yazmıştım, müzikle aramdaki ilişki takıntıdan ibaret. Müzikten hiç anlamasam da takıntılı bir dinleyiciyim. Yani takıldığım bir şarkı, türkü, enstrümantal bir müzik var ise birlikte yaşadığım insanlara illallah getirtene kadar tekrar tekrar dinlerim. Bu ara üç favori şarkım var. Sadece tek olsa isyan bayrağını çekecek ahali ama arada üçü arasında değiştirme yapınca fark etmiyorlar.  Şimdi birbiri ile sıfır alaka olan bu üç şarkıyı buraya da bırakacağım, kişisel tarihime bir not bâbında olsun. Eskiden her okuduğum kitaptan burada da bahsederdim, madem ki onu artık bıraktım…

Haa bu arada onu bıraktım bırakmaya ama Ayraç Kitap Tahlili Ve Eleştiri Dergisi’nde yazmaya başladım. Son iki sayıda iki yazım var. Biri İlhami Algör’ün İkircikli Biricik kitabı hakkında(Kasım 2015), diğeri ise Bahadır Yenişehirlioğlu’nun Kanaviçe kitabı hakkında(Aralık 2015). Ayrıca Aralık sayısında bir de Bahadır Yenişehirlioğlu röportajım var. Öyle sıcak, samimi bir insan ki. Telefon ile görüştüğümüzde de, sosyal medya üzerinden de bunu hissetmek mümkün. İlhami Algör ise biraz değişik bir adam, dergi yayınlandıktan sonra beni Facebook hesabımdan bulup teşekkür mesajı attı. Böylece kendisine kırgınlığım da geçmiş oldu. Kırgınlık sebebimi ise buraya yazamayacağım ;)

Neyse gelelim şarkılara;

İlki Farsça bir şarkı, Mahsa Vahdat söylüyor, Ha Leyli;(Şarkının sözleri de harika, sözler ve çeviri için buraya)

İkincisi Nurettin Rençber’den geliyor, Eski Yara;

Üçüncüsü ise ilk kez duyduğum bir Neşet Ertaş türküsü, Dertli Yoldaş; (Niran Ünsal da fena yorumlamamış ama orijinali daha güzel)

“Zengin ise ya bey derler ya paşa, fukaraysan ya aptal derler ya cingân haşa”

 

Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

“Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır.”

untitled

Dün sabah kapı çaldı. Hiç tanımadığım bir insandan bir kitap hediyesi ve içerisinde dört sayfalık bir mektup getirdi kargocu. Dört sayfa dile kolay. İnsan hiç tanımadığı birine 4 sayfalık bir mektubu nasıl yazar… Derken okumaya başladım, okudukça ağlamaya da…

Ben mütevekkil bir insanım. “Ne ki mütecellidir, iyidir.” derim. Canım çok yansa da, Allah’tan gelmişse vardır bir hayrı diye düşünürüm. Yunus Suresi 44. ayetine sımsıkı  sarılırım. (إِنَّ اللّهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ) Manası şöyledir; “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.” Öyledir. Biz neye çok üzülüyorsak, vardır bir hatamız. Nefsimize söz geçiremeyişimiz… Tam da böyle bir sabaha uyanmıştım. Üzüntülüydüm, ama biliyordum ki sebep yine kendi nefsimdi.

Mektubu okudum. İçerisinde öyle cümleler vardı ki, benden başka kimsenin bilemeyeceği üzüntüme teselli olmak için yazılmıştı sanki. Ya da yazdırılmıştı demek daha doğru. “Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır.” cümlesine vurgulu bir mektup.

Allah beni çok sever. Öyle çok sever ki, bin defa da hata yapsam yine yüzümü güldürür. Ben öyle inanırım. Şefkat elini hep üzerimde hissederim. Bana öyle muamele edeceğine inanırım, O da hep öyle muamele eder. “Ben kulumun zannı üzereyim. Beni nasıl tanırsa öyle muamele ederim.” dememiş midir bir hadis-i kudsîsinde. Affıyla da muamele etsin inşaallah…

Bu güzel mektup dışında bir de özenle kesilmiş rengarenk kağıtlara yazılmış notlar. Yıldız Atlası’ndan alıntılı. El emeği ile yaptığı bir iğnelik. Ve hiç okumadığım bir yazardan bir kitap. İnsan hiç tanımadığı bir başka insana böyle özenli bir paketi nasıl hazırlar? Bir bağ mevcut elbet. Öteki Dergi bağı. Oradan bir yazar Hüdanur Ulutürk. Ortak noktamız Öteki Dergi yani. Böyle naif insanların kalbime tam da ihtiyacım olan bir anda dokunmalarına vesile olan Öteki Dergi’ye şükranla… Ama en çok da Hüdanur’a şükranla…

Hüdanur ismi gibi güzel insan, mektuptan önce  bir de benim Öteki’de yayınlanan öykülerimi analiz edip yollamıştı sağ olsun. Onu da buraya bırakıyorum. Unutmamak, unutulmamak dileğimle… Analizini bile okurken gözlerim dolmuştu ayrıca… Hisseder gibi yine. Ya Vedûd ile bitirmişti çünkü sözlerini.

