Kara Sinek

image

Tam mevsimiydi Nazan Bekiroğlu’nun Mimoza Sürgünü kitabındaki iki denemeyi peş peşe yeniden okumanın. Sonbaharda evlere doluşan kara sinekleri ne zaman öldürmeye kalksam bu yazılar aklima gelir. Bir de bizim evde bir sinek tahliye edicisi var ki; senelerdir bir tane bile öldürdüğüne şahit olmadım. Erkeğin merhametlisi her eve lazım. Bu iki yazıyı peşpeşe okuyunca; hele de ikincinin son cümlelerinde, bir ağlamadır tuttu beni. Bugün ağlama günüm sanırım. Ne olsa ağlıyorum. İnsan bu yasa gelince az daha güçlü durmalı ama nerde…. O iki yazıyı buraya da ekleyim de belki okursunuz…
********
BEN VE SİNEK HANIM
Garip bir hikâye bizimki. Ama bir yerden anlatmaya başlamalıyım. Her şey Kasım ayının başlarında evimdeki karasinek sayısının gözle görülür şekilde arttığını dehşet içinde fark etmemle başladı. Dehşetle, çünkü karasinekten hiç hoşlanmam ve fakat hayli zamandır Neml’i, Ankebut’u tanımış, evrene dağıtılan canın bütünüyle kutsal olduğuna inanmış biri olarak hiçbir şey öldürmemeye de dikkat ediyorum ben.

Havaların soğumasıyla evlere kaçtıklarını söyledi komşum. Peki ne olacak böyle dedim. Havalar soğuyunca kendiliğinden yok olurlar dedi. İçimde kurnaz ve zalim bir sevinç ince bir sızıya karıştı. Kapıları, zıt istikametteki pencereleri ardına kadar açtım. Yok öyle yağma dedim, bilin yerinizi yurdunuzu yoksa fena olur. Cereyanda savruldular, sayıları biraz azaldı ama geriye hatırı sayılır bir nüfus kaldı. Üstelik dışarı atabildiklerim cama tutunmuş, özlemle içeriye bakıyorlardı. O gece kapıyı pencereyi açık bıraktım. Sabah biraz daha azalmışlardı ama tümüyle bitmemişlerdi. İşe giderken akşama bitmiş olacaklarını ümit etmek istedim. Olmadı. İçlerinden birkaçı iyice inatçı çıktı. Bu kez elime bir gazete aldım, camın üzerinden onları yan tarafa doğru ittim. Kendilerini bir anda balkon boşluğunda buldular. Keyifle gülümsedim. Bitmişlerdi. Zafer benim! Ama yo! Kalın, kavi bir vızıltı zafer sevincimi yarıda bıraktı. Hepsi gitmiş ama biri kalmıştı.

O günden sonra ne yaptımsa olmadı. Sinirlerim yıprandı. Ansiklopedileri karıştırdım, arama motorlarına defalarca karasinek yazdım. Sahi ömürleri ne kadardı ki bunların? Şeytan dürttüyse de birkaç kere, sinek öldürücü ilâca elimi bile uzatmadım. Ama halimin diliyle yalvardım. Git bak, senin yerin burası değil, gözünü seveyim git, yoksa elimden bir kaza çıkacak hiç istemeden. Ben böyle dedim de o bana mısın demedi. Günlerce böyle sürdü gitti. En son bir sabah vakti kahvaltılığımın üzerinde dönüp durmaya başladığında kendime hâkim olamadım. Fırının beyaz emayesinin üzerine düştü, çırpınmaya başladı. O kadar üzüldüm ki başını doğrultması için dualar ettim. Anında o kavi vızıltıyı başımın üzerinde duydum. Uçtu, mutfak dolabının kenarına kondu. Alay eder gibi bana bakıyordu. Derin bir oh çektim.

