Tag Archives: Nazan Bekiroğlu

100.Kitap çekilişi sonuçlandıı!

DSC_05911

Günaydınlar :) Blogumda tanıtacağım 100. kitap anısına düzenlediğim çekiliş Eylül Zeynep’in tatlı parmakları ile son buldu. Blog ve instagramdan toplam 98 katılımın olduğu hediye çekilişinde instagram katılımcılarından @__gonul__ Nazan Bekiroğlu’nun son kitabını hediye almaya hak kazandı. Kendisini tebrik ediyor ve katılan herkese sevgiler yolluyorum. Çekilişin videosu için http://instagram.com/p/vh_ocdyGUP/ adresine tıklayın ;)

Yorum bırakın

Filed under Okudukça

Blogumda 100. Kitap; Kelime Defteri Hediye!

DSC_05911
Merhaba bu blog neredeyse 6,5 yıldır var hayatımda. İlk başlarda öğrencilerimle ödev/etkinlik iletişimi amacıyla kurmuştum. Sonradan MEB wordpress bloglarının tamamına erişimi engelleyince, ben de okuduklarımı, izlediklerimi, bazen hissettiklerimi, bazen dinlediklerimi paylaşmaya devam ettim. Blog sayesinde çok güzel insanlarla tanıştım. Aynı kitabı okuduk bazen… Sonra gün geldi merak ettim okuyup burada bahsettiğim kaç kitap olmuş diye ve oturup numaralandırdım. 70li bir rakamdı o vakit; geçen seneydi yanlış hatırlamıyorsam. Geriye dönüp okuduklarıma göz atmak sevindirmişti beni ve demiştim ki; “Blogda 100. kitaba ulaştığımda o kitabı bir çekiliş ile hediye edeceğim.” İşte şimdi o gün geldi :)

En sevdiğim yazarın son kitabını armağan etmek istiyorum bir kişiye. Ben de henüz okumadım Nazan Bekiroğlu’nun Ekim 2014′te çıkan Kelime Defteri’ni… Birlikte oluruz belki size çıkarsa ne dersiniz? :)

Yapmanız gereken basit; sadece bu yazının altına size ulaşabileceğim bir e-posta adresi ile birlikte yorum bırakmak :) Son katılım tarihi 17 Kasım 2014. Ha bu arada çekilişi minik kızıma yaptıracağım :) 18 Kasım’da da duyururum sonuçları buradan inşallah :)

PS. Eğer instagram kullanıcısı iseniz buraya yorum yazmanıza gerek yok. İnstagram profilimde bulunan açıklamalara göre bu fotoğrafı paylaşmanız yeterli…

Bol şanslar :)

19 Yorum

Filed under Duyurular, Okudukça

Kara Sinek

image

Tam mevsimiydi Nazan Bekiroğlu’nun Mimoza Sürgünü kitabındaki iki denemeyi peş peşe yeniden okumanın. Sonbaharda evlere doluşan kara sinekleri ne zaman öldürmeye kalksam bu yazılar aklima gelir. Bir de bizim evde bir sinek tahliye edicisi var ki; senelerdir bir tane bile öldürdüğüne şahit olmadım. Erkeğin merhametlisi her eve lazım. Bu iki yazıyı peşpeşe okuyunca; hele de ikincinin son cümlelerinde, bir ağlamadır tuttu beni. Bugün ağlama günüm sanırım. Ne olsa ağlıyorum. İnsan bu yasa gelince az daha güçlü durmalı ama nerde…. O iki yazıyı buraya da ekleyim de belki okursunuz…
********
BEN VE SİNEK HANIM
Garip bir hikâye bizimki. Ama bir yerden anlatmaya başlamalıyım. Her şey Kasım ayının başlarında evimdeki karasinek sayısının gözle görülür şekilde arttığını dehşet içinde fark etmemle başladı. Dehşetle, çünkü karasinekten hiç hoşlanmam ve fakat hayli zamandır Neml’i, Ankebut’u tanımış, evrene dağıtılan canın bütünüyle kutsal olduğuna inanmış biri olarak hiçbir şey öldürmemeye de dikkat ediyorum ben.

Havaların soğumasıyla evlere kaçtıklarını söyledi komşum. Peki ne olacak böyle dedim. Havalar soğuyunca kendiliğinden yok olurlar dedi. İçimde kurnaz ve zalim bir sevinç ince bir sızıya karıştı. Kapıları, zıt istikametteki pencereleri ardına kadar açtım. Yok öyle yağma dedim, bilin yerinizi yurdunuzu yoksa fena olur. Cereyanda savruldular, sayıları biraz azaldı ama geriye hatırı sayılır bir nüfus kaldı. Üstelik dışarı atabildiklerim cama tutunmuş, özlemle içeriye bakıyorlardı. O gece kapıyı pencereyi açık bıraktım. Sabah biraz daha azalmışlardı ama tümüyle bitmemişlerdi. İşe giderken akşama bitmiş olacaklarını ümit etmek istedim. Olmadı. İçlerinden birkaçı iyice inatçı çıktı. Bu kez elime bir gazete aldım, camın üzerinden onları yan tarafa doğru ittim. Kendilerini bir anda balkon boşluğunda buldular. Keyifle gülümsedim. Bitmişlerdi. Zafer benim! Ama yo! Kalın, kavi bir vızıltı zafer sevincimi yarıda bıraktı. Hepsi gitmiş ama biri kalmıştı.

