Kitap Tanıtımı #104 Evlilikler Yalnızlıklar Umutlar

Mustafa UlusoyEvlilikler Yalnızlıklar Umutlar

Yazar: Mustafa Ulusoy

İlk baskısını Ekim 2014’te, Kapı Yayınları’ndan yapan, toplam 231 sayfadan oluşan Mustafa Ulusoy’un son kitabı Evlilikler Yalnızlıklar Umutlar’ı okumam 2015 yılının Şubat ayına kısmet oldu. Canım adaşım, ahretliğim Arzu Fatma‘nın hediyesiydi kitap. İstanbul’dan gelen paket sadece benim değil tüm ev ahalisinin yüzünde güller açmasına vesile olmuştu. Çikolatalı drajeler, kahveler, not defterleri, sulu boyalar… :) Buradan tekraren teşekkür edip, yeni hayatında ;) onun da yüzünde hep gülücükler açmasını temenni ediyorum.

Kitaba dönecek olursak; “Aşk Hali”, “Bekarlık Hali”, “Evlilik Hali” ve “Kendilik Hali” isimli dört bölümden oluşuyor. Her bölümde daha önceden kendi gazete köşesinde de yayınlanmış olan denemeler mevcut. Bir psikologun  yazmış olduğu kitabı okumak çok güzel. Bir çok örnek olayda kendiniz ya da çevrenizden yaşanmışlıkları hatırlamanız mümkün oluyor. En içinden çıkılmaz durumlarda, en karanlık olaylarda bile nasıl davranmamız ya da bakış açımızı ne şekilde konumlandırmamız konusunda bize rehberlik ediyor.

Bakış açısı demişken, hayatta hemen her durumda algılarımız ve olaylara bakış açımızın çok önemli olduğunu düşünürüm hep. Belki de başımıza gelen her olumsuz duruma birazcık yüksekten/uzaktan ya da gelecekten bakar gibi düşünmeliyiz. Olaylar o an içindeyken çok olumsuz gibi görünse de, belki bir hafta, belki bir kaç ay ya da bir kaç yıl sonra tamamen tersi şekilde düşünmemize yol açacak neticeler doğurabilir.

Kitabın ilk bölümünün ilk denemesi oldukça vurucu ve hatta bir hayli de düşündürücü. Başlığı “Onu nasıl unutabilirim?” Yazar devamında “Şimdi olmadı işte.” diyerek, “Aşkın sadece kaymapına talip olmayacaksın. Aşkın sonuçlarına da razı olacaksın.” demiş ve Sezai Karakoç’un mısralarıyla devam etmiş;

“Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı,

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum.

Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın,

Ben yaşamıyor gibi, yaşamıyor gibi yaşıyorum.

Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum.”

Ve bu bölümü “Kalbini rahat bırak” cümlesi ile tamamlamış. Link vermeyeceğim ama bu bölümü webden aratıp tamamını okumanızı öneririm.

Aşk hali kısmında, aşklarda ya da evlilik öncesi  dönemlerde, insanın aslında kendisine gösterilen ilgiyi severken, sevgiliyi sevdiğini zannetmesi işleniyor. Terapi hikayelerinde, ‘onu çok sevmiştim’ diyerek karşısında oturan hayata küsmüş hastaya, içinden ‘aslında kendini sevmiştin, kendine gösterilen ilgiyi sevmiştin’ diyor yazar, ve bir şekilde bunu hastasına anlatmaya çalışıyor. Çok büyük aşkların kısa sürede kavgaya dönüşmesine hiç şaşırmıyor, bu pencereden bakınca yazarla beraber siz de hiç şaşırmıyorsunuz.

Bu bölüm bir uyanıklığa vesile oluyor, ya da unutulmuşları yeniden hatırlatıyor. İnsanın aslında lütuf ve ihsanı, güzelliği sevdiğini, bunları gerçekten insana bağışlayanın da O olduğunu, ve eşini de insana O’nun gönderdiğini hatırlatıyor.

