Tag Archives: Nazan Bekiroğlu

Keşke – Mimoza Sürgünü’nden

Mimoza Sürgünü’nü okuyorum; Nazan Bekiroğlu’nun son kitabını şu anda. Henüz sadece altı dsenemesini okudum ve bu altıncı beni çok etkiledi paylaşmak istedim.

“Şu günlerde içinde bir cümle dönüp duruyor senin.

Mümkün olsa da geri dönsem, diyorsun.

Peki ama nereye?

Hayatının en huzurlu bildiğin, büyük hataları henüz yapmadığın bir vaktine. Durgun bir denizin kıyısındaki o servi ağaçlarının altına meselâ. Kurumuş iğne yaprakların yaz sonu kokusuna. Mavi mine çiçeklerinin buğusunda mest, papatyalı bir toprakta kapandığın o secdeye. Gülü ne yapacağını henüz bilmediğin, en nihayetinde bir güle dönüşülebileceğini akıl ettiğin o bahara. Boynunda inci bir kolye, başının üzerinde yıldızların döndüğü o mutluluk zamanına. Henüz cennetten kovulmamış, ilk günaha bulaşmamış, yasak meyveye uzanmamış.

Haklısın. Keşke. Hem biliyor olmalısın bu, sadece senin değil bir yaşamışlığı yaşanmışlığı olan her insanın dileği. Hiç olmazsa, ömrü boyunca bir kez olsun keşke demişlerin.

Mümkün olsa da geri dönsek. O yol ayrımlarına. Bir adım atsak kendimizi uçurumun dibinde bulacağımız o keskin dönemeçlere. Uçurumun uçurum olduğunu henüz görmediğimiz, şeytanı melek, yangını bereket zannettiğimiz o zamanların başına. Bizi alıp da selâmetle götürecek kervanın, bağlarını sıkı sıkıya bağladığımız bugünkü değil de, yarınki olduğunu seçebileceğimiz bir uzgörü devranına. Keşke.

Bugünden baktığımızda hata olarak gördüğümüz seçimleri geri dönebilsek yine yapar mıydık? Zamanın, bir cürüm olduğunu ayan beyan gösterdiği yollara sapar mıydık? Buna ihtimal vermiyorsun sen. Çünkü bugünkü tecrübelerle döneceğiz ya o zamanlara. Bilmek haliyle, bilmek anına.

Geri dönebilseydin? Bin bir türlü ihtimalin mümkünü yeni yol ayrımlarında bulacaktın kendini. Bambaşka yollara sapacaktın. Hiçbirinin yaşanmışlığı tecrübe edilmiş değil. Ve ki değişen bir şey olmayacaktı ihtimal. Bizim için şimdi bütünüyle meçhul o yola saptıktan sonra ve kendimizi bir yirmi yıl sonrasında bulduğumuzda bu kez yeniden keşke demeyecek miydik? İçimizde, sapmadığımız yolun acısı. Denenmemiş yolun özlemiyle, keşke diyecektik, keşke öbür yola sapsaydık.

Demem o ki geri dönmek, diyorsun. Kirliliği giderek tescillenen bir dünyada, altında durduğun incir ağacı yeniden yaprak verse. Tamam, keşke. Ama her yol, sapılmamış olanın hatırasını kazıyor ruha. Matriks’in sonu yok hâsılı. Bu dünya böyle bir yer işte. Hangi yola sapsak aklımızın diğerinde kalması kaçınılmaz. Seçilen her yol seçilmeyene ilişkin bir feda ediş içermek mecburiyetinde.

Her insan kendine güven kadar sermayesi olsun ister. Ancak kendi dışında cereyan eden büyük bir iradenin varlığına teslim olmak insanı çıldırmanın eşiğinden geri çekebilecek yegâne kuvvet. Ne gelirse gökten geliyor, diyebilmek. Yaşamın bize sunduğu en büyük ödül bu. Kader işte.

Tutunulabilecek tek ünlem, keşke’lerden çıkarabileceğimiz tek ders, iyi ki. Sen ki ömrü keşke’lerle dolu birisin. İyi ki dediğin her şey o keşke’lerden ders çıkarmak olmasaydı, şükür bu kadarını başarabilmeseydin, geri dönmeyi bu kadar kuvvetle ister miydin?

İsteme!

Belki her şey bir şey içindir. Bunca yaşanmışlık bir tek yaşamak içindir.

Bunu, yaşamamış olanlar bilmez.