İyi de bu işin sonu ne olacaktı? Havaların soğumasıyla ümidim arttı. Karasinek işte! Nasılsa bu gün var yarın yoktu. Gel gör ki kaloriferler cehennem külhanı gibi harlandığından bu kez petekleri kapadım. I-ıh! Ben nezle oldum da ona bir şey olmadı. Tamam dedim çaresizce, bir süre birlikte yaşayacağız demek ki. O günden sonra birbirimizi göz hapsine alarak yaşamaya başladık. Üstelik her sabah artık gözüm onu arar olmuştu. Hani neredeyse görmesem merak ediyordum. Zaten o kavi vızıltı da her sabah beni karşılıyordu.

Sonra bir gün yolculuğa çıkmam gerekti. Tamam, dedim ben dönünceye kadar sen de her halde gidersin. Aceleyle çıktım evden. Otobüse bindim. Koltuğa oturur oturmaz kapılar kapandı, şoförün kontağı çevirmesiyle birlikte motorun gürültüsü arasında o kavi vızıltıyı başımın üzerinde duydum. O mu? Aman Allah’ım sanki oydu!

Uyumuşum. Otele girdiğimde en iyi odamızı size ayırdık diye gülümsedi görevli. Yukarı çıktım. Camdan dışarı baktım. Manzara gerçekten güzeldi. Attım kendimi koltuğun üzerine, gözlerimi kapadım. Sonsuz bir mutlulukla sessizliği dinliyordum. Ki. O sesi duydum. O mu? Sanki oydu. Yoksa ne işi vardı karasineğin eksi bilmem kaç derecedeki dağ tepesinde.

Çaresiz, işlerimi tamam ettim. Ertesi gün geri dönmek üzere otobüse bindim. O kadar yorgundum ki hiçbir ses duymadan sızmışım. Gözümü açtığımda muavin, hanım geldik diyordu. Şehrimde buz gibi bir yağmur başlamış. Uykulu uykulu valizimi yüklendim. Apartmanın kapısını açtım. Eve girdim. Bir çay demlemeden, valizimi bile açmadan uykuya daldım.

Ertesi sabah fark ettim ancak bu evde büyük bir eksikliğin olduğunu. Yoktu. Sinek hanım yoktu. Yaradılış günü dünyanın ancak bu kadar sessiz olmuş olabileceğini düşünerek boşluğu dinledim. İtiraf etmeliyim ki yokluğunu hissettim. Akıbetini merak ettim. Halimiz böyle efendim.

*********
Ve bu da ikinci yazı…

BEN VE YAZAR HANIM
Evet, doğru söylüyor. Her şey Kasım ayının başlarında havaların aniden soğumasıyla açık bulduğumuz pencerelerden içeri doluşmamızla başladı.

Ama benim hikâyem onunkinden farklı. Arkadaşlarım gibi ben de sığındığımız evin kimin olduğunu bilmiyordum. Onu daha evvel görmüş de değildim. Bir şeyler yazıyordu sürekli, sonra kaldırıp başını denize bakıyordu. Bakışları tuhaftı. Ama en fazla gözlerinin altındaki çizgileri görünce tanıdım onu. Garip bir hanım hanımcık olduğunu kısa zamanda anladım. Kördüğümleri çözmekte üstüne yoktu da basit bir fiyongun ucunu çekemiyordu. Yüce dağları aşmıştı da bazen tatlı bir yamaç yolunda sendeliyordu. Anahtarını kendi içinde saklayan sır sandıklarını bir bir açmıştı da hiçbir büyüsü olmayan bir sandığın önünde yorgun düşmüştü.

Uzun uzun inceledim onu. Mavi çaydanlığın kapağından, mutfak dolabının kenarından, nereye konduysam oradan bakıyor, merakla seyrediyordum. Sabah işe gidiyor, akşam eve geliyordu. Çok geçmedi, özlemle bekler oldum eve dönmesini. Uyurken seyretmek için uçtum, yorganının kıyısına kondum. Sevinçle çarptım kanatlarımı birbirine, ellerimi başımın üzerinde ovuşturdum. Ama ne zaman başının üzerinde dönmeye kalkışsam bana ters ters bakmasından anlıyordum sesimden hoşlanmadığını. Kendi kavi vızıltımdan ben bile nefret eder olmuştum. Ses çıkarmamaya çalışarak pervane oldum çevresinde. Lâkin benim fıtratım bu, ne kadar çalıştımsa da başaramadım.