Şimdi kitap elimde sayfalarını yeniden karıştırıyorum, buraya neleri alıntılayabilirim diye… Ama bütün olarak öyle güzel ki. Alıntılamak istediklerimin tamamını buraya sığdırabilmem mümkün görünmüyor. Tam anlamıyla bir başucu kitabı sayılabilir. Mesela “Evde Oturamamak” isimli bir bölüm var harika onu da bütün olarak aratıp okuyun derim. Bi,r başka etkilendiğim kısım ise “Bunu nasıl oldu da düşünemedim?” isimli bölüm. Bu bölümden;

“Geleceği net bir şekilde öngörüp her işimizde dünyevi olarak tam tamına doğru kararlar alsaydık hep, kendimizi aciz hissedip Allah’a tevekkül etme halini nasıl yaşayabilecektik ki? Geleceğimizin ve aldığımız kararların bizi nereye götüreceğinin belirsiz bırakılmış olmasının sebebi işte bu sorunun cevabıdır. Allah’la en güçlü bağ, seçtiğimiz yola girip de “Köprüden önce son çıkış” tabelasını geçtikten sonra kurulmaya başlar. O’na sığınırız, O’na sığınarak da O’nunla bağ kurarız.

Bir kere aldığımız her karar hayatta bize dünyevi anlamda kazanç sağlasaydı, başka bir tabirle hep tam on ikiden vursaydık; inanın ki burnumuzdan kıl aldırmaz halde gelirdik de kimse bizi açıldıkça açıldığımız kibir denizinden çıkaramazdı. Geleceği, gelecekte yaşayacaklarımızı öngörememek, ticarette yanlış tercihler yapıp kaybetmek, bir arkadaşımızın vefasızlığını tahmin bile edememek, sınavda çıkacak soruları bilememek- bize mutlak acizliğimizi, çaresizliğimizi öğretir.”

Yine beni çok etkileyen bir bölüm “Yarım Kalan İşler Kolleksiyonu”; bu bölüm sayesinde bir takım yarım kalan işlerimi tamamladım. :) Yine “Seni kıskanıyorum çünkü seni seviyorum” bölümü… Aynı zamanda evlilik içerisinde birlikte yemek yemenin vurgulandığı bölümler… Ne kadar şükretsem az dediğim noktalar…

Kitabın arka kapağındaki yazıyı alıntılayım buraya;

“İnsan ruhu en çok bir başkasının ruhunda demlenmek ve olgunlaşmak ister. Bu yüzdendir ki hepimiz sevgi ve sadakati ararız bir ömür boyunca.Hayatın tozlu yolları önümüzde çatallanırken birçok şey gelir başımıza. Yollara bir başkası için, bir yoldaş için düşmüşüzdür. Bu yoldaki her adımımızda anılar bırakırız ardımız sıra. Derken, birisi çıkar karşınıza. Hoşlanırsınız. “Onu kendime nasıl bağlarım?” diye sorarsınız. Kimse kimsenin kalbine hükmedemez halbuki.

Karşılıksız bir aşka tutulduğunuzda, “Nasıl unutabilirim?” diye sorarsınız.

Bekârsanız, “Beklediğim kişi ne zaman karşıma çıkacak?” diye sorarsınız.

Siz bu melankolik bekleyişteyken, “Hâlâ birini bulamadın mı?” diye soran kendini bilmezlerle karşılaşırsınız.

Binbir umutla evlenirsiniz. Tam mutluluğu yakaladım derken aslında her şeyin şimdi başladığını anlarsınız. “Evlilik bu muydu?” diye sorarsınız.

Artık biri cehenneme biri cennete çıkan iki yol vardır önünüzde.

Mustafa Ulusoy, Evlilikler Yalnızlıklar Umutlar’da çeyrek asırlık psikiyatristlik deneyimiyle evliliği bir cennete dönüştürmenin ipuçlarını sunuyor ve sorunların içindeki umudu gösteriyor.”