O günden sonra ne yaptımsa olmadı. Sinirlerim yıprandı. Ansiklopedileri karıştırdım, arama motorlarına defalarca karasinek yazdım. Sahi ömürleri ne kadardı ki bunların? Şeytan dürttüyse de birkaç kere, sinek öldürücü ilâca elimi bile uzatmadım. Ama halimin diliyle yalvardım. Git bak, senin yerin burası değil, gözünü seveyim git, yoksa elimden bir kaza çıkacak hiç istemeden. Ben böyle dedim de o bana mısın demedi. Günlerce böyle sürdü gitti. En son bir sabah vakti kahvaltılığımın üzerinde dönüp durmaya başladığında kendime hâkim olamadım. Fırının beyaz emayesinin üzerine düştü, çırpınmaya başladı. O kadar üzüldüm ki başını doğrultması için dualar ettim. Anında o kavi vızıltıyı başımın üzerinde duydum. Uçtu, mutfak dolabının kenarına kondu. Alay eder gibi bana bakıyordu. Derin bir oh çektim.

İyi de bu işin sonu ne olacaktı? Havaların soğumasıyla ümidim arttı. Karasinek işte! Nasılsa bu gün var yarın yoktu. Gel gör ki kaloriferler cehennem külhanı gibi harlandığından bu kez petekleri kapadım. I-ıh! Ben nezle oldum da ona bir şey olmadı. Tamam dedim çaresizce, bir süre birlikte yaşayacağız demek ki. O günden sonra birbirimizi göz hapsine alarak yaşamaya başladık. Üstelik her sabah artık gözüm onu arar olmuştu. Hani neredeyse görmesem merak ediyordum. Zaten o kavi vızıltı da her sabah beni karşılıyordu.

Sonra bir gün yolculuğa çıkmam gerekti. Tamam, dedim ben dönünceye kadar sen de her halde gidersin. Aceleyle çıktım evden. Otobüse bindim. Koltuğa oturur oturmaz kapılar kapandı, şoförün kontağı çevirmesiyle birlikte motorun gürültüsü arasında o kavi vızıltıyı başımın üzerinde duydum. O mu? Aman Allah’ım sanki oydu!

Uyumuşum. Otele girdiğimde en iyi odamızı size ayırdık diye gülümsedi görevli. Yukarı çıktım. Camdan dışarı baktım. Manzara gerçekten güzeldi. Attım kendimi koltuğun üzerine, gözlerimi kapadım. Sonsuz bir mutlulukla sessizliği dinliyordum. Ki. O sesi duydum. O mu? Sanki oydu. Yoksa ne işi vardı karasineğin eksi bilmem kaç derecedeki dağ tepesinde.

Çaresiz, işlerimi tamam ettim. Ertesi gün geri dönmek üzere otobüse bindim. O kadar yorgundum ki hiçbir ses duymadan sızmışım. Gözümü açtığımda muavin, hanım geldik diyordu. Şehrimde buz gibi bir yağmur başlamış. Uykulu uykulu valizimi yüklendim. Apartmanın kapısını açtım. Eve girdim. Bir çay demlemeden, valizimi bile açmadan uykuya daldım.

Ertesi sabah fark ettim ancak bu evde büyük bir eksikliğin olduğunu. Yoktu. Sinek hanım yoktu. Yaradılış günü dünyanın ancak bu kadar sessiz olmuş olabileceğini düşünerek boşluğu dinledim. İtiraf etmeliyim ki yokluğunu hissettim. Akıbetini merak ettim. Halimiz böyle efendim.

*********
Ve bu da ikinci yazı…

BEN VE YAZAR HANIM
Evet, doğru söylüyor. Her şey Kasım ayının başlarında havaların aniden soğumasıyla açık bulduğumuz pencerelerden içeri doluşmamızla başladı.

Ama benim hikâyem onunkinden farklı. Arkadaşlarım gibi ben de sığındığımız evin kimin olduğunu bilmiyordum. Onu daha evvel görmüş de değildim. Bir şeyler yazıyordu sürekli, sonra kaldırıp başını denize bakıyordu. Bakışları tuhaftı. Ama en fazla gözlerinin altındaki çizgileri görünce tanıdım onu. Garip bir hanım hanımcık olduğunu kısa zamanda anladım. Kördüğümleri çözmekte üstüne yoktu da basit bir fiyongun ucunu çekemiyordu. Yüce dağları aşmıştı da bazen tatlı bir yamaç yolunda sendeliyordu. Anahtarını kendi içinde saklayan sır sandıklarını bir bir açmıştı da hiçbir büyüsü olmayan bir sandığın önünde yorgun düşmüştü.