****
“SÖZE DÖKÜLEN KARELER

“Yazmak:uzun yürüyüşe başlamaktır.
İnsan, gece yorulmadan yürüse, yürüse, yürüse, yürüse Tanrı’yı bulur. Bir yürümemiz kalıyor O’nu bulmak için.”
diyor Nuri Pakdil.
Dergimizin sevilen öykü yazarı Fatma Zehra Sunay. Yürüyor. Yazmak sizin için nedir diye sorduğumuz zaman, yolda olmanın sevinci ile “kanatlanmaktır” diyor. Yazarken hissettiği neşeyi başka hiçbir şeyde hissetmediğini söylüyor. Yazarımızın bu işi zevkle yaptığını samimi öykülerini okudukça daha iyi anlıyoruz.
Yazıya başlamadan önce, bir süre fotoğrafla birlikte yaşıyor yazarımız. Fotoğrafı seyrediyor, yazamayacağına dair bir küçük umutsuzluğa kapılıyor. Ve fakat, fotoğraf görüldüğü andan itibaren kendi öyküsünü yazmaya başlıyor ve kudretlendiğinde tüm umutsuzlukları yıkıp ‘burdayım’ diyor. Öyle ki yazarımızın, fotoğrafı rüyasında gördüğü zamanları bile oluyor. Ve sonunda kısa film tadında öyküler ortaya çıkıyor.
*
Yazarımızın öykülerinin yönü hep insana dönük. Bizi, bizim cümlelerimizle anlatıyor. Öykülerin tümünde doğal ve samimi bir anlatımın hakim olduğunu görüyoruz. Bu sebeple yabancılık çekmiyor, kendi hayatımızdan bir kesit mutlaka buluyoruz. Öyküler, fikir ekseninden çok akıcı bir olay ekseni etrafında kurgulanıyor ve olayların arasına, öyküyü dik tutacak ve bizi kalbimizden vuracak güçlü anlamlar en uygun şekilde yerleştiriliyor. Güçlü anlamın izini sürüp yazarımıza, hayatındaki hangi damarın öykülerinin anlamını beslediğini soruyoruz. Yazarımızın cevabı Pakdil Usta’nın gösterdiği yolun hakkını verecek türden bir cevap oluyor:
“Allah’ın beni çok sevdiğine dair inancım kuvvetlidir.”
*
Sordular:
-Önce kul mu sever, Allah mı?
-Allah. Allah sever ve sevgisinin bir damlasını kulun gönlüne düşürür. O bir damla ile kul sarhoş olur.
***
Yazarımızın dergideki ilk yazısı “Ölü Evi”. Sevinciyle, hüznüyle, heyecanıyla, umuduyla, pişmanlığıyla çocukluğu; kahramanımız olan çocuğun gözüyle görüyor, tadında mizahla gülümseyip kendi çocukluğumuzu izliyoruz. Kahramanımız Mustafa, küçük bir abi. Abi olması sebebiyle bir büyük insan gibi düşünüyor ve davranıyor olması sağlam işlenmiş öykü boyunca. Mesela, kardeşinin yanında ağlamıyor Mustafa ve ağlarken küçük bir çocuğa benzetiyor kendisini.
Öyküde geçen bir olay Fethi Gemuhluoğlu’nun bir sözünü hatırlatıyor bana:
Kahramanımız Mustafa’nın arkadaşı Serkan, cenaze namazında alınlar secdeye gitmediği için abdest şart değil der ve çocuklarımız abdest almadan kılar namazlarını. Öykünün ilerleyen kısımlarında çocuklarımızın başlarına bazı aksilikler gelir, kahramanımız bildiği tüm duaları okur ve abdestsiz namaz kıldıkları için bunların başlarına geldiğini düşünür.
Sözü hatırlayalım:
“Beyefendiler, günahlarınız bile şevk içinde olsun, eğer günah işleyecekseniz! Şevk’i seçiniz. Aşk’ı seçiniz. Ben aşksız insanlar görüyorum. Huzur içinde uyuyorlar, gidiyorlar, gülüyorlar, vitrinlere bakıyorlar, hâlâ büyük büyük pazarlıklar peşindeler.”
Çocuklar, dupduru aşkın sahipleri.
*
Öykünün sonunda yazılabilecek her şeyin yazıldığını düşünürken, son cümle vuruyor bizi. Mustafa’nın dünyasına ve öykünün tamamının havasına hakim olacak türden bir bitiş takdire şayan.
**
Leyli Meccani. Âh’lar öyküsü. Kahramanımız gariban bir kız çocuğu. Öyküsü gönül telimizi sızlatıyor. “İnsanın hayallerini tüketecek kadar vakti olmamalı” diyordu ya Gökhan Özcan; kızımız çocukluk heyecanları ile tükenmeyecek rengarenk hayallere sahip.
*
Dücane Cündioğlu hurafelerin, inanmanın küçük adımları olduğunu söyler. Hem “Ölü Evi”ndeki hem de “Leyli Meccani”deki çocuklar, bu küçük adımları atan kahramanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu görüşümüze şu cümlelerde destek buluyoruz:
“Annem kızsa da Allah sevecekti. Allah seni sevsin yeter Mustafa’m, gayrısı sevmese de olur demez miydi babaannem.”
“Allah anamı da alsa, analığı da başıma sarsa ben Allah’ı severim.”
Güpgüzel ve tertemiz çocukların Allah’a olan minneti böyle güzel.
***
“Yaşamak o kadar garip ki, içindeyken acıları nedeniyle bütünü gözden kaçırıyor insan. Bütünü görsek acılarımıza bile hayran oluruz.” diyor Güray Süngü.
22. Karamsar bir kahramanın ruh hâlini anlatan bir öykü. Bize bütünü gösteriyor ve neredeyse kusursuz bir acı resmediyor. Güray Süngü’nün sözü doğrultusunda düşünürsek, hayran olunacak bir yaşamın varlığını gösteriyor, talep edene. Merak uyandıran bir belirsizlik hâli ile başlıyor öykü ve belirsizlikler birer birer, ustaca ortadan kaldırılıyor. 22 özellikle, uzun cümlelere hakimiyet ve yerinde kullanılan kısa cümleler ile dikkat çekiyor. Tıpkı diğer öyküler gibi vurucu bir son bu öyküde de bizi bekliyor.
***
Yazarımızın son öyküsü: Gümüş Yonca. Bir yalnızlık ve sadakat hikayesi. Beklentileri karşılanmış bir hayata sahip olurken eksilen ve yalnızlaşan bir adamın hikayesi. Dupduru bir çocukluk, öykünün bir köşesinden bize yine göz kırpıyor.