İyisi mi siz kitabı alın ve okuyun. Emin olun pişmanlık duymayacaksınız. ;)

PS: Görseldeki alyanslar bizim 13 yıllık evliliğimizin alyansları, güller ise 15 yıllık birlikteliğimizde sevgiyle bana armağan ettiği güllerden kuruttuğum bir kısmı… Çok şükür, bin şükür…

1 Yorum

Filed under Okudukça

Kitap Tanıtımı #103 Mavi Kuş

Mavi Kuş

Ne zaman bir Mustafa Kutlu kitabı okusam gelip buraya aynı satırları yazıyorum. Evet onun cümlelerini özlüyorum, evet sürekli değilse de arada bir onun kitaplarını okumak ruhumu dinlendiriyor, evet her defasında çok yakınındaymışım da o anlatıyormuş ben de dinliyormuşum hissine kapılıyorum, hikayeler hep hayatın içinden, sıcak, samimi, gerçekçi. Ne zaman hoşuma gitmeyen kitaplar okusam sonrasında hemen bir Kutlu kitabı okuma ihtiyacı hissediyorum. Hoşuma gitmeyen kitap demişken ne okuduğumu hiç yazmayayım buraya.  Sadece şunu belirtmeliyim ki; kitap seçerken, çok satanlar, bolca okunup aşırı övülenler tuzağına düşmeyin benim gibi.

Her neyse ben güzelim kitabıma geri döneyim. Mavi Kuş da Mustafa Kutlu’nun diğer kitapları gibi Dergâh Yayınları’ndan çıkmış bir eser. İlk baskısını 2002 yılının Eylül ayında yapmış. Ben 21. baskıdan okudum. Toplam 210 sayfadan oluşan kitabın kapak resmi de yazar tarafından çizilmiş.

İsminden yola çıkarak içerisinde mavi renkli bir kuştan bahsedildiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Mavi kuş kitap kapağında resmedilen otobüsün ismi. Mavi renkli otobüsün ön kapısında beyaz bir kuş resmi var altında da “Mavi Kuş” yazısı. İşte otobüsün ismi de buradan geliyor. Mustafa Kutlu ilk bölümde adeta okuyucuyu elinden tutarak Mavi Kuş’un kasabasını gezdirerek tanıtır. Kasaba meydanına bakan tüm dükkanları tek tek gezdirir. Bu gezinti esnasında okuyucuyu hem gülümsetir hem düşündürür. Mesela şişman kıllı kasabın dükkanda keman çalması şaşırtıcıdır, ya da kuyumcu Nazım Efendi’nin kasabın çırağını elinde kelle ile kapıda gördüğünde korkması  merak uyandırıcı, Aynalı Lokanta’dan bahsedişi de çok derindir aslında, düşündürücü. Der ki;

“Ama insan sadece kaştan, gözden, gövdeden mi ibaret? Ayna dediğin, taşı toprağı, evi sokağı da gösteriyor. Mühim olan bu vücudun içini görebilmek. Kalbin aynasında ne var, ona ulaşabilmek.”Sayfa 15

Mustafa Kutlu ilk bölümde kasabayı tasviri o kadar uzatır ki, bölüm sonunda şu cümleler ile kendini ve hatta okuyucuyu tatlı bir dille eleştirir;

“Ne kadar da gevezelik çukuruna düşmeden şu kasaba meydanını çepeçevre kuşatan binaları, dükkanları, insanları sayalım-söyleyelim dediysek de lafı uzattık. ‘Uzat arkadaş, sen bu mekanda bir serüven, bir facia, tadından yenmez bir macera anlatacak değil misin, o zaman iyicene döktür, lafın belini kır, biz burda oturmuş kuzu kuzu dinliyoruz’ derseniz, bu olmaz işte. Yahu ben meddah mıyım? Ara sıra omzumdaki havlu ile alnımın terini silipi ‘Ey yârenler, nerde kalmıştık bakalım’ diye mevzuyu çekip uzattıktan, tadını kaçırdıktan sonra toparlamaya çalışacak. Hayır, hayır!.. Bu hikaye ile roman arasında bir kitap.”Sayfa 17