Uzun uzun inceledim onu. Mavi çaydanlığın kapağından, mutfak dolabının kenarından, nereye konduysam oradan bakıyor, merakla seyrediyordum. Sabah işe gidiyor, akşam eve geliyordu. Çok geçmedi, özlemle bekler oldum eve dönmesini. Uyurken seyretmek için uçtum, yorganının kıyısına kondum. Sevinçle çarptım kanatlarımı birbirine, ellerimi başımın üzerinde ovuşturdum. Ama ne zaman başının üzerinde dönmeye kalkışsam bana ters ters bakmasından anlıyordum sesimden hoşlanmadığını. Kendi kavi vızıltımdan ben bile nefret eder olmuştum. Ses çıkarmamaya çalışarak pervane oldum çevresinde. Lâkin benim fıtratım bu, ne kadar çalıştımsa da başaramadım.

Bütün arkadaşlarımı dışarı atmayı başardığı gün gizli bir sevinç duydum. Ama ona daha yakın olmak için çay bardağının kenarına tutunup yüzüne baktığımda gördüm gözlerindeki öfkeyi. Bunu bile sineye çekecektim, elinin tersiyle beni kovalamasaydı. “Git” dedi. O günden sonra beni her gördüğünde aynı kelimeyi yineledi. “Git”. Ben “Gel” diyordum o “Git”. Bariz ki aramızdaki gel-git bir hikâyeydi. Ve böyle giderse azgın dalgaların beni içine alması an meselesiydi. Ben ne kadar yaklaşmaya çalıştıysam o, o kadar itti, ben ne kadar sevdiysem o, o kadar nefret etti. O, ‘Halimiz böyle’ dese de ben halimi anlatamadım gitti.

Size söylemedi ama ilmihal kitaplarında karasinek öldürmenin hükümlerini bile aradı. Neyse ki yapamadı. Ah ne iyiydi! Siyah zeytininin yakıncığına konduğumda kendine hâkim olamayıp da beni fırının beyaz emayesi üzerine yarı cansız düşürdüğü anda bile bu iyilikten şüphe etmedim. Dahası o an gözlerinde gördüğüm benim için duyulmuş keder içimi öyle ısıttı ki bana bir daha öyle bakması için kalan canımı bile vermeye razıydım. Birkaç kez hareketsiz düştüm gözlerinin önünde hattâ. Ne yazık, bu kez gözlerinde gördüğüm sadece zalim ve kurnaz bir sevinçti. Öldürmüyor ama kendiliğinden ölmemi bekliyordu. Daha yakınında olmak için konmuştum tabağının kenarına oysa. Bu, niye suçtu, hâlâ bilmiyorum. Beni de Yaratan’ın adına yemin olsun ki kötü bir niyetim yoktu.

Bir gün eşyalarını bir bavulun içine doldurmasından anladım gideceğini. Dönmeyeceğinden korktum. Bavulunun bir köşesine sıkı sıkı tutundum. Beni fark etmedi bile. Otobüse bindiği an döndüm başının üzerinde sevinçle. İndiği otelde odasına kadar onunla birlikte uçtum. Otel odasında da otobüste olduğu gibi beni tanıyamadı. Ben hepsi de birbirine benzer bir sürü insan arasında onu tanıdım da o, “Sanki o”dan öteye geçip “O” diyemedi.

Eksi bilmem kaç derecelerde seyreden bir dağ başı otelinde pencereyi ardına kadar açtı. Pervazına kondum. Hayranlıkla yüzüne bakıyordum. Pencereyi ne zaman kapattığını anlamadım bile. Dışarıda kaldım. Çok geçmeden kanım üşüdü, melekelerim hasar aldı.

Ben, kara bir sinek. Milyarlarca benzerimden sadece biri. Adımdan sorulsa “Bir adım bile yok” derim. Ama bana bir isim vermesini ne kadar isterdim. Yağmur soğuğu dokunmamıştı da bana, buzlu bir cama tutunarak özlemle içeri bakarken çözüldü ellerim. Oracığa, penceresinin önüne, karların üzerine düşüverdim.

1 Yorum

Filed under İzdüşüm

Keşke – Mimoza Sürgünü’nden

Mimoza Sürgünü’nü okuyorum; Nazan Bekiroğlu’nun son kitabını şu anda. Henüz sadece altı dsenemesini okudum ve bu altıncı beni çok etkiledi paylaşmak istedim.

“Şu günlerde içinde bir cümle dönüp duruyor senin.

Mümkün olsa da geri dönsem, diyorsun.

Peki ama nereye?