Yaşadıklarının altında ezilmeyenler, sonra o ezilmişliği açık kalplilikle itiraf etmeyenler. Bir duvarın üzerinde gölge üstüne gölge büyütmeyenler.

Ne çizdi ne boyadıysa, ne sildi ne yazdıysa yine de içte tam boşalmayan bir yerin kaldığını ve onun da ne kadar dolsa da dolmayan bir yerle aynı anlama geldiğini fark etmeyenler. Dünya yorgunluğunu tadıp da “Ne yapalım, bu dünyadan nasibimiz demek ki bu kadarmış” diyemeyenler. Elması elmas keser, taşı yine taş parlatır, bilmeyenler.”

Yorum yap

Filed under İzdüşüm

Elif&Be

image

Geçen yıl Haziran ayında ayrılmıştım okuldan, tam 11 ay sonra yarın iş başı yapıyorum. Aylıksız izin dönemi güzel gecti. İyi ki almışım,  iyi ki bebeğimin ilk aylarında kendim bakmışım. Şu an çok stresliyim :) içimde kocaman bir Çarşamba sendromu yaşarken,  dışarıda Mayıs güneşiyle birlikte kuşlar cıvıldaşırken, en iyi hissettiğim yer olan kitaplığımın başında buldum kendimi. 2009 yılında okuduğum bir kitabı aldım elime. Nazan Bekiroğlu,  Cam Irmağı Taş Gemi. İlk bölümü okurken bi duygulandım. Eylül de uyurken, koyverdim sabah sabah gözyaşlarımı. O bölümü buraya da aktarayım, belki okursunuz, belki seversiniz. . . .

“O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi.Elif kimi bu kadar sevebilirdi?

Nasıl sevdiyse öyle sevildi zannetti.Ama nerden bilebilirdi ki?
Nerden bilsindi?

Sanki her şey susmuştu onları dinliyordu.Kulak kesilmişti kuşlar,ırmak ve bulut.Soluğunu tuttu Elif,Be’nin sesini duydu.

Be ona aşkı anlatıyordu.Dikkat etti Elif.

Be’nin kendi sözcükleri yoktu.Ona aşkı,Elif’in sözcükleriyle anlatıyordu.

Bir şey olmuştu ama kendine ne olduğunu anlayamadı Elif önce.
Bu olanla da uyum içinde geçinilir zannetti.

Can evinden vurulmuştu oysa yara sıcaktı,henüz duymuyordu.
Halinin kelimesini bulamadı,ancak kelimelerle yetindi.

Bir büyük boşlukta çığlık kopmuş gibi.Çığlığı atan görünürde yokmuş da,ses hala çınlıyarak devam ediyormuş gibi.

Bir uçurumdan düşerken kolundan yakalayan el uçurumun kendisine dönüşmüş gibi.

Bir uçurumdan düşmüş öylece hareketsiz kalmış gibi.

Dünya aniden bitmiş,bundan sonrası ölüm gibi.

Ölmedi.Bundan sonrasını da yaşadı.

Bundan sonrası?

Taşıdı.Taşıdıkça ağırlaştı.

Olan olmuştu bir bunu anladı da olanı içine nasıl sığdıracak,nasıl hazmedip sindirecek Elif bunu anlamadı.Bir daha toplanması mümkün olmayan bir kırılışla kırıldı.

Üzerinden tekinsiz bir rüzgar geçmişlere mahsus ürpertiyle kaçtı odalara günlerce.

Kimselere görünmek istemedi,kimseleri görmedi.Yüzlerce düşüncede battı.Kendi içine çevirdi gözlerini.Bütün gidişler eninde sonunda aynı kapıya çıktı.

Aşkın belası ,aşkla hesaplaşmaya kalkması,bir aşkta aşkın yorumunu yapması.Olanın bitenin ne olduğunu anlamak isteği.Elif’in en büyük girdabı oldu.

Keşke bitenin neye bittiğini anlasaydı.Ölü bir balık gibi böyle denize vurup durmasaydı.

Allah’ım dedi.

Kalp bilgimi arttır.Ki olup biteni daha iyi anlayayım.Anlarsam dayanırım.
Ne kalp bilgisi arttı,ne olup biteni anladı.Çözdükçe düğümlendi.Anlamaya çalıştıkça boğuldu.

Aşkıyla yüzleşip de sağ salim çıkamayınca bu kez aşkın kavram olarak kusurlu olduğuna karar verdi.Yaratılşından mücrimdi aşk duygusu.Netice de aşkı aşkı yalanlamaktan başka varlık hükmü kalmıyordu.