Kasabanın ayrıntılı tasviri tamamlanınca Mavi Kuş’un o günkü seferine binecek şahısların tanıtımına geçilir. Şoför Deli Kenan, muavin Seyfi ve diğer müşteriler ayrıntılarıyla tanıtılır. Her karakter ayrı ayrı sempatik ve ilginçtir. Her karakteri ben de buraya aktarmak isterdim esasında ama o kadar yazmak yazara haksızlık olur kanaatindeyim. Ve karakterlerden birinden bahsederken der ki;

“Hiç kimse dışarıdan görüldüğü gibi değildir ve bir insanı tanımak yıllar alır.”Sayfa 44

Mustafa Kutlu’nun diğer kitaplarında da olduğu gibi, hikayelerinin bir de dönemin sosyolojik ve kültürel yapısını tanıtma durumu da vardır. Hatta buradan yola çıkılarak günümüz taşra yaşantısı ile hikayenin geçtiği yıllarda yaşanan yaşam kıyaslanır. Okuyucu geçmişe özlem hisseder, ki yazar da aynı hislerdedir.  Gerçi insanların halen o kadar içten ve samimi olmalarını kim istemez ki?

O yıllarda taşra böyledir. Küçük ve sıcak. Yoksul ve samimi. İçedönük ve derin. Herkes birbirini tanır, birbirini sever, dert dinler, naz çeker, küser, barışır, kavga eder, çekiştirir, eğlenir, üzülür, ibadet eder; doğumda, cenazede, düğünde, bayramda bir araya gelir. Burada sanki fert yok, sadece cemiyet vardır. Oysa bu dış görünüş bir aldanmadan ibarettir. Taşrada fert cemiyete tahakküm edemez; Cemiyet de ferdi alabildiğine ezemez. Herkes ve her şey bir ilahi hudut, bir hiyerarşi, asırların oluşturduğu bir âhenk ve düzen içinde kendine bir yer bulur”Sayfa 72

Derken Mavi Kuş yolcularını kasabadan tiren istasyonuna götürmek için hareket eder. Mavi Kuş tıpkı bir masal otobüsüdür. Şoförü Deli Kenan sürekli salatalık yemekte ve kucağındaki ismi “Kedi” olan kediyi okşayarak otobüsü kullanmaktadır. Kedi önemlidir, hatta ked olmadan yola çıkmışsa yarı yoldan geri dönüp kediyi aldığı bile vakîdir. Bu bölümde kediden bahsedilirken bence kitabın en akılda kalıcı cümlesini de dile getirir Deli Kenan vasıtasıyla Mustafa Kutlu. Kedi gecikince ona “ulan alçak, ulan namussuz nerde kaldın sen?” diye mütebessim bir ifadeyle okşayarak hitap eder. Yolculardan biri şaşırır  ve kediyi çok sevdiği halde neden böyle hitap ettiğini sorar. Cevap alışılagelmiştir, Kenan kendisinden biz diye söz edip ‘biz sevdiklerimize ara-sıra böyle deriz’ der. Kız sorar; ‘Ya sevmediklerinize?’ İşte tam da burada bahsettiğim cümle gelir;

“Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır.”Sayfa 64

Demiştim ya Mavi Kuş tıpkı bir masal otobüsü gibidir. Okuyucuya içerisinde olup seyahat etme isteği uyandıracak kadar güzeldir anlatılanlar. Kapaktaki resimde bir de uçurtma uçmaktadır peşi sıra.

“İşte bozkırın ortasından geçip giden bir otobüs. Otobüsün ardı sıra uçup gelen bir uçurtma. Sanki bir çizgi-roman. Sanki bir çocuk resmi. Bir masal minyatürü.”Sayfa 86

Bu yolculuk kâh gülümsetir ve hatta kıkır kıkır güldürür okuyucuyu kâh hüzünlendirir de boğazında düğümler oluşturur. Kitabın sonu ise gerçekten çok ilginç, beklenmedik ve şaşırtıcı.Karakterler, olaylar, mekan, zaman nasıl da bizden… Allah uzun ömür versin bol bol yazsın diyorum her kitabını bitirdiğimde.

Kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap, okuyun vesselam… ;)

PS: Fotoğrafı da az önce çektim. Nur içinde yatsın anneannemden yadigar kirpikli bakır sahan ile poz verdirdim Mavi Kuş’a :)

 

3 Yorum

Filed under Okudukça

Kitap Tanıtımı #102 Kafamda Bir Tuhaflık

Kafamda Bir Tuhaflık Kafamda Bir Tuhaflık Orhan Pamuk’un 2014 Aralık başında çıkan son kitabı. Kitap Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış ve toplam 466 sayfadan oluşuyor. Burada ifade etmeliyim ki, ilk başlarda gözlerimi de yoran punto küçüklüğü ve satır arası/kenar boşluğu küçüklüğü nedeniyle zannedersem normal boyutlarla basılsa 600 sayfayı da bulabilecek bir kitap. Biçimsel olarak ele alındığında kapaktaki Ara Güler fotoğrafı haricinde kapak tasarımı ve renklerden hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Beyaz-Turuncu birleşimi bana Ahmet Ümit kitaplarını anımsatıyor ve bana göre fotoğraf üzerindeki sarı renkli konuşma balonu, fotoğrafın güzelliğini gölgelemiş.

Kitap arka kapağından alıntıyla; “Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikâyesi hem de modern bir destan. Orhan Pamuk’un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul’daki hayatlarını hikâye ediyor. 1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini, Anadolu’dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez. Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor.” deniliyor.

Yaklaşık elli yıllık bir süreç içerisinde Beyşehir’den İstanbul’a göç etmiş iki ailenin hikayesi üzerinden İstanbul’u, insanlardaki sosyolojik ve kültürel değişimi, süreç içerisinde ülkemizde gelişen siyasi olayları ve tuhaf bir aşk hikayesini anlatmış Orhan Pamuk. Kitabın ana karakteri Mevlut iflah olmaz bir iyimser olarak resmedilmiş. Günümüzde onun kadar saf ve temiz insan kaldı mı bilemiyorum. İyimserlikten kastım ise başına gelen türlü zorluğa ve parasızlığa tahammül edişi gerçeküstü gibi sanki.

Orhan Pamuk şuradaki röportajında Mevlut’tan şöyle bahsetmiş; “Genellikle romanlar orta ya da yukarı sınıf kahramanların bireyliğini araştırmak için yazılır. Daha yoksul karakterlerin insanlığını da anlatır ama onlar sevimli, bir renk, asıl bireyin kenarında duran bir zorluk ve sosyal koşul olarak ortaya çıkar. Ben ise yoksul ama tamamen değişik, özel bir hikâyesi olan bireyi anlatmak istiyordum. Yoksullukta birey olmama durumu vardır ya o ikisini yan yana getirmek istemiyordum. Bilakis Mevlut herkesten çok birey olsun, kitabın en birey bireyi Mevlut olsun; en çok o işlensin. Benim için entelektüel çaba oydu.”

İstanbul’u çok az biliyorum buna rağmen mekanların ayrıntılı tasvirleri sayesinde zorlanmadan okudum. Kitabın en sevdiğim cümlesi ise son cümlesiydi; “Ben en çok Rayiha’yı sevdim…”