Hayatının en huzurlu bildiğin, büyük hataları henüz yapmadığın bir vaktine. Durgun bir denizin kıyısındaki o servi ağaçlarının altına meselâ. Kurumuş iğne yaprakların yaz sonu kokusuna. Mavi mine çiçeklerinin buğusunda mest, papatyalı bir toprakta kapandığın o secdeye. Gülü ne yapacağını henüz bilmediğin, en nihayetinde bir güle dönüşülebileceğini akıl ettiğin o bahara. Boynunda inci bir kolye, başının üzerinde yıldızların döndüğü o mutluluk zamanına. Henüz cennetten kovulmamış, ilk günaha bulaşmamış, yasak meyveye uzanmamış.

Haklısın. Keşke. Hem biliyor olmalısın bu, sadece senin değil bir yaşamışlığı yaşanmışlığı olan her insanın dileği. Hiç olmazsa, ömrü boyunca bir kez olsun keşke demişlerin.

Mümkün olsa da geri dönsek. O yol ayrımlarına. Bir adım atsak kendimizi uçurumun dibinde bulacağımız o keskin dönemeçlere. Uçurumun uçurum olduğunu henüz görmediğimiz, şeytanı melek, yangını bereket zannettiğimiz o zamanların başına. Bizi alıp da selâmetle götürecek kervanın, bağlarını sıkı sıkıya bağladığımız bugünkü değil de, yarınki olduğunu seçebileceğimiz bir uzgörü devranına. Keşke.

Bugünden baktığımızda hata olarak gördüğümüz seçimleri geri dönebilsek yine yapar mıydık? Zamanın, bir cürüm olduğunu ayan beyan gösterdiği yollara sapar mıydık? Buna ihtimal vermiyorsun sen. Çünkü bugünkü tecrübelerle döneceğiz ya o zamanlara. Bilmek haliyle, bilmek anına.

Geri dönebilseydin? Bin bir türlü ihtimalin mümkünü yeni yol ayrımlarında bulacaktın kendini. Bambaşka yollara sapacaktın. Hiçbirinin yaşanmışlığı tecrübe edilmiş değil. Ve ki değişen bir şey olmayacaktı ihtimal. Bizim için şimdi bütünüyle meçhul o yola saptıktan sonra ve kendimizi bir yirmi yıl sonrasında bulduğumuzda bu kez yeniden keşke demeyecek miydik? İçimizde, sapmadığımız yolun acısı. Denenmemiş yolun özlemiyle, keşke diyecektik, keşke öbür yola sapsaydık.

Demem o ki geri dönmek, diyorsun. Kirliliği giderek tescillenen bir dünyada, altında durduğun incir ağacı yeniden yaprak verse. Tamam, keşke. Ama her yol, sapılmamış olanın hatırasını kazıyor ruha. Matriks’in sonu yok hâsılı. Bu dünya böyle bir yer işte. Hangi yola sapsak aklımızın diğerinde kalması kaçınılmaz. Seçilen her yol seçilmeyene ilişkin bir feda ediş içermek mecburiyetinde.

Her insan kendine güven kadar sermayesi olsun ister. Ancak kendi dışında cereyan eden büyük bir iradenin varlığına teslim olmak insanı çıldırmanın eşiğinden geri çekebilecek yegâne kuvvet. Ne gelirse gökten geliyor, diyebilmek. Yaşamın bize sunduğu en büyük ödül bu. Kader işte.

Tutunulabilecek tek ünlem, keşke’lerden çıkarabileceğimiz tek ders, iyi ki. Sen ki ömrü keşke’lerle dolu birisin. İyi ki dediğin her şey o keşke’lerden ders çıkarmak olmasaydı, şükür bu kadarını başarabilmeseydin, geri dönmeyi bu kadar kuvvetle ister miydin?

İsteme!

Belki her şey bir şey içindir. Bunca yaşanmışlık bir tek yaşamak içindir.

Bunu, yaşamamış olanlar bilmez.

Yaşadıklarının altında ezilmeyenler, sonra o ezilmişliği açık kalplilikle itiraf etmeyenler. Bir duvarın üzerinde gölge üstüne gölge büyütmeyenler.

Ne çizdi ne boyadıysa, ne sildi ne yazdıysa yine de içte tam boşalmayan bir yerin kaldığını ve onun da ne kadar dolsa da dolmayan bir yerle aynı anlama geldiğini fark etmeyenler. Dünya yorgunluğunu tadıp da “Ne yapalım, bu dünyadan nasibimiz demek ki bu kadarmış” diyemeyenler. Elması elmas keser, taşı yine taş parlatır, bilmeyenler.”

Yorum bırakın

Filed under İzdüşüm

Elif&Be

image

Geçen yıl Haziran ayında ayrılmıştım okuldan, tam 11 ay sonra yarın iş başı yapıyorum. Aylıksız izin dönemi güzel gecti. İyi ki almışım,  iyi ki bebeğimin ilk aylarında kendim bakmışım. Şu an çok stresliyim :) içimde kocaman bir Çarşamba sendromu yaşarken,  dışarıda Mayıs güneşiyle birlikte kuşlar cıvıldaşırken, en iyi hissettiğim yer olan kitaplığımın başında buldum kendimi. 2009 yılında okuduğum bir kitabı aldım elime. Nazan Bekiroğlu,  Cam Irmağı Taş Gemi. İlk bölümü okurken bi duygulandım. Eylül de uyurken, koyverdim sabah sabah gözyaşlarımı. O bölümü buraya da aktarayım, belki okursunuz, belki seversiniz. . . .