**
Fatma Zehra Sunay’ın yeni yazılarını merakla bekliyor olacağız.
Biliyoruz ki, fotoğraf kendi öyküsünü yazacak ve yazarımızın gönül süzgecine dayanacak. Ruhunu yerden alıp bulutların üzerine çıkaracak, rahmeti yanına katıp da uzun yürüyüşüne çıkacak.
*
Ya Vedûd, gönlümüze düşürdüğün sevgini bereketlendir.”

İzdüşüm içinde yayınlandı | 1 Yorum

Bir Öykü ve Bir Analiz

öteki4

Merhabalar

Öteki Dergi’de dördüncü hikayem de yayınlanmıştı Ekim ayında. Ben buraya yazmayı ihmal etmiştim. Yukarıdaki fotoğraf için yazdığım Gümüş Yonca isimli hikayeyi Şuraya tıklayıp okuyabilirsiniz.  Fakat bu yazının esas konusu bir hikayeyi haber vermek değil. Benim Öteki Dergi’deki yayınlanan hikayelerimi okuyan bir edebiyatçı, aynı zamanda yine Öteki Dergi’de yazar olan Muhammed Manap isimli arkadaş benim hikayelerime bir analiz, bir eleştiri metni yazmış. Okuduğumda çok mutlu olmuştum. Kendisi şu an vatani görevini yapıyor, hayırlı tezkereler dileyerek metni buraya da eklemek istedim. Sevgiler…

Öteki dergide yayınlanan diğer hikayelerime ulaşmak için ise şuraya tıklamanız yeterli.

“BİR KÜÇÜK ANALİZ

Her yazının bir girişi olmalıdır şiarından yola çıkıp Fatma Hanım’ın öykülerine sosyal medyada tesadüf ettiğimi söylemek istiyorum. Fikrimce yazıyla hem-dem olan kişileri yüz kırk karakterli alan kısıtlıyor. Bu alanda edebiyat aleminin en şanslı kişilerinden olsa gerek öykü yazarları. Ne de olsa yoğun bir anlatım hedef onlar için.

Fırından yeni çıkan ekmekler nasıl cam önlerinde alıcılarını bekliyorsa kâğıda yeni dökülmüş kelimeler de okuyucularını o şekilde bekliyor. Nitekim kelimelerin sahipleri de… İşte böyle bir anda tanışıyorum zihnimde “leyl-i meccani” olarak kalan yazarla. “Benim de öykümü tahlil edecek olan var mı?” diye sesleniyor yüz kırk karakterden. Evet var. Ben ve benim dışımda buna rast gelen üç beş kişi. Yarım saate kalmadan bazı yorumlara takılıyor gözüm. Sonra ben de başlıyorum okumaya.

Fatma Zehra Sunay öykülerini tek kelime ile anlatacak olursak “hüzün” ibaresi eksik durmayacaktır. Ondaki bu hüzün bizi zaman zaman Kutlu hikayelerinin gündemi yakalayan havasına zaman zaman da Harmancı hikayelerinin şarkılara dokunmasına götürüyor. Metinlerdeki göndermelerden de anlaşılacağı gibi Sunay derin okuma kültürü içerisinde kendisini beslemiş bir yazar. Cümlelerin edebî ölçütte akması , betimlemelerin kulağı rahatsız etmemesi ve flu perdenin heyecan/merak arzusundan örselenmemiş olması… Örneğin Leyl-i Meccani öyküsündeki şu paragraf ile yazarın yazma yolundaki çabasına şahit oluyoruz:

“İki gün boyunca kütüphanedeki ansiklopedileri karıştırdım durdum. A harfinden Azerbaycan’a ilişkin ne varsa okudum. Üç gün de yazmam sürdü, uçakta gördüğüm manzaraların tasviri ile başladım, Bakü bağlarındaki üzümlerin renklerinden tutun da, alçak tabureli kahvelerde içtiğim çayın tadına kadar hayal edip yazdım. Adım adım gezdim Bakü’yü. Yediklerinden içtiklerinden, giyim kuşamlarından bahsettim. O emekli öğretmen oraları gezerken nasıl hissediyor olabilir diye düşündüm düşündüm yazdım işte.”

Aynı öyküde yaşanılan çağa şahitlik etme görevini de eksiksiz yerine getirmiş oluyor yazar. 80’li-90’lı yılların genel öğretmen profilini de ortaya koyuyor:

“Haftada bir tırnak, mendil, diş, saç kontrolü yapıyor müdür yardımcısı. Uzun tırnak, sarı diş, düzensiz saç ve pis mendile tahammülü yok. Bizden daha büyüklerin bir de koltukaltlarına bakıyor, utana sıkıla gösteriyor kızlar. “Ha şöyle misler gibi olacaksınız” diyor, eğer beğenmezse de elindeki tahta cetvelle birbirine bitiştirdiğimiz parmaklarımıza vuruyor sert sert.”

“Kaldır kız tek ayağını”, “Nerden çaldın da yazdın bu yazıyı edepsiz? Bir de utanmadan kendim yazdım diyorsun.”

Evet, ne yazık ki o yıllarda istenmeyen öğretmen davranışları çok daha fazlaydı. Belli ki Sunay da bu durumdan rahatsızlık duymuş, belki de o sopalardan nasibini almıştı.
Bununla beraber öykünün başlangıcı sonundan iklim olarak daha farklı bir yapıda. Özlenen bir anne… Özlenen bir babalık duygusu… İç acıtan üvey evlat isyanı… Her haliyle okunası olan bu öykünün bir de “parasız yatılı” imgesi bulunuyor. Bana kalırsa yazar bu öykünün ya ana kahramanı ya da ana kahramanın çok yakın bir arkadaşı. “Parasız yatılı” olarak anılan ikinci yeni şâirlerine etki eden kalabalık içinde yalnızlık çekme duygusu öyküde ben buradayım diyor.