İnstagram hesabımda kitap bitince şunları yazmıştım; “Resmi görüş/şahsi görüş ve kalbin niyeti/ dilin niyeti bölümleri çok güzeldi. Her şeyden önemlisi gülümseterek bitmesi ve biraz buruk da olsa pozitif hisler bırakmasıydı üzerimde. Ve harcanan emek müthiş bir hayranlık uyandırıyor bende… Tam 6 yıl üzerinde çalışmış Orhan Pamuk. Beyşehirli iki ailenin İstanbula göç etmesi ve iki kuşak boyunca(1969-2012) yasadıkları hikaye yer alıyor kitapta. Bu yaz bir gece Beyşehir gölü kıyısında konaklayıp Eşrefoglu Camii’ni de ziyaret etmiştik. Kitapta o yerlerin de anılmasi benim için hoş bir tesadüftü. Yazar da bütün o köylere giderek hikayesi icin bilgi toplamış… Bozacı Mevlut karakteri üzerinden, göç nedeniyle İstanbul’un 3 milyondan 13 milyona çikan nüfusu sürecindeki şehirdeki değişim de anlatılmış. İstanbul’da uzun süreler bulunmasam da 1996-2000 arası Ankara’da da sıkca duyardım “Boo-zaa” sesini… Bir kez bile içmisliğim de yoktur, bunda kitapta da bahsedildiği üzere satıcılarının bildikleri halde inkar ettikleri alkollü olmasına duyduğum inanç vardı… Kitap hakkında tek olmsuzluk bence yazı puntosu küçüklüğü, okurken göz yoruyor… Gerci bu punto ile bile 466 sayfa olan kitap daha iri punto ile 600 sayfaya ulaşirdi sanirim. Resmi görüş/şahsi görüş ve kalbin niyeti/dilin niyeti bölümleri çok güzeldi dediğim gibi… Spoiler gibi olmazsa kitap icerisindeki cinayetin bir sekilde sonuca baglanmamasi ise bana garip geldi. Nedense sonuna kadar o konunun bir neticeye baglanacagina inanmistim…” Yine instagramda severek takip ettğim arkadaşım Kitapcikedisi ise şöyle bahsetmiş kitaotan; “Ve dedim ki kendime; keşke Mevlut Karataş gerçekten yaşıyor olsaydı da ondan boza alabilseydim… Mevlut çok dürüst, kalbi çok temiz, hayatın asla ama asla kirletemediği bir adam. Gerçek olamayacak kadar dürüst ve iflah olmaz bir iyimser.. 1960’lardan günümüze roman arkaplaninda Istanbul’un ve toplumun, reelde ise tüm Türkiye’nin yaşadığı değişim ancak bu kadar incelik ve titizlikle anlatılabilirdi! Ikinci Orhan Pamuk okumamdı ve ben Pamuk’un Nobel Ödülü’nü niçin aldığını daha iyi anladım. Bundan sonra geri kalan külliyatı zamanla tamamlamayı umuyorum. Son sözüm; Bozacı Mevlut Karataş da asla unutmayacağım roman kahramanlarım arasında yerini aldı! Okumanızı isterim, okumanızı ve Mevlut’un kafasındaki tuhaflığı anlamanızı…”

Mevlut diyor ki; “Kafamda bir tuhaflık vardı. İçimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu…” Onun kafası tuhaf değil bence. Olması gerektiği gibi… Herkesin olması gerektiği gibi. Sokak köpeklerinden korkusu, mezarlıklara duyduğu garip alaka ilginç ve güzeldi…  Ve aşk hakkında şu yargı vurgulanmış; aşk aslında ilk görüşte oluşan bir duygu gibi görünse de, aslolan zamanla ve ortak paylaşımlarla oluşan sevgidir. İlk görüşte hissedilen aşk bu sevgiye neden olabilir de olmayabilir de… Benim Adım Kırmızı kadar güzel olmasa da güzel bir kitap diyebilirim son olarak… Sevdim.

5 Yorum

Filed under Okudukça

PK(Peekay)

PK-till-5th-Jan-2015-collection-at-box-office

Dün akşam Aamir Khan’ın 2014’ün Aralık ayında gösterime giren son filmini izledik. IMDB puanı 8,7 olan PK(Peekay)’ı, 3 İdiots filminin yönetmeni Rajkumar Hirani yönetmiş. Aamir Khan’ın diğer filmleri gibi çok eğlenceli ve bir o kadar da düşündürücü bir film olmuş.  PeeKay kelime anlamı olarak Hinçe’de sarhoş anlamına geliyormuş zannedersem. Ayrıca Anushka Sharma da oldukça başarılı bir performans sergilemiş,  kızın gözleri çok da güzel ;) Bir de AAmir Khan’a kim 50 yaşında der ya hu?