“O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi.Elif kimi bu kadar sevebilirdi?

Nasıl sevdiyse öyle sevildi zannetti.Ama nerden bilebilirdi ki?
Nerden bilsindi?

Sanki her şey susmuştu onları dinliyordu.Kulak kesilmişti kuşlar,ırmak ve bulut.Soluğunu tuttu Elif,Be’nin sesini duydu.

Be ona aşkı anlatıyordu.Dikkat etti Elif.

Be’nin kendi sözcükleri yoktu.Ona aşkı,Elif’in sözcükleriyle anlatıyordu.

Bir şey olmuştu ama kendine ne olduğunu anlayamadı Elif önce.
Bu olanla da uyum içinde geçinilir zannetti.

Can evinden vurulmuştu oysa yara sıcaktı,henüz duymuyordu.
Halinin kelimesini bulamadı,ancak kelimelerle yetindi.

Bir büyük boşlukta çığlık kopmuş gibi.Çığlığı atan görünürde yokmuş da,ses hala çınlıyarak devam ediyormuş gibi.

Bir uçurumdan düşerken kolundan yakalayan el uçurumun kendisine dönüşmüş gibi.

Bir uçurumdan düşmüş öylece hareketsiz kalmış gibi.

Dünya aniden bitmiş,bundan sonrası ölüm gibi.

Ölmedi.Bundan sonrasını da yaşadı.

Bundan sonrası?

Taşıdı.Taşıdıkça ağırlaştı.

Olan olmuştu bir bunu anladı da olanı içine nasıl sığdıracak,nasıl hazmedip sindirecek Elif bunu anlamadı.Bir daha toplanması mümkün olmayan bir kırılışla kırıldı.

Üzerinden tekinsiz bir rüzgar geçmişlere mahsus ürpertiyle kaçtı odalara günlerce.

Kimselere görünmek istemedi,kimseleri görmedi.Yüzlerce düşüncede battı.Kendi içine çevirdi gözlerini.Bütün gidişler eninde sonunda aynı kapıya çıktı.

Aşkın belası ,aşkla hesaplaşmaya kalkması,bir aşkta aşkın yorumunu yapması.Olanın bitenin ne olduğunu anlamak isteği.Elif’in en büyük girdabı oldu.

Keşke bitenin neye bittiğini anlasaydı.Ölü bir balık gibi böyle denize vurup durmasaydı.

Allah’ım dedi.

Kalp bilgimi arttır.Ki olup biteni daha iyi anlayayım.Anlarsam dayanırım.
Ne kalp bilgisi arttı,ne olup biteni anladı.Çözdükçe düğümlendi.Anlamaya çalıştıkça boğuldu.

Aşkıyla yüzleşip de sağ salim çıkamayınca bu kez aşkın kavram olarak kusurlu olduğuna karar verdi.Yaratılşından mücrimdi aşk duygusu.Netice de aşkı aşkı yalanlamaktan başka varlık hükmü kalmıyordu.

Ama aşk yalanlanınca da geriye bir tek karanlık kalıyordu.Oysa karanlığa tahammülü yoktu Elif’in .

Ama dayanmak mümkün değildi.

Peki zaman her acının ilacı değil miydi?

Gözden ırak olan gönülden ırak olmuyormuydu?

Aşk bile olsa herşey en sonunda bitmiyor muydu?

Bitmiyordu.

Bir adım sonrası ölüm
Ölünmüyordu.Sürünüp gidiyordu.

Bir daha Be katılsa öfkesine sular gibi durulacaktı biliyordu.

Her şey eskisi gibi olabilirdi belki.Küçük bir kapıyı açık bıraktı.

olmadı.O da kendiliğinden kapandı.
Değmezmiş diyebilseydi.

Allah’ım değmeyenle oyalama beni.
Öyle bir oyalandı ki değip değmediğini bile bilmediğinde, dönerim zannetti de bir adım geriye dönemedi.

Ne kadar abesti aşkın yüzü.

Dahası ne çok yüzü vardı.Aşkın bir yüzü,aşkın iki yüzü,Aşkın yüzsüzlüğü.
Vefa,ihanet,ahd.Hepsi birbirine karışıyordu.

Uğrunda ahidler bozulan,ahde vefasızlık ediyordu.

Allah’ım dedi
Ne olur yanılma olmasaydı.

Ne büyüktü vaad ve toprak ne kadar küçükmüş.