Akışı bozulmayan diyaloglar da bizlere Yaşar Kemal’in İnce Mehmet’inden kesitler sunuyor ara ara. Yine Yaşar Kemal havasında ileriye gitmeyen, kılcal damarlara dokunmayan bir argo karşılıyor Neriman Öğretmen’i. Bir okuyucu olarak da o tabiri Neriman Hanım’a yakıştırdım. Sunay’ın başarısı denilebilir. Merak edenleri Leyl-i Meccani’ye davet ediyorum.

Sunay’ın bir başka öyküsü olan “Gümüş Yonca”da bir çekişmenin ortasında bulunuyor okuyucu. Kısmet ifadesi ve öncesinde sarf edilen cümleler bir ironinin resmi gibi. Hüzünlü bir giriş ve insanın bu hayattaki kaçınılmaz döngüsü. Alın tasviri de yerli yerinde. Sunay bu tasviri öylesine yapmadıysa bizi profesyonel bir duruş ile karşı karşıya bırakıyor demektir.

İdeali olan insanlara daima özenip de tek bir ideal çerçevesinde yaşayan kahramanın bu özelliği başta da belirttiğim gibi bir çekişmenin sonucu. Yine de umut eksilmiyor. Kahraman yalnızlığından, hayalinden faydalanmaya çalışıyor. Özgürce gezmek gibi…

Öykü içinde öykü var bu metinde.  Kişilerin hepsini konuşturarak kimseyi sukût suikatine uğratmıyor yazar. “. Bu bakışların anlamını anında çözdü ve Mücella Teyze’ye dönüp; kalkıp mutfağa gitmeyi, kadınların temel besin kaynakları olduğunu düşündüğüm şeyi yapmayı teklif etti; kısır.” cümlesiyle de bizi günlük hayata çekmeyi başarıyor.

Fatma Zehra Sunay Leyl-i Meccani’de de olduğu gibi Gümüş Yonca’da da kahramanların dilinden konuşmayı ustalıkla başarmış. Zaman zaman geriye dönüş tekniğini de kaşıklayarak yazıya tatlı bir nostalji katmış. Zeynep’in hazin hikayesinin bir benzerini önceki öyküde de görmemiz Sunay’ın “anne özlemi” çekiyor olabileceğinin işareti. Kolyenin anneyi hatırlatması…
“Ölü Evi” ismini alan öyküde zihnimize kazınan Fatma Zehra Sunay şablonuna ait pek çok detay var. Metne yine keskin bir giriş yapılmış. Kahramanlar konuşuyor,sık sık konuşuyor. Daha önce değindiğim iki öyküde olan “anne” burada da yer bulmuş kendine. Bu sefer diğerlerinden farklı. Korkulması gereken biri olarak sunulmuş. İleride, yazarın öykülerinde daima bulunan bu şahsın detayını öğrenebiliriz belki.

“Telgrafın telleri” selamlıyor bizi gelişme bölümünde. Üstadların yaptığı gibi. Yazar bu şekilde okuyucusuyla arasında bir ilişki kuruyor. “Bak burada senden de bir şeyler var.” der  gibi bir bakıma. Evi, sokağı, mahalleyi arkadaş ettiği paragrafta şöyle de bir geçmiş fotoğrafı koymuş önümüze:

“ Pazar günleri bizim evde hep aynıydı, annem saatlerce elinde çamaşır yıkar, radyo tiyatrosu dinler, sonra da tutulmuş sırtıyla robot gibi dolaşırdı evin içinde.”

Etli ekmek, cenaze merasimi gibi unsurlarla bir kere daha ana şahitlik eden Fatma Zehra Sunay hiçbir şekilde öykünün ana eksenine müdahale etme gafletine düşmüyor.

Öykünün en olaylı bölümü ölü evine gidiş macerasına tesadüf ediyor. Daha çok hüzün ve geriye dönüşün harmanlandığı Sunay öykülerinde ilk defa merak ve heyecan bu denli geniş yer tutuyor. Uzun diyaloglar gözümüzün önüne o yeşil evi getiriyor. Bu hâl bana Tarık Dursun’u anımsattı. TDK’den sık sık ödül alan yazarı. Onu ödüllü yazar yapan yegane durum olan gerçeği zihinde sahneleme yeteneği Ölü Evi’ne giderken yoldaşımız oluyor. Yazarda ara ara hissedilen İslamî söylem de şu cümlelerde iyice demlenmiş bulunuyor:

“Bildiğim bütün duaları peşpeşe sıralıyor, abdestsiz namaz kıldık diye başımıza bunların geldiğine inanarak Allah’tan özür diliyordum.”

İşte bu cümlelerde de çocukluğun, evlerde aşılanan kıssaların insana masum bir yön katması var.

Öykünün sonlarına gelindiğinde yazar bizlere polisiye bir romanın son satırlarına gelmişiz hissini vermekte. Beklenmedik bir son. Duygusal bir sarılma. “Baba” duvarının yıkılışı ve göz yaşları.

