Öteki Dergi’den merhaba

image

Bir hikayem Öteki Dergi’nin 17. sayısında yayınlandı. Bu başıma ilk kez geldiği için biraz heyecanlıyım biraz da utangaç. Öyle ki evde eşim bile ben yazarken okumasın diye Word dosyasina şifre koyacak kadar utangaç. O şifreli dosyayı dergi editorlerine gönderecek kadar da heyecanlı ve şaşkın. :) Okumak isterseniz linkini de buraya birakayim.
http://www.otekidergi.com/84-Oyku-Detayi.html
Ve okursanız ses verin. Instagramda bu durumu duyurduğum görselin altına okuduklarını yazanlar öyle çok mutlu ediyor ki beni anlatamam. Nedense… :)

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kitap Tanıtımı #106 Elif Gibi Yar Olmak

elifgibiyarolmak

Elif Gibi Yar Olmak kitabını okuyalı aylar olmuştu. Ali Rıza Kaşıkçı’dan daha önce de bu blogda bahsetmiştim; şurada. Ben o yazıyı yazdıktan sonra uzunca bir süre kendisi “Mavi Kazaklı Şair” mahlasını kullanmıştı, halen kullanıyor mudur bilemiyorum. İnsanlar pek çok özellikleri bakımından pek çok sınıfa ayrılabilirler ama benim gözümde dünya üzerinde insanlar iki sınıfa ayrılır. Bunlardan ilki “Güzel İnsanlar”, diğerini hiç yazmayım. Nedir bu güzel insanların özellikleri diyecek olursanız, size pek çok özellik sıralayabilirim belki ama ilk özellik benim için sanırım mütevazılıktır; insan olmanın en güzel erdemlerinden biri. Ali Rıza Kaşıkçı da benim gözümde sadece bu sebeple bile olsa – ki sadece bu sebeple değildir- bir güzel insandır.

Kendisi Şırnak’ta Türkçe öğretmenliği yapmaktadır ve güzelim kitabını bana “Elif’ler yetiştiren annelere selam olsun” diye imzalayarak te uzaklardan  göndermiştir, sağolsun. Ayrıca ben bu tanıtım yazısını yazana kadar ikinci kitabı da çıkmıştır.

alirızakaşıkçı

Lore Kitap’tan 2014’te çıkan Elif Gibi Yar Olmak, şiir gibi bir hikaye. “Ey aşk! Bil ki;’Erişemediğim kadar benimsin…'” diyerek başlıyor. Çömlekçi Sadi Efendi’nin oğlu Adem’in hocasının kızı Elif’e duyduğu aşk anlatılmış. Öyle günümüz aşkları gibi bir aşk değil, bir nevi Leyla ile Mecnun hikayesi. Aşkın insanı merhale merhale nasıl başkalaştırdığının hikayesi. Her şey zahiren güzel gibi giderken Adem’in Elif’e yazdığı esasında aşkını anlatmaya çalıştığı bir nâme ile bir anda yön değiştirir. Nâmede şunlar yazmaktadır;

“Kâbem Elif, kıblem Elif, secdem Elif, her dem Elif,

Her dem Elif, canım Elif, Cânan Elif, cinân Elif…”

Yazar bir söyleşisinde kitap hakkında şöyle söylemiş; “Şunu açıkça söylemeliyim ki Elif Gibi Yar Olmak kitabı her okuyucunun harcı değildir. Burada okuyucuyu küçümsemek gibi bir niyetimiz asla yoktur. Türkiye’deki okuyucuların çoğu seçici okuyucu değil geçici okuyucudur. Toplumumuzda medya argümanlarıyla dayatılan kitapları okumayı yeğleyen bir okuyucu kitlesi mevcut. Biz Elif Gibi Yar Olmak kitabını 15 yaş üzeri herkese öneriyoruz ama içinde kabuktan öze inme telaşı olanların için “acil okuma” çağrısı yapıyoruz. Çünkü her şey gibi kitap da sıcağı sıcağına okunmalı!”, “Biz insanlar olarak vücut gözüyle gördüğümüze aldanıyor, gönül gözüyle gördüğümüze ya da gönül gözüyle görenlere pek itibar etmiyoruz. Oysaki dünyadaki her insan kabuğundan öze doğru bir sefer halinde olmadır. Zaten dünyadaki çoğu şeyin kabuğundan özüne doğru inildikçe, o nesnede yaratıcıyı göreceğimize emin olabiliriz. Okuyucuları da kitapların kapağından, reklamlarından ve tanıtımlarından sıyrılıp “Okunacak kitabın özünde ne var?” sorusuna muhatap olmaya davet ediyoruz. Kabuktan öze inme telaşı okuyucular açısından “Kapaktan Söze” inme telaşı olarak algılanabilir.”