P_K-Peekay-Movie-Poster-Pic

Filmin konusu ise şöyle; bir uzaylıyı canlandıran Aamir Khan, keşfetmek için geldiği Dünya’da gelir gelmez soyulur ve uzay gemisini geri çağırabilmesine yarayan kumanda aletini kaptırır. Ardından kumanda aletinin peşine düşer ve araştırırken sık sık “Sana ancak Tanrı yardım edebilir” ya da ” Senin işin Tanrı’ya kalmış cümlelerini işitir. Bunun sonucunda da Tanrı’ya ulaşıp kendisine kumanda aletini vermesi için yardım etmesini istemeye karar verir. Fakat Hindistan gibi pek çok dini inancın bir arada yaşandığı bir ülkede bu pek de kolay değildir. PeeKay’ın bir çocuk saflığı ile Tanrı’ya ulaşma çabaları, bu çabaları gösterirken yaşadığı komik ve düşündürücü olaylar çok güzel. Neticede insanların dini inançlarının nasıl sömürüldüğü, inançlar üzerinden yapılan üçkağıtçılıkalar, dini inanç olarak yaşanılan saçmalıklar v.b. konular işlenmiş. Bu yapılırken tarafsız yaklaşıldığını düşündüm ben. Biz de günümüzde kendi dinimizi sömürmeye çalışan, saçma sapan inanışları “din” adı altında empoze edip, çıkar elde etmeye çalışanlara karşı çıkmıyor muyuz? Film konusu nedeniyle özellikle Hindistan’da çok da eleştirilmiş fakat buna rağmen gişesi çok başarılı.

18_10_2014_7_58_14anushka-sharma-and-aamir-khan-pk-movie-funny-poster-wallpaper

Filmdeki bu uzaylı hikayesinin arka planında bir de esas kızımızın hikayesi var. O da şöyle ki; kızımız Belçika’da yaşar iken Pakistanlı bir Müslüman ile evlenmeye karar veriyor ve fakat Hindistan’da yaşayan ailesi farklı bir dine mensup biri ile evlenmesine izin vermiyorlar, nikah günü terkedildiğine inanıp ülkesine dönüyor  falan filan. Her iki hikaye de filmin sonuna doğru kesişiyor. Oldukça eğlenceli bir film olmuş. Dans eden arabalar vb. ufak tefek +18 olaylar mevcut(görüntü yok), bu noktaları çok sorgulamazsa çocuk ile de izlenilebilir…

Ve her zamanki gibi bol müzikli bir film. Bir kaç tanesini ekleyeyim ;)

 

1 Yorum

Filed under İzledikçe

A-fe-de’de çekiliş Var!

cekilisUzuun bir aradan sonra merhaba :) A-fe-de blogunun 2. yılı dolayısıyla çekiliş yapar da ben katılmaz mıyım? Katılırım elbet! Her iki kitabı da okumuş olmama ve dahi kütüphanemde bulunmasına rağmen fazla kitap göz çıkarmaz diyerek katıldım gitti :) Paket içerisindeki sürprizleri de merak ediyorum hem :) Siz de katılmak isterseniz link şurada; http://afede-hali.blogspot.com.tr/2015/01/dunyann-fe-de-hali-2-yl-cekilisi.html . Gerçi boşuna zahmet etmeyin nasılsa bana çıkacak ;)

1 Yorum

Filed under Duyurular

Sway

Melodisine aşina olmayan yoktur bu şarkının. İlk olarak 1953 yılında Meksikalı bir bestecinin yazdığı Quien Sera isimli şarkının ingilizce versiyonunu 1954’te Dean Martin seslendirmiş. Ben bu akşam Rosemary Clooney versiyonuna tesadüf ettim. Tabi bir de Ajda Pekkan tarafından seslendirilen Türkçe versiyonu var; Kim ne derse desin aşk için… Buraya Dean Martin versiyonunu ekliyorum ama diğerleri de güzel… Rosemary Clooney yorumu için buraya, şarkının orjinali Quien Sera için buraya, Ajda Pekkan yorumu için ise buraya tıklayabilirsiniz… :)