Sunay öykülerinde beni rahatsız edecek bir olumsuzluk yok .Hüzün var… Flu alanlar geniş. Edebiyat en basit anlamda hayat demekse öykü hayatın her alanına ulaşmalı. Sokağa, argoya, çocuğa, yitirilişe, umuda. Genç bir yazan olarak okumaktan keyif aldım. Umarım daha fazla yazar Fatma Hanım. Biz de daha fazla istifade ederiz. Bize iyi okumalar diyelim. Fatma Zehra Sunay’a da iyi yazmalar dileyelim…”

 

 

İzdüşüm içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın

Bir Öykü Ve Bir Meydan Okuma

image

Aşağıdaki fotoğraflara geçmeden önce, Öteki Dergi’de Eylül ayı için yazdığım fotoğraf hikayesinin linkini ekleyeyim öncelikle. Bu ay üçüncü hikayem Öteki Dergi’de yayınlanmış oldu böylece. Diğer iki öykünün linklerini daha eski gönderilerde bulabilirsiniz. 22 isimli öykümü ise buradan okuyabilirsiniz. Hatta okursanız mutlu olurum ;)

Gelelim aşağıdaki bir dizi fotoğrafa; Instagram severek kullandığım bir sosyal medya platformu. Fakat bazı zamanlar çok vakit harcadığımı da düşündürmüyor değildi son zamanlarda.  Geçenlerde (9 gün evvel) aslında tanımadığım, ama tanıdığım ve sevdiğim insanların tanıdığı Ahmet Alpat’ın başlattığı bir meydan okumaya tesadüf ettim; ismi #30gunlukchellenge .Bu meydan okumadaki amaç, günde maksimum bir fotoğraf ekleyip altına da o karenin çekilme hikayesini kısaca yazmak. Bana çok keyifli geldiği için katıldım.  Ve ilk 9 gün aşağıdaki fotoğraf karelerini ve altındaki kısacık hikayelerini paylaştım. Sadece Instagram’da değil, blogumda da bir anı olarak kalsınlar istedim ve oradaki etiketleri bile değiştirmeden direkt kopyaladım.

image

Camda kelebek ☁
#30gunlukchallenge 1. Gün: Şimdi her kelebek gördüğümde gittiğim yer aynı hafızamda. 10 yaş civarındayız. 11 tane ipek böceği tırtılı besliyoruz. Hayalimde çok zarif bir kelebeğe dönüşeceğini düşünerek özenle bakıyorum onlara. Büyüyüp koza örüyorlar. Netice hüsran; kozadan çıkan kelebekler çok tombik, çok siyah ve minicik kanatlı. Basbayağı çirkinler :)

image

#30gunlukchallenge 2.gün : Bir selfie ile geldim 🍃 Yedigöller’in yedincisinin aşağısında bulunan şelale burası. Sayısız yosunlu basamak inip ulaşmıştık buraya. Bu kadar aşağı indikten sonra da nedense suyun kaynağına doğru geri tırmanmıştık.
Ve bir de ben bugün sanırım hayatımda geçirdiğim enn telaşsız arefe gününü geçirdim. :) Şimdiden herkese hayırlı bayramlar

image

Ben küçükken her bayram Kayseri’ye giderdik ve babaannem her bayram sabahı kahvaltısında nohutlu etli yahni yemeği ve pilav yapardı, yanında da üzüm hoşafı. Erkekler bayram namazından gelir gelmez yenirdi yemek. Çocukken yarı vejetaryen takıldığım için hiç hoşlanmazdım bayram sabahlarından. :) Halbuki birlikte olmak ne güzelmiş, sevdiklerini teker teker yitirince anliyor insan… Kayseri’de hâlâ bu adet devam ediyor mu bilemiyorum ama biz halen bayram kahvaltılarını büyüklerimizle yemeye devam ediyoruz; ama  yahnisiz. Bizler “Nerede o eski bayramlar?” derken çocuklugumuza özlemin yanı sıra giderek sekülerleşen hayat tarzımız sayesinde kaybolan değerlerimizi de arıyoruz belki. Yine de elimizden geldiği kadar dini ve milli değerlerimizi çocuklarımıza yaşatmaya çalışarak… Bayramınız mübarek olsun. İyiliklere, güzelliklere vesile olsun.🍬💚 🍬(Foto arşivden, 35mm lensi ilk aldığımız zamanlardan bir kahvaltı masasından kalma, annemin kahvaltı sofrasını fotoğraflamaya fırsatım olmadı) #30gunlukchallenge 3.gün #eidmubarak #bayram #kurban #عيد الأضحى

image

Bizde Kurban bayramının ilk gününün akşamı değişmez ritüeldir. Şehrin arka sokaklarında metruk evlerin arasında dolaşırız eşimle. Lambası yanan evlerin kapısını çalar tanımadığımız insanlarla bayramlaşırız. Elimizdeki kurban paylarından bırakır, payımıza da bazen dua, bazen sevinç, bazen gözyaşı ama bolca şaşkınlık alırız.  Kurban yardımlaşmak demek değil midir zaten? Ve sadece kurbana mahsus olmamak üzere, birlikte yapılan onca şey arasında belki de en çok huzur verenidir bizim için vermek… #30gunlukchallenge 4.gün #bayram #eidmubarak

image

Lokum&bisküvi. Babam nostaljik bayram şekeri almış. Eskiden pek kıymetliymiş bu ikili. 80lerin sonuna doğru, ben 7-8 yaşlarında ya var ya yokum, o yıllar yaz tatillerinin 1 haftasını köyde geçiriyoruz. O yaz da bir köy düğününe denk geldik. Anneannem elimizden tutup götürdü. Avlulu bir evin avlusuna köy kahvesinden tahta sandalyeler dizilmiş, sadece kadınlar var, çalıp oynuyorlar. Bu sırada iki kişi ellerinde kocaman çay tepsilerine yığılmış bisküvi ve lokumları dağıtıyor. İki bisküvi bir lokum alıp sandviç yapıyoruz. Damdan aşağı bakan bir kaç delikanlı var. Herkes onların farkında ama onlar yine de gizlenip izliyorlar :) Anneannem gevrek gevrek gülüyor; “Biz kızken de bayram günlerinde harman yerinde toplanıp oyunlar oynardık. Evlenecek delağnılar da saklanıp seyrederlerdi”  diye anlatmaya başlıyor. #30gunlukchallenge 5.gün

image

Hasan Dağı. Bugün tam buradan geçerken radyoda Erkan Oğur söylemeye başladı; “Zeynep bu güzellik var mı soyunda?” Eylül Zeynep’in~3 birden gözleri büyüdü, çalan şarkıya dikkat kesilip; “Aaaa hani beni sallarken, hani vardı yaaa?” Evet neredeyse 1 yıl öncesine kadar ninni niyetine söylediğim türkü. Hatırlamasına çok şaşırdım. 😇”Zeynep’im Zeynep’im Allı Zeynep’im,
Beş Köyün İçinde Şanlı Zeynep’im”🎶 #30gunlukchallenge 6.gün

image

Hayat ufak tefek sıkıntılara kafa yormakla geçiyor; daha büyüklerini düşünmemek için. Bugünün sıkıntısı İletişim Yayınları’nın kitap sırtı yazılarının yönü. Diger tüm yayınevlerinin aksine yazılar sağa bakıyor. (Araya bir YKY kitabı sıkıştırdım rahat anlaşılsın diye) Yazarlarının çoğunun siyasi duruşlarına da ters üstelik bu durum. 😅 Esasında hiçbir önemi olmayan bu husus benim neden dikkatimi çekiyor o da ayrı bir muamma. Kitaplık düzenlerken degil de aslında tatilde İlhami Algör kitaplarının fotoğraflarını çekmeye çalışırken dikkatimi çekmişti bu.(Blogda da bu yüzden son yazımın fotoğrafı ters/tepetaklak) Gelelim bu acayipliğe takılıp unutmaya çalıştığım esas büyük sıkıntıma; 3 aylık koca bir tatilin ardından yarın iş başı yapıyorum. Devasa bir Pazartesi sendromu ile karşı karşıyayım. 💆Ama tesellim şu, biliyorum ki yarın öğrencilerimle sarılıp sarmaşınca hepsi geçecek. 👧👧👧👧👧👧😦#30gunlukchallenge 7.gün

image

Uykusuz ve kabuslu bir gecenin sabahında çakı gibi ayaktayım evelAllah :) Yeni bir yıl, yeni öğrenciler, heyecan, coşku, bol gülücüklü simalar, ders programlarını inceleme, özlenen arkadaşlar, eski öğrencilerin ziyaretleri vs. derken günün yarısı bitti bile. Ne sendrom kaldı, ne stres. Yalnız neredeyse tüm kadro takım elbiseleri çekip gelmiş ben ise böyle kot gömlek, kot etek, bez çanta&ayakkabı derken klişe öğretmen giyim tarzına pek de ayak uyduramamışım sanki :)) olsun biz böyle seviyoruz hem di mi? ;) Güzel bir yıl olur inşaallah, herkes açısından… #30gunlukchallenge 8.gün

image

Nakış bilmeden nakış işleyebilengillerden biri olarak geçen kış ve ilkbahar mevsimlerinde kendi kişisel nakış tarihime bunları eklemişim. Herbirinin bir anlamı var, hem zahiren hem batınen. Görünürdeki anlamları belki zarif bir hediye ya da baktıkça; “Ne de güzel yapmışım aman da aman” denilerek mutlu olunan ufak tefek sevimli şeyler. Ama iç yüzünde hem herbirinin şekil itibariyla yüklendiği simgesel anlamlar, hem de işlendiği zaman itibariyla bana hatirlattiklari var. Mesela şu ortadaki pembe çiçekli ağaç… Çocuk gibi sevinçli hissettiğim bir zaman diliminde çıktı ortaya. Yine şu ağaçta oturup kitap okuyan kız, birazcık umutsuz hissettigim bir zamanı temsil ediyor. Kırmızı bisikletli ayraclar, bisikletten nem kapanlara inat hediye :) O renkli anahtar ise dua niyetine; “Ya müfettihal ebvab….” #30gunlukchallenge 9.gün

İzdüşüm içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın

Kitap #108 Albayım Beni Nezahat İle Evlendir

image

“Bu kadar kayıptan sonra geriye kalan nedir ve hakikaten nedir, mesele nedir?”

Ev

-Psssst istediğin kitap var mı, sipariş veriyorum. Varsa hemen söyle yoksa sonsuza kadar sus.

-Var var. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku var, Albayım beni Nezahat ile evlendir var bir de İkircikli Biricik var.

-Ney ney? Çok mu arıyorsun bu kitapları?

-Aslında Bizim Büyük Caresizligimiz de var da onu sonra şeyapsan da olur. Dur ben sana isimlerini yazıp yollayım ;)

Tövbe estağfurullahlar çekilir, siparişler verilir ve kitaplar gelir. Nezahat eksiktir. Olsundur, istikamet Ankara’dır, Niğde’de bulunamayan orada muhakkak bulunurdur ve alınırdır.

Arkadaş Kitabevi

-İlhami Algör kitaplarını arıyorum ben nerededirler acaba?

-Hangisi Biricik mi?

-Yok o değil.

-Müzeyyen?

-Hayır o da değil.

Sol kaşını kaldırıp, sağ gözünü kısan görevli arkadaş bir süre düşünüp, bir “Evreka” edasıyla parmağını şıklatır.

-Nezahat değil mi? Ne kitap ama…

Şaşkınlıkla mimikleri beni takip edin demeye getiren arkadaşı takip ederim. Teşekkür edip kendisine yol verdikten sonra da, kafamı ne zaman kaldırsam onaylayan(neyi bilmem?) bakışlarını üzerimde hissetmenin tedirginliği ile diğer alacaklarımı da alıp çıkarım dükkandan.

Sahil

-Yedin tatili şu üç kitapla.

-Ama çok güzeller. Bayıldım adama.

-Hangi adama?

-Yazar canım; İlhami Algör

– Haa şu ikircikli adam

Müzeyyen’e bir helal olsun çekip Nezahat ile devam etmiştim okumaya. Kitabın ismindeki “Albayım” kelimesinde acaba Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ına bir gönderme mi var diyerek.

Hikaye Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’nun devamı niteliğinde diye düşünülebilir. Hatırlarsanız o hikayede işi gücü bırakıp yazmaya takan, rüzgarı kendinden menkul esintili bir tip vardı. Yazdığı hikaye Müzeyyen tarafından yerden yere vuruluyor idi. Bu kitapta da ilk kitaptaki o esintili tipin yazdığı hikayedeki kahraman anlatılıyor. Hikaye icindeki yazarın yazdığı hikayenin kahramanı. Hani şu hikayenin sonunda, ipin yarısında cambazlık yapmayı unutan bir ip cambazına dönüşmek istediğini belirten kahraman. Bu sefer kahramanımızın amacı, kimse tarafından kurgulanmayan başına buyruk, kalbinin sesini dinleyerek hareket etmek isteyen bir hikaye kahramanı olmak. Laf aramızda bir de bu kahraman da benim gibi Müzeyyen’i haklı bulmakta. :)

Böyle yazarken farkettim de bu konuda yazmak aslında ne kadar da zor olsa gerek. Yani bir hikaye yazacaksınız, hikayenizdeki kahraman yazar tarafından kurgulanmamaya kafayı takmış olacak. Ama İlhami Algör bence harika yazmış. Okuyucu çok rahat bir şekilde ilk sayfadan kendini kaptırabiliyor. Bu da belki anlattığı konudan ziyade kullandığı üsluptan kaynaklanıyor.

Kitapta benim en çok hoşuma giden bölüm giden bir geminin arkasından düşünülen şu durum;

“Bizim için gidiyor olan ise, gittiği yer için geliyor olabilir. Bu durumda gittiği yere gidip orada bekleyebiliriz.”

Esasında pek de hoşa gidilesi bir yaklaşım değil; bizim için gidenler bir başkası için gelen oluyor. Karşı kıyıya geçip beklemek bizi bir başkası yapmayacağına göre… Ne diye hoşuma gittiyse :)

Arka kapak alıntısı da kitabın en vurucu bölümü;

“Al bu elmayı Nezahat” diyebilirdim, “sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel, istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı tek dişi altın olurum. Meftun olurum, meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekse, beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe saat kulesiyle, Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli: ‘Albayım beni Nezahat ile evlendir.’ Sülüs yazarım, kufi yazarım, latin yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustamı öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. Bende sevdiklerince terk edilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var.”

Bu bölüm haricinde yine beğendiğim, altı çizilesi cümlelerden bir kısmı da şöyle idi;
“Bir uçurtma için en güzel uçuşun ipi kopukken olabileceğini düşünürdüm. Bazıları buna “düşme hali” diyebilirdi. “

“Ondan söz edildiğinde, asla doymayacak bir kuyu açlığıyla dinlemenin ve dolup dolup gecelerioyalanmak içişn eşşek kulaklı bir kralın hikayesini sabahlara kadar ezberden tekrar etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmeyebilirlerdi. Sorsalardı söylerdim. “Vallahi” derdim “ben de bilmiyorum bu kadar derine tüpsüz nasıl daldığımı göğsümde bir ağırlık hissetmeden.” “

“Annem bana gerçekleri kabul etmesini, hayat ise onlardan kaçmasını öğretmiş olabilirdi. “

“Beni duymayabilirdi. Ben duyulmadığım yerlerden gitmek hastaığına tutulmuş olabilirdim. Tedavisi kırk beş derecelik sıvılarda boğulur gibi yapmak olabilirdi. Deneyebilirdim. “

Okudukça içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Kitap #107 Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

image

İlhami Algör ile yeni müşerref oldum ben. Müzeyyen’i, Nezahat’i, Biricik’i peş peşe okudum. Elimden düşüremeden hem de. Kullandığı dile bayıldım. İnsanı sarıp sarmalayan bir üslübu var. Genellemeyim belki sizi sarıp sarmalamaz ama beni sardı. Dilinin bir tınısı, ahengi, melodisi var sanki. Şu feminist tayfanın kafayı taktığı “eril dil” dedikleri şey bu mu bilmem ama, kahramanlarına argo kullandırmaktan da, küfür ettirmekten de kaçınmıyor. Benim de günlük hayatta, kendimi rahat hissettiğim insanların yanında sık sık kullandığım “lan, ulan” kelimelerine de bolca rastlanıyor. Fakat  sanılmasın ki hikayelerinin erkek kahramanları -ki hiç de kahraman sayılmazlar- öyle maço, kadın ezen, kadını aşağılayan, kodu mu oturtan tipler değiller.

Müzeyyen’deki adamı ele alırsak mesela(niye ele alıyorsam); hayta, serseri, mesleğini bile yapamamış, başarısız, beceriksiz, neye başlamışsa yarım bırakmış, naif, aşık, hep bir eksiklik hisseden, bu eksikliği Müzeyyen ile dolduracağı vehmine kapılan, bu vehim ile yanılan salağın tekidir. Esasında film montajcısıdır kendisi ama patron tarafından kapı gösterilince kafayı yazmaya takmıştır. Yazdığı hikayeye göre adam, kadını çok seviyordur, sevdikçe ruhu büyüyüp eve sığmıyordur, sığmayınca evden çıkıp avare avare dolaşıp günün hikayesini oluşturuyor, eve gelip hikayeyi kadına ulaştırıyor, ardından yine çıkıyor, gece gelip kadının koynuna sokuluyor, sonra yine kadın uyanmadan evden çıkıp, sokaklarda avare avare dolaşıp….. Burada diyor ki;

“Hikaye, Arap’ın yalellisi gibi uzarken, bir yerlerde ‘çıt’ ediyordu.”