Ama aşk yalanlanınca da geriye bir tek karanlık kalıyordu.Oysa karanlığa tahammülü yoktu Elif’in .

Ama dayanmak mümkün değildi.

Peki zaman her acının ilacı değil miydi?

Gözden ırak olan gönülden ırak olmuyormuydu?

Aşk bile olsa herşey en sonunda bitmiyor muydu?

Bitmiyordu.

Bir adım sonrası ölüm
Ölünmüyordu.Sürünüp gidiyordu.

Bir daha Be katılsa öfkesine sular gibi durulacaktı biliyordu.

Her şey eskisi gibi olabilirdi belki.Küçük bir kapıyı açık bıraktı.

olmadı.O da kendiliğinden kapandı.
Değmezmiş diyebilseydi.

Allah’ım değmeyenle oyalama beni.
Öyle bir oyalandı ki değip değmediğini bile bilmediğinde, dönerim zannetti de bir adım geriye dönemedi.

Ne kadar abesti aşkın yüzü.

Dahası ne çok yüzü vardı.Aşkın bir yüzü,aşkın iki yüzü,Aşkın yüzsüzlüğü.
Vefa,ihanet,ahd.Hepsi birbirine karışıyordu.

Uğrunda ahidler bozulan,ahde vefasızlık ediyordu.

Allah’ım dedi
Ne olur yanılma olmasaydı.

Ne büyüktü vaad ve toprak ne kadar küçükmüş.

Gördü.Görmek an meselesi değil ama.Zaman meselesi şimdi.
Gördüğünün aslında kendi görme kabiliyetinden daha fazlası olmadığını,okyanusun kıyısında,gelgitler arasında neden sonra fark etti.Yani bu Be ne kadar olsa da Elif’in gördüğü kadardı.
Bir Elif’i çekemeyen Be…

Öyle ağırdı ki üzerine yıkılan mana,artık hallerini bilindik kelimelerle ifade edemedi Elif.Bir acı ki artık hallerini bilindik kelimelerle ifade edemedi Elif.Bir acı ki kelamda bu halin karşılığı yok acıdan başka.
Bundan sonra derin denizlerin yalnızlığı olsundu.
Hesapları bu dünyaya sığmadı,çözümünü bir başka dünyaya bıraktı.

Üzüntüsünün artık Be’ye dair bile olmadığını fark etti.

Kederi yön değiştirdi.

Gel zamanı çıktı,neredeyse denizin ortasında kalmış kumsal evinden.Ayak bilekleri ıslandı.

Karanlık kentin kapısına dayandı,geçtiği uzun ve meşakkatli bir yoldu.Gecenin otobüsleri güçlü yolcularıyla uzaklaşırken tehlikeli mesafelere,onun kara,kapkara giysileri bıraktığı yerde duruyordu.Önce portakal çiçeklerinden yapılma tacını çıkardı başından,son bir kaç deniz kabuğunun üzerine çözdü saçlarının örgülerini.Sonra beyaz giysilerini sıyırdı ,döküverdi ayaklarının dibine.Sol ayak bileğinden yasemen bileziğini çözdü…

Cübbesini usulca geçirdi sırtına,sonra başlığını çekti taa gözlerinin üzerine indirdi.Demir kapıdan geçip içeri girdi.Kimse yadırgamadı varlığını.Sanki herkes onun bir gün döneceğini biliyordu.Sanki hiç gitmemişti.Kente doğru ilk adımını atarken ,hiç olmazsa karanlık samimi,diye mırıldandı,hiç olmazsa tek rengi vardı onun…..”“O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi.Elif kimi bu kadar sevebilirdi?

“Yaşanma ihtimali sonsuz kere tıkanmış ama bir kez söze dökülünce de önü tümden açılmış bir akışa kendilerini bıraktıklarında, düşünmek gibi bahsetmek de suç olmaktan çıktı. Her ikisinin de anlattıkları, ancak yaşamadıkları kadar çoktu. Yaşanan, yaşanmamışlığının tanığını yekdiğerinde bulunca baş başa vermiş iki suretten biri diğerine aşkın kelimesini sordu; diğeri gülümsedi ve ona aşkın, bu dünyadan olmayan bir zamanda, bütün ruhların toplandığı mekânda, ruhun, sözleştiği ve seviştiği tanışını bu dünyada hatırlaması olduğunu anlattı. Ama, dedi biri, hesapta ruhun, tanışını bu dünyada hiç bulamaması, ona rastlayamaması var. Diğeri, buldum zannedip de yanılmak var, diye ekledi. Bulup da tanıyamamak var, dedi biri. Ve ki bulup da onun tarafından hatırlanmamak var, diye tamamladı diğeri.   “