1 Yorum

Filed under Müzik

Bozuk Plak

Müzik kulağım çok iyi değildir, ama dinlemeyi severim. Sevdiklerimi dinlerim ve  bir kez sevmişsem, üst üste defalarca da dinleyebilirim aynı şarkıyı üstelik. Evdekileri bıktırdığım da oluyor bu nedenle. :) Ama Eylül aşina oldu her şarkıya; nerde duysa “aaa anne bizim şarkı bak” diyor. Nisos grubuyla ilk karşılaşmam, Facebook kullanan pek çoğumuzun bildiği Heybe isimli sayfa sayesinde olmuştu. İlk kez Piji isimli şarkılarını dinledim; defalarca… Grup hakkında biraz araştırınca şöyle bilgilere rastladım şurada;

“Nisos, Giritli, Yunan, Çek ve Türk gibi farklı kökenlerden müzisyenlerin bir araya geldiği yeni bir müzik topluluğu. Klarnet çalan ve beste yapan Nikos Kuluris ile kaval ve aynı zamanda vurmalı çalgıları çalan Tomas Rossi topluluğun kurucularıdır. Kuluris ve Rossi’nin müziğe olan ilgi ve merakları Türk ve Yunan müziği sayesinde oluşmuş. Çek Cumhuriyeti’nde zamanla tanıştıkları farklı müzisyenlerle aynı merakı paylaştıklarını anlayınca “Nisos” isimli bu geleneksel müzik topluluğunu kurmaya karar vermişler. “Nisos” adı düşünülerek seçilmiş. Nisos Türkçe’de ‘Ada’ anlamına gelmektedir. “Nisos” Çek Cumhuriyeti’nde bir ada gibi izole, yurdundan uzak ve bir kök arayışı içerisinde. Grup üyeleri ve grupdaki görevleri; Sofia Prusali – vokal ve santur, Nikos Koulouris – klarnet , Tomas Rossi -perküsyon, kaval ve vokal , Milan Bator – lavta,ud ve gitar , Vaggelis Vasilakos – buzuki,saz ve vokal , Premek Mixa – kontrbas , Giannis Giatagandzidis – Cretan lyra , Emre Akal – vokal .

“Nisos” geleneksel Bizans ve Osmanlı müzik geleneğine dayanıyor. Türkiye ve Yunan adaları -özellikle Girit- ritimleri bu geleneksel müziğin önemli bir parçasını oluşturuyor. İki dilde söylenen türkü ve şarkıların yanı sıra “Nisos” yeni şarkılar da yaratıyor ve bu yeni şarkılarla Türk, Bulgar, Yunan ve Yahudi geleneğini harmanlamaya çalışıyor. Topluluk; geçmişin müzik geleneğini yaşatmak, onu devam ettirmek ve aynı duyguyu taşıyan insanlar arasında kalpten kalbe bir köprü kurmak için çaba gösteriyor.”

Bozuk plağa bağladığım bir diğer şarkı da eski bir Fransız grubu olan Noir Désir’in  Le Vent Nous Portera  isimli şarkısı. Esasında ben bu şarkıyı seneler önce de defalarca üst üste dinlemiştim bir dönem. Ama ne olduysa unutmuşum. İnsan bazen çok sevdiği şeyleri de unutabiliyor ama işte zaman zaman geçmişi hatırlıyor.  Sözlerinde “rüzgar bizi götürecek” diyormuş. Klip sözlerle örtüşse de ben çok hoşlanmadım. İki şarkı birbiriyle çok alakasız aslında değil mi? Olsun hadi dinleyelim…  :)

 

2 Yorum

Filed under Müzik