Bu cümleler ne kadar da doğru. Hele şu çok satanlar listesine bakınca… İnsan üzülüyor doğrusu.

Yazarın cümlelerindeki şiirsellik bana Nazan Bekiroğlu’yu hatırlattı. Ve ben çok sevdim. Böyle bir üslubu sevenlere de kesinlikle öneririm. Hikayenin sonunda çokca hüzünlenmiş ve yazara “Peki ya Elif?” diye sormuştum. Kendisi; “Elif kaldı öyle. Yanık Buğday gibi bir köşede kaldı. Ben peki ya elif diyemedim. İçim el vermedi bu soruya.” diye cevap vermişti…

elifgibiyarolmak1

Arka kapak yazısı;

Bir gece harflerim tutuştu.

Ateşler içinde bir Elif, yüreğimdeki hikâyenin içine yürüdü. Elif’ten Be’ye sıçradı gönül yangınım. Heceler çoban ateşi oldu. Kelimelerden bir harman kül oldu. Cümleler ateşe kul oldu.

Aşk, ateşti. Elif’e eşti. Elif’e düştü.

Elif’e ateş düştü.

Sonra bir sabah “incecikten bir kar” yağmaya başladı yüreğime. “Tozmaya başladı yüreğim Elif Elif”… Cayır cayır yanan hikâyemin harfleri dondu kaldı. Yüreğim üşüdü. Ayaza çekti sabahlarım.

Kar Âdem’di. Dem bu demdi. Ateşim söndü. Elif bana her geldiğinde, beni başka bir hâle koydu. Ve şair Âdem bir söz söyleyip sessizce hikâyesine yürüdü.

“Kimi zaman kor olmuşuz,
Kimi zaman kar olmuşuz
Düş’müşüz gönüllere,
“Bir” Elif’e “yâr” olmuşuz.”

Okudukça içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Mektup

Eski bir alışkanlık haline geldi mektuplaşmak. Artık kimse oturup kağıtla kalemi buluşturup, sevdiği insanlara bir şeyler yazmıyor. Çok anlamsız geliyor yazılan bir şeyin karşındaki kişiye günler sonra ulaşması düşününce. Anlık mesajlaşma uygulamaları varken, e-posta varken, hiç biri yoksa sms varken… Ama durum öyle değil; değilmiş. Bunu ben de çok geç fark ettim. Nişanlılık&askerlik dönemlerinden kalma mektuplaşmalarımızı saymazsak eşimle de hiç mektuplaşmadık. Ama onları halen saklıyor oluşumuz çok güzel. Sms uçuyor yazı kalıyor nitekim. Bu sıralar da çok sevdiğim biriyle mektuplaşıyorum. Gerçi kendisi biraz geciktiriyor ama anlık mesajlaşma uygulamasıyla bildirdiği mazereti fazlasıyla makbul. ;) Evet her ne kadar sık sık telefonla yazışsak da mektup beklemenin ve yazmanın verdiği haz bir başka.

Aslında bundan bahsetmeyecektim burada. Geçtiğimiz günlerde Instagram’dan seri özel mesajlar aldım. Biliyorsunuz Instagram bir fotoğraf paylaşım platformu. Hiç tanımadığım birinden geliyordu bu özel mesajlar. Üstelik fotoğraflar da elde yazmış olduğu bir mektubun fotoğraflarıydı. Mektubun muhatabı da bendim. “Umarım satırlarım rahatsızlık değil, mutluluk verirler.” cümlesiyle noktalanıyordu mektup. Bir insan neden klavye ile yazıp yollamak varken, kağıda hem de elde yazıp fotoğraflarını çekip yollardı ki? Hem de hiç tanımadığım bir insan… Bana teveccühle dolu satırları elde yazardı? Bu samimiyet demekti bana göre… Adresimi bilmediği için yollayamadığı mektubun fotoğraflarını göndermenin içinde bir naiflik gizliydi. Ve beni çok duygulandıran bir muhabbet… Mektup buraya aktaramayacağım kadar özel. Ama illa ki mektubu okuduktan sonra dinlememi önerdiği 3 şarkı var ki, onları burada paylaşmadan geçmek istemiyorum. Özellikle klipleriyle…

Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Sitem

Dün arkadaşlarla muhabbet ederken konu nereden geldiyse Bedri Rahmi’ye geldi. Ve ben Bedri Rahmi der demez içlerinden biri Sitem şiirini okuyuverdi. Nasıl beğenip imreniyorum böyle şiir okuyabilen insanlara anlatamam. Derken şiirin mısraları aldı beni geçen yaza götürdü. Ve şu aşağıdaki fotoğrafı çektiğim anda hissettiklerimi yeniden hissettirdi. Balıkesir’de, Güre’de sahilden içeri doğru yürürken çekmiştim; o anı unutmamak için… İçimde hissettiğim o ferahfeza huzuru yeniden hissettim sanki. Derken fotoğrafı bulup Instagram hesabımda şiirle birlikte yayınladım. Altına ise çok sevdiğim ve saygı duyduğum başka bir arkadaş aynı şiirin bir de Erol Evgin sesinden şarkısı olduğunu yazmış. Unutmamak adına burada da paylaşmak istedim.

İşte o fotoğraf…

zeytinler

 

Ve o şiiir…

SİTEM

Önde zeytin ağaçları arkasında yar
Sene 1946
Mevsim
Sonbahar
Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
Dalları neyleyim.
Yar yollarına dökülmedik dilleri neyleyim.

Yar yar!..Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar
Değirmen misali döner başım
Sevda değil bu bir hışım
Gel gör beni darmadağın
Tel tel çözülüp kalmışım.
Yar yar
Canımın çekirdeğinde diken
Gözümün bebeğinde sitem var

***

Ve o şarkı…

Müzik, İzdüşüm içinde yayınlandı | Tagged , , , | 4 Yorum

Bi Rüya

Hayatta yapmadığım iş gördüğüm bir rüyayı bir yerlere yazmak. Ama dün gece gördüğüm acayip rüyaları yazasım geldi. Sırf rüya da değil hani. Malum Ramazan ayındayız uykular bölük pörçük. Bir de Pazar günü gündüz uyuklamaları neticesinde ilk etaba dalış bir hayli gecikir. Elimde de Tutunamayanlar; Turgut’un Selim’i ruyasında gördüğü bölümü yeni okumuşumdur. Saat 01:00’e doğru uyuyabildim sanırım, ki bir saat sonra yeniden uyanıp çay falan demlemek üzere. Bu diyanet takvimi de bi garip gecenin köründe imsak yapıyoruz cümleten. Neyse rüya bu ya ben evdeyim ve  bi şekilde bayılıyorum ama bu bayılma olayı huymuş bende, kimseyi inandıramıyorum, hep numaradan bayıldığım için. Saat de gece yarısına yakın. Koca kişisi “he he tabi tabi bayıldın prrrttt” kabilinden cümleler kurup sesler çıkararak resmen dalga geçiyor. Ama üzerimde karabasan nevinden bi şeyler bir türlü adama cevap veremiyorum. Versem kafa göz dalacak kadar sinir oluyorum o ayrı mevzu. Ben tam baygınlık halinden ayılmak üzereyim ki birden kapı çalıyor. Bir panik halinde göz göze geliyoruz. Zira evi pislik götürüyor, sadece pis de değil her taraf her tarafta. Oyuncaklar mı dersiniz, tabak çanak mı dersiniz, zaten erkek kişisinin çoraplarının evin farklı köşelerini istila etmesi Allah’ın emri. Kapının deliğinden (buraya dürbün de diyenler var ama bence saçma ve komik, delik işte) bi bakıyorum, dayımlar ellerinde kocaman bir buket çiçek ile dikiliyorlar. Sanki kız istemeye gelinmiş kadar abartılı bir buket ile. Bu sırada erkek kişi üstüne başına bir şeyler giyip ortalıktaki dağınıklığı içerideki bir odaya tekmelemek suretiyle toparlama gayretinde. El mecbur açıyoruz kapıyı. Meğer bize yatıya gelmişler. Ben hemen az evvel bayıldığımı falan söyleyip dağınıklığa kılıf uydurmaya çalışıyorum ama nedense onlar da yemiyorlar. Dayım daha içeri geçmeden çok terlediğini ve bi atlet verip veremeyeceğimi soruyor. Suratımda yalandan bir misafire memnuniyet ifsdesi gülümsemesi ile yatak odasına doğru ilerliyorum. Ev sanki yeni taşınmışız gibi dağınık öyle böyle değil. Erkek kişisinin  çekmecesini açıp atlet aramaya girişiyorum. Bulamıyorum Allah bulamıyorum. Elimi neye atsam benim çamaşırlar çıkıyor kan ter içinde kalıyorum çekmecelere saldırmaktan. Sanki çizgi film sahnesindeymişim gibi elime ne gelirse oraya buraya savurup arıyorum, her yeri deşeliyorum. Derken tam o esnada acı acı bir zil daha çalıyor ama durmaksızın. Ağlayacağım nerdeyse, yine bir misafir daha geldiğini sanıyorum ama bir taraftan da dürtükleniyorum. Birden gözümü açıyorum şükür çay koyma saati gelmiş. Çalan zil de telefon alarmı. Elinde koca buket çiçekle kapı eşiğinde temiz çamaşır bekleyen dayı falan yok. Telefon alarmını kapatmak için elime alıyorum, gayr-ı ihtiyari Instagram’a giriyorum bak bak ihtiyari falan değil yani. Biri bir duvar yazısı paylaşmış. “Hisset, hisset!” ile biten. Çağrışımlar çağrışımlar… Bir demet yasemen hatta ruhumu sarıp karartan. Derken telefonu bırakıp gece vakti kahvaltı hazırlıyorum. Her gece olduğu gibi su içme işini abartıp sonraki evrede de uyuyamıyorum. Tekrar elim telefonda. O duvar yazısı resmi silmiş. Deli gibi başka hayatlar üzerine senaryolar oturtuyorum. Kendimden utanıyorum. Hucurat 12’yi açıyorum. “Tecessüs” kelimesine kafa yoruyorum. Pişman oluyorum düşüncelerimden. Yeniden uyuyorum. Bu kez çok afilli bir motosiklet üzerindeyim. Sağa donmek üzere ışıklarda duruyorum. Karşımdan bir polis yaklaşıyor bana doğru. “Sinyal verdim” diyorum; “bak yanıyor”. “E kask hani” diyor. “Yapma allasen başörtü üzerine kask iyi durmaz” diyorum sırıta sırıta kendime şaşarak. “Başörtü altına tak” diyor. İçimden içimden lahavle çekiyorum. “Hadi seni affederim ama bu bindiğin motorun kaç egzosu olduğunu bilirsen” diyor. Düşünüp uzun uzun 2 cevabını veriyorum, pis polis sapsarı dişlerini göstere göstere kahkaha atıyor. Hem çarpık hem sarı dişler. Dişleri olmasa yakışıklı sayılır ama iğrenç ağızlı diye içimden geçirirken telefonun alarmı bir kez daha çalıyor. Doğru cevabı verip vermediğimi öğrenemeden uyanıyorum.