Gördü.Görmek an meselesi değil ama.Zaman meselesi şimdi.
Gördüğünün aslında kendi görme kabiliyetinden daha fazlası olmadığını,okyanusun kıyısında,gelgitler arasında neden sonra fark etti.Yani bu Be ne kadar olsa da Elif’in gördüğü kadardı.
Bir Elif’i çekemeyen Be…

Öyle ağırdı ki üzerine yıkılan mana,artık hallerini bilindik kelimelerle ifade edemedi Elif.Bir acı ki artık hallerini bilindik kelimelerle ifade edemedi Elif.Bir acı ki kelamda bu halin karşılığı yok acıdan başka.
Bundan sonra derin denizlerin yalnızlığı olsundu.
Hesapları bu dünyaya sığmadı,çözümünü bir başka dünyaya bıraktı.

Üzüntüsünün artık Be’ye dair bile olmadığını fark etti.

Kederi yön değiştirdi.

Gel zamanı çıktı,neredeyse denizin ortasında kalmış kumsal evinden.Ayak bilekleri ıslandı.

Karanlık kentin kapısına dayandı,geçtiği uzun ve meşakkatli bir yoldu.Gecenin otobüsleri güçlü yolcularıyla uzaklaşırken tehlikeli mesafelere,onun kara,kapkara giysileri bıraktığı yerde duruyordu.Önce portakal çiçeklerinden yapılma tacını çıkardı başından,son bir kaç deniz kabuğunun üzerine çözdü saçlarının örgülerini.Sonra beyaz giysilerini sıyırdı ,döküverdi ayaklarının dibine.Sol ayak bileğinden yasemen bileziğini çözdü…

Cübbesini usulca geçirdi sırtına,sonra başlığını çekti taa gözlerinin üzerine indirdi.Demir kapıdan geçip içeri girdi.Kimse yadırgamadı varlığını.Sanki herkes onun bir gün döneceğini biliyordu.Sanki hiç gitmemişti.Kente doğru ilk adımını atarken ,hiç olmazsa karanlık samimi,diye mırıldandı,hiç olmazsa tek rengi vardı onun…..”“O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi.Elif kimi bu kadar sevebilirdi?

“Yaşanma ihtimali sonsuz kere tıkanmış ama bir kez söze dökülünce de önü tümden açılmış bir akışa kendilerini bıraktıklarında, düşünmek gibi bahsetmek de suç olmaktan çıktı. Her ikisinin de anlattıkları, ancak yaşamadıkları kadar çoktu. Yaşanan, yaşanmamışlığının tanığını yekdiğerinde bulunca baş başa vermiş iki suretten biri diğerine aşkın kelimesini sordu; diğeri gülümsedi ve ona aşkın, bu dünyadan olmayan bir zamanda, bütün ruhların toplandığı mekânda, ruhun, sözleştiği ve seviştiği tanışını bu dünyada hatırlaması olduğunu anlattı. Ama, dedi biri, hesapta ruhun, tanışını bu dünyada hiç bulamaması, ona rastlayamaması var. Diğeri, buldum zannedip de yanılmak var, diye ekledi. Bulup da tanıyamamak var, dedi biri. Ve ki bulup da onun tarafından hatırlanmamak var, diye tamamladı diğeri.   “

Yorum bırakın

Filed under İzdüşüm

Kitap Tantımı #58 Nar Ağacı

NAR AĞACI

Yazar: Nazan Bekiroğlu

Tam beş yıldır beklenen bir kitap daha… Son kitabının üzerinden beş yıl geçmiş Nazan Hanım’ın, hayranı olan tüm okurları gibi ben de hasretle bekleyenlerdendim yeni kitabını. Bir sonraki kitap için bir beş yıl daha bekler miyiz endişesi ile bitirdim kitabı. Toplam 533 sayfa olmasına rağmen tadı damağımda kaldı. Aslında 800 olan sayfa sayısının 500′e indirildiğini duyunca da üzüldüm çokça. Keşke çıkarılmasaydı o sayfalar da…

Bu kitabın benim için özel bir yeri de var aynı zamanda, çünkü kitap Timaş Yayınları’ndan Ebru Keskin tarafından adıma imzalatılarak hediye olarak yollandı. İmza sayfasına, Nazan Hanım’ın el yazısına uzun uzun, gülümseyerek baktım kitabın ilk sayfalarını okumaya başlamadan önce. 1 aylık bebeğim kucağımda okudum genellikle, kâh gülümsedim, kâh hüngür hüngür ağladım bazı bölümlerde… Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaptı kesinilkle…

Roman Trabzon, Tebriz, Tiflis, Batum, İstanbul hattında geçiyor. Nazan Hanım romanda Settarhan ve Zehra’nın yani dedesinin ve anneannesinin hayatlarını anlatıyor. Burada belirtmem gerekir ki aslında bu isimler gerçek isimleri değilmiş, romanda sadece büyük dayısı olan İsmail kendi ismiyle yer almış.  Her ne kadar daha ilk sayfada tarihi gerçekler dışında her şeyin kurgu olduğu yazsa da, anlatılanların bir çoğu gerçek.  Tebriz’in en asil, en soylu halı tüccarlarından birinin yiğit oğlu olan Settarhan ve Trabzon’un inci tanesi Zehra. Olaylar Balkan savaşı zamanında başlayıp, 1. Dünya savaşına dek uzanıyor. Birbirlerinden apayrı coğrafyalarda akan bu iki ırmağın nasıl birleştiğini okuyoruz.