Müzeyyen de kocasını trafik kazasında kaybetmiş bir kadındır, bir de küçük kızı vardır. Bizim hayta ile aynı evi paylaşmaktadırlar. Hikayenin omurgasında esas oğlan dediğimiz hayta ilişkilerindeki “çıt” ı aramaktadır. “Çıt” ın sebebini.

“Ne olmuştu da ‘Seninle dünyanın her yerine gelirim’ diyen Müzeyyen, durduğu yerden gitmelere başlamıştı.”

Kafayı taktığı şey budur işte. İlişkilerinin bittiğini hisseden, bu hissi bir türlü kabul etmek istemeyen her adem oğlu gibi “Çıt” sesini farklı tevillere girişecek, sonunda  da ne olduğunu anlayacaktır.

Ben bu hikayede Müzeyyen olurdum olsam olsam demiştim okuyup bitirince. Bizim buralarda bir tabir vardır; “Amma bi etmiş”. Oh olsun falan anlamında kullanılır. Bu hikayede de Müzeyyen amma bi etmişti oh olsundu. :) Çünkü aslında

“Herif rüzgarı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor”dur.

Bizim hayta bu görüşe itiraz eder;

“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku.”

Müzeyyen cevap verir;

“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku.”

Kitapta kahramanımız -aman ne kahraman- kapı dilleri ile konuşmaktadır. Ben en çok bu bölümlere ve ufaklık ile konuşurkenki haline bayıldım. “Canımın içi, güzelim” diyor ya çok tatlı oluyor orda :) Böyle kızdığıma da bakmayın çok sevdim esasında pek tabi serseri  kahramanımızı, keratayı.

Kitap incecik ama içerisinde düşündürücü, altı çizilesi pek çok cümle barındırıyor. Mesela;

“Beni her yoğuruşunda, sırtüstü yatıp karnını açan kedi yavruları gibi, teslim ve mest oluyordum. Birlikte tüy gibi havalanıyor, yükseliyor, oralardan ok gibi inip, zıpkın gibi saplanıyor, çapkın, şakacı, çocuk yunuslar gibi dibe iniyor, dipte yılan balıklarına dönüşüp kıvrılıyor, sonra toprağı delip, köpüklü dalgalara bakan yamaçlarda rüzgara çıkıyor, yeşil ve taze, kendimize ve birbirimize dolanıp yükseliyor, dallanıyor, açıyor ve… ve tekrar, ve tekrar, yaprak, polen, böcek olarak dökülüyorduk.”

“Ya sevmenin kendisini ya da seven hali ile kendini seviyor.”

“Seninki, tribünler kendi ile dolu iken tribünlere oynuyor. Seninki oynuyor moruk. ‘Bende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var’ı oynuyor.”

“Ben sözlerden değil, bakışlardan tırsardım. Bakışların arkalarını sezer, sezgilerim doğrulanana kadarmecburen bekler, beklerken kafayı yerdim.”

“Bizim de buralarda kadınlarımız, icabında ayıp, yasak, günah üçgeninde sıkıştırılmış vazıyetteydiler ama, Müzeyyen bu üçgeni yırtmış, yırtarken kendi kendine bir şeytan üçgeni yaratmış, arada bir, üçgenin kuyuya benzeyen ağzından geyik bakışıyla bakıp dururuyordu.”

“Aslında tam diye bir şey yoktur,” dedim, “her tam, bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür.”

Daha da bir sürü çizmişim, karalamışım, resim yapmışım kitaba. Kıymışım ki hiç adetim değildir. Ama buraya yazmaya üşendim şu an. Alın okuyun seversiniz. Filmi de varmış ama pek beğenilmemiş sanırım. Bu sebepten ben izlemeyeceğim…

Kitabı okuyunca şu fotoğrafı çektirmiştik Eylül ile, instagramdan bakabilirsiniz. https://instagram.com/p/663ss0SGQ2/
Bir de kitap kapağında Sadri Alışık’ın işi ne derseniz arka kapak yazısına göz atmanız yeterli.

“Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartakus kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.”

Ha bu arada bir rivayete göre ilk baskıda kitap “belki bitmemiştir.” cümlesi ile bitiyormus. Sonra değiştirmiş yazar. Ben son halini tuttum; “bitse ne olur, bitmese ne?”

Okudukça içinde yayınlandı | Tagged , , , | 1 Yorum

Öteki Dergi’den Tekrar Merhaba

image

Ben bu fotoğraf hikayeciliği olayına fena kaptırdım kendimi. :)
Yazmak kadar değer görüp yayınlanmak da mutluluk sebebi. Şu an bulunduğum kasabada, hemhal oldugum deniz&kum&güneş üçlüsü kadar mutlu eden bir şey bu beni…

Öteki Dergi’nin son sayısında fotoğraf öyküsü bölümünde benim de bir hikayem var.
Şu yukarıdaki kızcağızı azıcık üzmüş olabilirim. Bir de küçücük bir sır hikayemde o kızcağızın başından geçen olay esasında benim de gerçekten yaşadığım bir olay. Yani bir bölümü… :)
Okumak isterseniz. “Leyli Meccani” isimli hikayemin link şöyle;

http://otekidergi.com/87-Oyku-Detayi.html

Aynı fotoğrafta bir de canım adaşımın hikayesi var. Girmisken onu da okumadan geçmeyin ;)

http://otekidergi.com/86-Oyku-Detayi.html

İzdüşüm içinde yayınlandı | Tagged , | Yorum bırakın