İzdüşüm içinde yayınlandı | Yorum bırakın

7 Numaralı Hücre

Miracle-In-Cell-No.7

Uzunca bir süredir Kore filmi izlememiştim. Esasında buraya yazmıyordum artık izlediğim filmleri de, yoksa tatil moduna hafiften girdiğimiz için 2 güne bir film izliyoruz neredeyse artık. Ramazan gelince günde 2 filme kadar da abartabiliriz durumu. :) Seçim  sonuçlarının açıklandığı o acayip akşam izledik biz bunu. Dünyayı “off”a alarak! Malum okulda da son hafta, öğrencilerime de izletsem mi düşüncesinden son anda; “dağıtmayayım psikolojilerini çocukların” diyerek vazgeçtim. Kore filmlerine ön yargı ile yaklaşıyorsanız bence bir de bunu izleyin dedirtecek bir film olmuş 7 Numaralı Hücre.

miracle-in-cell-no-7_712590

Orjinal ismi 7-beon-bang-ui seon-mul imiş. IMDB puanı 8,2. Tür olarak komedi/dram olarak belirtilmiş olsa da, bence düpedüz dram. Adalet falan yok dünya üzerinde. Ne bizim memlekette ne başka yerde. İnsanlar anlayışsız, insanlar acımasız… Spoiler olabilir ama konu kısaca şöyle. Küçük bir çocuğu öldürmekle ve hatta tecavüz ile suçlanan bir otistik babanın hapiste yaşadıkları. (Ki bu babanın zeka yaşı 7dir. “I am Sam”deki gibi küçük bir kızı büyümektedir.)Hafiften hababam sınıfı havası da yok değil filmde. Hapishaneye gizlice sokulup çıkarılan küçük kız bana hababam sınıfı sahnelerini hatırlattı. Bakmayın hababam sınıfı dediğime. Filmin sonunda basbayağı zırıl zırıl ağlayacaksınız işte.

images

İzledikçe içinde yayınlandı | Tagged , , | Yorum bırakın

Kitap Tanıtımı #105 Tirende Bir Keman

tirende bir keman

“Bu memleketin sarhoşu bile Yasin’i ezberden okur. Ne sandınız ya. Adam içiyor ama adamlıktan çıkmadı ya. Allah affetsin. Kötü bir alışkanlık. Haram. Ama tövbe kapısı açık. Cenab-ı Hak Gani Bey’e de tövbeyi nasip eder, böyle merhametli adam.”