Bütün arkadaşlarımı dışarı atmayı başardığı gün gizli bir sevinç duydum. Ama ona daha yakın olmak için çay bardağının kenarına tutunup yüzüne baktığımda gördüm gözlerindeki öfkeyi. Bunu bile sineye çekecektim, elinin tersiyle beni kovalamasaydı. “Git” dedi. O günden sonra beni her gördüğünde aynı kelimeyi yineledi. “Git”. Ben “Gel” diyordum o “Git”. Bariz ki aramızdaki gel-git bir hikâyeydi. Ve böyle giderse azgın dalgaların beni içine alması an meselesiydi. Ben ne kadar yaklaşmaya çalıştıysam o, o kadar itti, ben ne kadar sevdiysem o, o kadar nefret etti. O, ‘Halimiz böyle’ dese de ben halimi anlatamadım gitti.

Size söylemedi ama ilmihal kitaplarında karasinek öldürmenin hükümlerini bile aradı. Neyse ki yapamadı. Ah ne iyiydi! Siyah zeytininin yakıncığına konduğumda kendine hâkim olamayıp da beni fırının beyaz emayesi üzerine yarı cansız düşürdüğü anda bile bu iyilikten şüphe etmedim. Dahası o an gözlerinde gördüğüm benim için duyulmuş keder içimi öyle ısıttı ki bana bir daha öyle bakması için kalan canımı bile vermeye razıydım. Birkaç kez hareketsiz düştüm gözlerinin önünde hattâ. Ne yazık, bu kez gözlerinde gördüğüm sadece zalim ve kurnaz bir sevinçti. Öldürmüyor ama kendiliğinden ölmemi bekliyordu. Daha yakınında olmak için konmuştum tabağının kenarına oysa. Bu, niye suçtu, hâlâ bilmiyorum. Beni de Yaratan’ın adına yemin olsun ki kötü bir niyetim yoktu.

Bir gün eşyalarını bir bavulun içine doldurmasından anladım gideceğini. Dönmeyeceğinden korktum. Bavulunun bir köşesine sıkı sıkı tutundum. Beni fark etmedi bile. Otobüse bindiği an döndüm başının üzerinde sevinçle. İndiği otelde odasına kadar onunla birlikte uçtum. Otel odasında da otobüste olduğu gibi beni tanıyamadı. Ben hepsi de birbirine benzer bir sürü insan arasında onu tanıdım da o, “Sanki o”dan öteye geçip “O” diyemedi.

Eksi bilmem kaç derecelerde seyreden bir dağ başı otelinde pencereyi ardına kadar açtı. Pervazına kondum. Hayranlıkla yüzüne bakıyordum. Pencereyi ne zaman kapattığını anlamadım bile. Dışarıda kaldım. Çok geçmeden kanım üşüdü, melekelerim hasar aldı.

Ben, kara bir sinek. Milyarlarca benzerimden sadece biri. Adımdan sorulsa “Bir adım bile yok” derim. Ama bana bir isim vermesini ne kadar isterdim. Yağmur soğuğu dokunmamıştı da bana, buzlu bir cama tutunarak özlemle içeri bakarken çözüldü ellerim. Oracığa, penceresinin önüne, karların üzerine düşüverdim.

About zehrasunay

1979 doğumlu, evli ve iki kız çocuğu annesi, Niğde-Bor'da yaşayan bir bilgisayar öğretmeni. https://zehrasunay.wordpress.com
Bu yazı İzdüşüm içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Kara Sinek için 1 cevap

  1. Derya Deniz dedi ki:

    😦

Siz de bir şeyler yazmaz mısınız?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s