Aslında roman iki katmandan oluşuyor birincisi günümüzde geçen kısım yani yazarın dedesinin yaşadığı bütün o yerlere seyahati ve bu seyahat esnasında hissettikleri, düşündükleri kendisine yol arkadaşlığı yapan Yasemen… İkinci katman ise romanın özünü oluşturan tarihi katman. Bu muhteşem romanda ana karakterlerin yanı sıra bir çok karakter yer alıyor. Genelde çok karakterli romanlar beni yorar ancak Nar Ağacı’da hiç de böyle olmadı. Settarhan, babası Mirza Han, ilk aşkı Azam, Yezd’li Mecusi Piruz, ağabeyi Sehend, Rus sevgilisi Sofya…Zehra, Büyükannesi Büyükhanım(Sabire), dedesi Hacıbey, Ağabeyi İsmail, komşuları Siranuş hanım ve kızı Anuş, resim öğretmeni Celil Hikmet Bey,  Settarhan’a kucak açan fukara babası Çerkez Aslanbey ve daha birçokları…

Taht-ı Süleyman isimli eski bir Mecusi ateşgâhından alıyor ismini Settarhan’ın ailesinin yaşadığı yer. Settarhan’ın başından öyle olaylar geçiyor ki, Batum’da bulunduğu sırada Bolşevik isyanıyla birlikte sınırlar kapanıyor ve bir daha geri dönemiyor. Boynunda bir idam kararıyla birlikte küçük bir tekneyle geçmişini geride bırakarak Trabzon’a kaçıyor. Zehra ise Trabzon’un Rus işgaline uğramasıyla birlikte İstanbul’a muhacirliğe çıkıyor.

Seyehat sırasında çekilen fotoğrafta; Taht-ı Süleyman’daki göl kenarında Nazan Bekiroğlu. Fotoğraf Zaman gazetesi Pazar ekinden alınmıştır.

Beni en çok etkileyen bölüm kuşkusuz Zehra ile Settarhan’ın ilk karşılaştıkları ve aralarında o sözsüz iletişimin gerçekleştiği bölüm. Ama bunun yanında Anuş’un Büyükhanım’a emanet ediliş anı, Büyükhanım ve küçük kafilesinin muhacirliğe çıktıklarında günlerce, kilometrelerce yürümeleri ve başlarından geçen acı dolu olaylar, İsmail’in gönüllü yazıldığı Balkan Savaşı sonrası ölüme yattığı hastanede tuttuğu günlük, Piruz ve Azam’ın karşılaşmaları, Sessizlik kulelerine Piruz ve Settar’ın tırmanışı, Sofya’nın otel odasındaki hali, Settarhan’ın dağda çetelerle karşılaşması ve Büyükhanım’ın tekrar Trabzon’a döndükleri günün ertesi bahçede düşündükleri…

Kitapta altı çizilecek cümle öyle çoktu ki ama kitaplarımı çizme adetim olmadığından, onlara kıyamadığımdan (ki bu en kıyılamayacağıdır) ben hiç çizmedim. Bir çok cümle aklımda yer etmiş olsa da, paylaşacaklarım hiç yeterli olmasa da bir kaçını paylaşayım.

“Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim.

Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin.” sf.508

“‘Ey sıkıntı şiddetlen nasılsa geçeceksin’ Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi” sf. 302

“Niye ki bunca acı? Dünya imtihan yeriydi belli, bu da bir sınav, amenna. Bu kadar sert sınanmak için ortada çok büyük bir aşkın olması gerekti; Allah’ın kuluna aşkı. Ne kadar çok sevildiğini mi bilmek istiyordu? Ve ki bunca sert bir sınavı da ancak kulun Allah’a duyduğu aşk katlanılır kılabilirdi. Dünya cennet değildi evet; olsaydı, cennetin ne anlamı kalırdı?” sf.496

“Çöl ile gök gibi buldular birbirlerini. Aralarında bir yağmur eksikti” sf.182

“Aşk olunca en çok da ölüm hükmünü kaybediyor ve insan kendisini ölümsüz zannediyordu.”sf.184

Neticede çok çok güzel bir kitap, tereddütsüz okumanızı öneririm. Yazarın aile hikayesinin yanı sıra milli mücadele döneminde halklarımızın yaşadıkları ve hissettiklerine de tanık olacaksınız.

3 Yorum

Filed under Okudukça

Kitap Tantımı #26 Cümle Kapısı

Cümle Kapısı

Yazar: Nazan Bekiroğlu

Kutsal bir yolculukla da bölünse okuma sürecim, severek okudum kitabını Nazan Hanımın. Diğer kitaplarına göre daha farklıydı, sanki yanıbaşımdaydı da sohbet ediyorduk, o kadar içtendi. Hocası Orhan Okay’a ithaf etmiş, önce Şems-i Tebrizi’den bahsetmiş sonra hocasından. Okudukça tanımak isteği uyandı bende hocaya karşı. Sonra zindanların tarihsel gelişiminden bahsetmiş uzun uzun… Okudukça ne kadar az okuduğumu farkettim. Bir dünya eser, yazar ve şairden bahsetmiş yolu zindandan geçen; bana cehaletimi farkettiren. Sonra Nazım’ın gerekçesiz aşkı Piraye’den… Gözlerimi dolduran Adnan Menderes mektuplarından ve nihayet Turganyev’in Babalar ve Oğullar’ından ve ardından ihanetten; sevgilim ihanetten… Öyle bir içdökümü ile noktalanmış ki kitap, doludizgin bir okuma-anlama-ağlama serüveni yaşatıyor okuyucusuna. Ve yine sözü gelmiş de Nur’un babasına dayamış, esamesinin ateşe atıldığı o ana… Dayamış da benim boğazıma bir yumruk oturtuvermiş; “Cümle Kapısı. Kapalı bir kapı aslında. Nur’un babasına son cümlesi, esamenin ateşe düştüğü an. Kime nasıl anlatayım?” ………”Bana anlat, sadece bana, anlarım inan” demek geliyor içimden, sonra sıyrılmaya çalışıyorum bu hüzün atmosferinden; bütün bu hislerim, cümlelerim ve muhatabımın bir vehim olduğuna aklımı ikna etme çabalarıyla.

İç dökümünden;

Ve ben. Bir sonbahar sabahında. Sonbahar dediysem, eylül. Her şey sarıya dönerken. Ayasofya’nın bahçesinde. Ayasofya dediysem, Karadeniz’in kıyısındaki bir Ayasofya. İri yapraklı incir ağaçlarının, sarı meyveli hurmaların ve olgunlaşmış nar dallarının altında. Bir kâse zeytinyağı, bir tutam kekik, birkaç zeytin tanesi. Bütün yaşadıklarıma. İçimde türlü suret acıya dönüşen meşakkatli ama şikâyetçi olmadığım hayatıma. Yüksekten, çok yüksekten bakabileceğim kadar yükselerek yerin yüzünden. Siyah ile beyazın, sarı ile mavinin, ve bu arada tabii ki morun, tekbaşınalığından sıyrılarak tek bir rengin içinde eridiğini. Tek renge dönüştüğünü. Onun da artık bu dünyaya ait olmadığını. O kadar çok sesin, aslında kendisi olmak için değil çok sesten yapılma tek bir sesin içinde olmak için anlamını yitirdiğini. Ancak anlamını yitirdiği yerde bambaşka bir anlam kazandığını. Yani ki rüyada çekilen acının anlamsızlaştığını. Kavrayarak. Kalbimi çatlatacak bir ferahlamayla fark etsem.

Bir kez daha diyorum, bir defterin sonuna iyice yaklaşmışken. Şimdi bana sadece dönüp geriye bakmak kalmış. Öyle olmasaymış bu kadar kolay olmazmış bu içdökümü. Her şeyden vaz mı geçmişim? Kasvet mi sirayet etmiş içimin her yerine? Şimdi ben, ömrümün zulada ustura ağzı, bıçak sırtı yerinde. Yazı, çizi, bilim, düşünce. Ne yapsam yetmiyormuş. Ne hissetsem daha ilerisi ölüm, diyormuşum da ileri geçemiyormuşum. Biliyormuşum ki ırmakların önünü kapayan bendler, suyun gücünü, boşaltılamayan sonsuz enerjiye dönüştürünce her şey eksik kalıyormuş ve hiçbir şey artık hiçbir şeye yaramıyormuş. Seyyare değilmişim artık, çarpacak gezegen aramıyormuşum. Göz kamaştırıcı ışıktan sonra gelen ebedi karanlığı biliyormuşum. Âdem’in sınırlı sayıdaki kelimeleriyle yazılmış bütün yazıları, kitapları ve dahi kendi yazdıklarımı, her zaman için kıyabildiklerimi bir son defa kıysam da diyormuşum. Hepsini yaksam da diyormuşum bir de ben yansam. Bir ırmak olup da artık şu denize bir de ben kavuşsam. Başımı bir kaldırsam. Öyle bir gökyüzü görsem ki, lâcivert kadifesinde dolunaylar, hilâller, ışığı bir azalıp bir çoğalan yıldızlar, kayan ışık topları, parıltılı ve irili ufaklı gök cisimleri…. Hepsi muazzam bir nizam içre dönüyor olsalar. Bu dünyadan olmayan bu sessizlik içime işlese. Bir de suya baksam ki nilüferler, nergisler, yıldızlar, kandiller, parıltılar, ateş topları suyun üzerinde. “

Yorum bırakın

Filed under Okudukça