Her zamanki gibi Dergâh yayınlarından çıkan son Mustafa Kutlu kitabı Tirende Bir Keman. İlk baskısını 2015 Ocak ayında yapmış. Bana Nisan ortalarında okumak nasip olmuştu. Defalarca burada farklı Mustafa Kutlu kitaplarından bahsettiğime göre, kendimi bir nevi sadık Kutlu okuyucularından ilan edebilirim.
Mustafa Kutlu hayranları bilirler ki; onun hikayelerini okumak nefes almaktır. Belki burada “nefeslenmek” tabirini kullanmam daha doğru olurdu. Zira kitap okuyan bir kısım insanoğlunun ölümüne değin süregidecek olan okuma serüveni içerisinde, soluklandırır tabir-i caizse Kutlu kendisini sevenleri kitaplarıyla. Ben de ne vakit onun kitaplarını okusam hissettiğim şey tam da bu oldu.

Yaşayan hikaye yazarları arasında sağlam bir yeri olduğunu düşünüyorum kendisinin. Ve bir de yazmak için yazmıyor, hep bir amacı var alt metinlerde. Bunu fark etmek ekstra bir gıptaya neden oluyor bende. Derdi olan insanları seviyorum.
Güya bu kez Mustafa Kutlu okumanın neye benzediginden bahsetmeyecektim. :)

Kitaba dönecek olursak. Pek çok kişi belki ilk etapta ismine takılmıştır. Oysa Mustafa Kutlu’nun tüm diğer kitaplarında geçtiği gibidir kitabın ismindeki şaşırtan durum. Evet Mustafa Kutlu için “tren” hep “tiren”dir tüm kitaplarında. Türkçe’ye sonradan monte edilen kelimelerin bir kısmında olduğu gibi “tren”kelimesinde de sorunlar vardır. İki sessiz harfin yanyana kelime başında bulunma durumu. Bir de yazıldığı gibi okunduğuna inanılan dilimizin böğrüne saplanan bir hançerdir tren kelimesi bir nevi. Tren yazar, tiren okuruz. Bana kalırsa Mustafa Kutlu bunu bilinçli olarak yapmıştır.  Konuşulmasına vesile olmuştur neticede.

Tirende Bir Keman 152 sayfadan oluşuyor. Kemanî Kenan’ın Semiramis ile evliliği, ardından Semiramis’in ünlü bir ses sanatçısına dönüşmesi ve oğulları olması. Devamında şöhret ve şaşaaya kendini kaptıran Semiramis’in oğulları Sadullah ile Kenan’ı terk etmesi ile devam ediyor. Kenan Anadolu’nun farklı şehirlerinde oradan oraya sürükleniyor oğlu küçük Sado ile birlikte. Ve derken zamanla Kars’tan Haydarpaşa’ya gidip gelen tirenlerde keman çalarak geçimini sağlamaya başlıyor.

Tüm diğer hikayelerindeki gibi yer yer çok az gülümsetse de okurunu, bu hikayenin bütünü biraz hüzünlü. Ve bolca Türk sanat müziği içeriyor. Öyle çok şarkı ismi geçiyor ki icerisinde, geçiyor dediysem öyle sadece ismi değil. Bestecisi kim, güftecisi kim tek tek yazılmış. Okurken pek çoğunu ben de dinledim.
Hikaye çok hızlı ilerliyor. Karakterler, mekanlar, ve hatta Kenan ve Sadullah bile dörtnala koşturuyor kitap boyunca. Hikaye Yeşilçam’dan fırlamış bir dram filmi havasında. Ben Mustafa Kutlu ne yazsa okurum diyenlerdenim şahsen. (Sonbaharı iple çekenlerdenim. Bu yıl şaşırttı gerçi Ocak ayında çıkararak :) )Bu nedenle bunu da okumanızı tavsiye ederim. Ama yine de şunu söylemeden bitiremeyeceğim sözlerimi. Mustafa Kutlu’nun daha çok beğendiğim kitapları var. Mavi Kuş, Beyhude Ömrüm, Yoksulluk İcimizde gibi.

Ama yine de okuyun, mendillerinizi de hazır ederek. Hatta isterseniz “Neyleyim köşkü neyleyim sarayı” eşliğinde ya da “Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına” ile…

 

Okudukça içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın