Kitap Tantımı #56 Yedinci Gün

YEDİNCİ GÜN

Yazar: İhsan Oktay Anar

İhsan Oktay Anar hayranlarının tam 5 yıldır bekledikleri kitap nihayet çıktı. 3 Eylül 2012 tarihinde çıkacağı duyurulan kitap işte tam da doğum günümde bana bir hediye diye düşünürken, tarih öne alındı ve 25 Ağustos’ta raflardaki yerini aldı. Hoş bana yine bir doğum günü hediyesi olarak verildi, ben de keyifle okudum. Kitap yazarın önceki kitapları gibi İletişim Yayınları’ndan çıkmış ve toplam 240 sayfa.

Kitap üç ana bölümden oluşuyor; baba, oğul ve hayalet. Bu da ister istemez insanın aklına Hristiyan inancındanki baba-oğul ve kutsal ruh üçlemesini getiriyor. Hristiyan inancında nasıl bu üçlemedeki kişiler ayrı gibi görünse de aslında bir ise kitapta da durum aynı. Baba; İhsan Sait, oğul Ali İhsan ve her ikisinin ruhu hayalet aslında “Bir”ler. Yedinci Gün ise Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim’den referanslarla ilerliyor. Allah’ın her üç inanışta da dünyayı 6 günde yaratıp 7. gün dinlenildiğine inanılıyor. Bu durum aynı şekilde kutsal kabul edilen günler için de geçerli, Müslümanların Cuma’sı, Musevilerin Cumartesi’si ve Hristiyanlar’ın Pazar’ı; haftanın 6 günü çalışan insanların 7. gününü ibadete ayırması. Kitabın ana konusuna değinmeden sün cümleden de bu anlamı çıkarabiliriz. Yazar son cümlede, altı gün boyunca yazdırdığı öyküsünü tamamlar ve şöyle der; ” Artık yoruldum ve dinleneceğim, siz de öyle yapın”.

Hazır son cümleye değinmişken bir de imzadan söz etmekte fayda var. İhsan Oktay Anar her kitabının sonunu yazdığı tarih ve yazılan yeri kullanarak imzalar. Bu kitapta da imza; — “Als İkh Kan!” 23 Temmuz 2012 Karşıyaka — şeklinde. Burada kullandığı cümle hangi dil ve ne anlam ifade ediyor, yoksa sadece Ali İhsan ile ses benzerliği var diye mi kullandı diye araştırırken şu linki buldum. Bu tablo Van Eyck isimli bir ressamın 1439’da çizdiği bir portre ve resmin çevresinde Yunanca bu cümle yazıyormuş. “To the best of my ability” şeklinde çevrilmiş ve anlamı ise “Elimden gelenin en iyisi” imiş .Tam da İhsan Oktay Anar’a yakışan bir mütevazilik ve geri duruş diyebilirim. Zira kendisinin de sevenlerinin de onun popüler olmasından hoşlanacaklarını sanmıyorum.

Bir yazarın bir kitabını önceki eserleriyle kıyaslamak ne kadar doğru olur bilemiyorum ama benim için Puslu Kıtalar Atlası ve  Suskunlar’dan sonra üçüncü sıraya koyabileceğim bir eser diyebilirim. Tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi yine kendi hayal dünyası ile gerçek dünya arasında geçen bir masal okutturdu. Kendi hayal ürünü mekanik aletleri öyle tafsilatlı anlatmış ki yine, o aletlerin gerçekte de var olabilirliğine inandırıyor okurlarını. Örneğin bu kitapta yer alan zaman makinası devasa Zeplin. Yazarın hayal gücüne zaten diyecek yok ama bunun yanı sıra geniş çalı bir tarihi, fiziksel, dini, mekanik ve hatta bu kitapta belki ilk siyasi araştırmaya dayanıyor içerik. Belki de ilk kez aleni olarak olmasa da alttan alttan tarihsel olarak düzeni eleştiriyor. Benim çok hoşuma gitti bu cümleler.

Kitabın konusundan uzun uzadıya bahsetmeye gerek yok, yazarı sevenler için zevkle okunacak türden bir kitap. Bu kez Uzun İhsan Efendi yok kitapta ama onun yerine İhsan Sait isminde baş karakter var. Çekik gözlü, uzun boylu, çıkık elmacık kemikli,

bir sürü kötü özelliği ve dahi iyi özelliği üzerinde barındıran bir Moğol; size kimi hatırlatıyor?🙂

Ben en çok birinci bölüm olan “Baba” bölümünü okurken keyif aldım. Paşaoğlu denilen aslında ateist olan ama kumarda kaybedip iman etmek zorunda kalan karakterin, demir minareler denilen bir telsiz istasyonu tarzında yaptırdığı camide Allah’tan vahiy beklemesi, vahiy gelmemesini kendi kalbinin yeterince temiz olmamasına yorması ve bu nedenle bir sürü şeyhi toplayıp kafalarının üzerine aleti yerleştirip vahiy almalarını beklerken her birinin kafataslarının üzerlerini kömürleştirip öldürmesi… Ardından bu şeyhlerden birinin ölümüne İhsan Sait isimli bir paragöz uyanığın şahit olması ve ona gelecekteki bir kadından; Döjira’dan gelen aşk mektubu ve zaman makinası çizimleri, ardından İhsan Sait’in tek idealinin Döjira’ya kavuşmak olması, makinayı yani zeplini gelecekten gelen çizimlerle imal ettirmesi… Bütün bunlar ilk bölümün konuları arasında ve beni hep gülümsetti. İkinci bölüm olan “Oğul” bölümü daha durağan ve savaş-yokluk zamanlarını anlatıyor. Hikayenin geçtiği zaman dilimi ise Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk dönemini kapsıyor. Kitapta yine kadın karakter yok denilebilir.  Ben yazarı önceki kitaplarından tanıdığım ve sevdiğim için belki de severek okudum. Ama yabancı olanlar keyif almayabilirler benden söylemesi. Ha bir de umarım bir sonraki kitap için bu kadar uzun bekletmez Uzun İhsan Efendi…

KİTAPTAN (Sayfa 66-68.)
“İçerisi ara sıra cızırdayan elektrikli birkaç ark lambasıyla az da olsa aydınlatılmıştı. 30 adam yüksekliğindeki ahşap tavanın sağında, her ne kadar isten kararmış olsa da “Allâh” lâfzı, solunda ise silinmeye yüz tutmuş “Muhammed” ismi yazılı olduğuna bakılırsa burası câmii gibi bir mübârek mekân olmalıydı, ama kelepçelenip demet hâline getirildikten sonra yirmisi otuzu duvarlara rapt edilmiş ve metrelerce uzanan elektrik kablolarına ne buyurulurdu? Zemin halılarla kaplıydı, üstelik her biri bir vakitler su içinde 300 lira edecek kıymetli halılardı bunlar, ancak şimdi kısmen ya da tamamen yanmış, üzerlerine kapkara makina yağı dökülmüş, sökülmüş, delinmiş, eprimiş, hebâ ve mahvolmuşlardı. Bunda, tez zamanda aktarılması gereken çatıdan akan yağmur sızıntısının da payı elbette yok değildi. Kapkalın ahşap kirişlerine, guruldayan ve ara sıra patır patır kanat çırpan güvercinlerin yuva yaptığı çatıdan gelen yağmur, sağ ve sol duvarlardaki Kâbe ve Mescid-i Âksa tasvîrlerini de berbat etmiş, küf içinde bırakmıştı. Tavan ve duvarlardaki ince bezemeler de bakımsızlıktan ve ihmâlden nasîplerini almışlardı. Birkaç ayrı yerde, kazma, kürek, balta ve kancalarla birlikte, nicedir değiştirilmediği için metan gazı kabarcıklarının yükseldiği ve rengi artık yeşile çalan su ile dolu yangın kovaları vardı. Tavandan tâ zemine sarkıp sürtünen bilek kalınlığında bir kablonun, naklettiği şiddetli elektrik cereyânı neticesinde, tuzağa düşmüş çılgın bir ejderha gibi, değdiği yerde elektrikî kıvılcımlar saça saça sağa sola, oraya buraya savrulduğunu gören İhsan Sait, yangına karşı neden bu kadar çok tedbir alındığını anladı. Bütün elektrikî tâkat, buhar makinesinin döndürdüğü, dökme demirden koskoca bir münevvebe tarafından elde ediliyordu. Ağzı bir karış açık olduğu hâlde sağı solu temâşâ eden İhsan Sait, kalayla kaplı bakırdan mamûl, yirmişer adam boyunda tam altı adet pırıl pırıl devâsâ meksefe gördü. Bu hayreti mûcip âlâttan hangisine bakacağını bilemediği için hiçbirini seçip doğru dürüst inceleyemiyordu: Kâh parmak kâh ibrişim kalınlığında bakır kablo veya tellerden yapılma dev bobinler, petek bobinler, ortalarındaki demir nüve ancak bir bucurgatla döndürülüp mühtezleri ayarlanabilecek daha büyük bobinler, parlak pirinç sürgülü reostalar ve sâbit mukâvemetler, maun kaplı kumanda levhalarında ibreleri kıpırdaşan ampermetreler, voltmetreler, şalterler, mütehavvil meksefeler, açık ve kapalı şalterler ve sâir edevât! Kablolardan ve bütün bu techîzâttan bir vınlama işitiliyor, ayrıca buhar makinesinin pistonu gidip geldikçe zemin sarsılıyordu. Etraf, bakır kabloları lehimlerken ateş kadar sıcak havyanın batırıldığı nişadırdan tüten buğudan, bobin tellerini kâğıtla tecritte kullanılan harârete mâruz kalmış Arap zamkının keskin kokusundan, buhar kazanından gelen is, kurum ve dumandan geçilmiyordu. Fakat İhsan Sait o anda, daha önce hiç görmediği bir tür lamba gördü. Bunlar krom kaplı kâidelere oturtulmuş on iki koskoca parlak lambaydı ve pek az ışık veriyorlar ama şiddetli bir ısı neşrediyorlardı. Hattâ camları çatlamasın diye bazıları yağ dolu fanuslarda muhâfaza ediliyordu. Her birinin altından hepsi de parmak kalınlığında en az beş kablo çıkıyor ve bu uğursuz mekânın muhtelif yerlerine doğru uzanıyordu. İhsan Sait bunların ne işe yaradığını anlayamadı. Ama burası hiç de tekin değildi. Eli beline gitti ve silâhını çıkardı. Kamburu işte o sırada gördü.”

About zehrasunay

1979 doğumlu, evli ve iki kız çocuğu annesi, Niğde-Bor'da yaşayan bir bilgisayar öğretmeni. https://zehrasunay.wordpress.com
Bu yazı Okudukça, Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Siz de bir şeyler yazmaz mısınız?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s