Yorum yap

Filed under İzdüşüm

Kitap Tantımı #58 Nar Ağacı

NAR AĞACI

Yazar: Nazan Bekiroğlu

Tam beş yıldır beklenen bir kitap daha… Son kitabının üzerinden beş yıl geçmiş Nazan Hanım’ın, hayranı olan tüm okurları gibi ben de hasretle bekleyenlerdendim yeni kitabını. Bir sonraki kitap için bir beş yıl daha bekler miyiz endişesi ile bitirdim kitabı. Toplam 533 sayfa olmasına rağmen tadı damağımda kaldı. Aslında 800 olan sayfa sayısının 500’e indirildiğini duyunca da üzüldüm çokça. Keşke çıkarılmasaydı o sayfalar da…

Bu kitabın benim için özel bir yeri de var aynı zamanda, çünkü kitap Timaş Yayınları’ndan Ebru Keskin tarafından adıma imzalatılarak hediye olarak yollandı. İmza sayfasına, Nazan Hanım’ın el yazısına uzun uzun, gülümseyerek baktım kitabın ilk sayfalarını okumaya başlamadan önce. 1 aylık bebeğim kucağımda okudum genellikle, kâh gülümsedim, kâh hüngür hüngür ağladım bazı bölümlerde… Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaptı kesinilkle…

Roman Trabzon, Tebriz, Tiflis, Batum, İstanbul hattında geçiyor. Nazan Hanım romanda Settarhan ve Zehra’nın yani dedesinin ve anneannesinin hayatlarını anlatıyor. Burada belirtmem gerekir ki aslında bu isimler gerçek isimleri değilmiş, romanda sadece büyük dayısı olan İsmail kendi ismiyle yer almış.  Her ne kadar daha ilk sayfada tarihi gerçekler dışında her şeyin kurgu olduğu yazsa da, anlatılanların bir çoğu gerçek.  Tebriz’in en asil, en soylu halı tüccarlarından birinin yiğit oğlu olan Settarhan ve Trabzon’un inci tanesi Zehra. Olaylar Balkan savaşı zamanında başlayıp, 1. Dünya savaşına dek uzanıyor. Birbirlerinden apayrı coğrafyalarda akan bu iki ırmağın nasıl birleştiğini okuyoruz.

Aslında roman iki katmandan oluşuyor birincisi günümüzde geçen kısım yani yazarın dedesinin yaşadığı bütün o yerlere seyahati ve bu seyahat esnasında hissettikleri, düşündükleri kendisine yol arkadaşlığı yapan Yasemen… İkinci katman ise romanın özünü oluşturan tarihi katman. Bu muhteşem romanda ana karakterlerin yanı sıra bir çok karakter yer alıyor. Genelde çok karakterli romanlar beni yorar ancak Nar Ağacı’da hiç de böyle olmadı. Settarhan, babası Mirza Han, ilk aşkı Azam, Yezd’li Mecusi Piruz, ağabeyi Sehend, Rus sevgilisi Sofya…Zehra, Büyükannesi Büyükhanım(Sabire), dedesi Hacıbey, Ağabeyi İsmail, komşuları Siranuş hanım ve kızı Anuş, resim öğretmeni Celil Hikmet Bey,  Settarhan’a kucak açan fukara babası Çerkez Aslanbey ve daha birçokları…

Taht-ı Süleyman isimli eski bir Mecusi ateşgâhından alıyor ismini Settarhan’ın ailesinin yaşadığı yer. Settarhan’ın başından öyle olaylar geçiyor ki, Batum’da bulunduğu sırada Bolşevik isyanıyla birlikte sınırlar kapanıyor ve bir daha geri dönemiyor. Boynunda bir idam kararıyla birlikte küçük bir tekneyle geçmişini geride bırakarak Trabzon’a kaçıyor. Zehra ise Trabzon’un Rus işgaline uğramasıyla birlikte İstanbul’a muhacirliğe çıkıyor.

Seyehat sırasında çekilen fotoğrafta; Taht-ı Süleyman’daki göl kenarında Nazan Bekiroğlu. Fotoğraf Zaman gazetesi Pazar ekinden alınmıştır.

Beni en çok etkileyen bölüm kuşkusuz Zehra ile Settarhan’ın ilk karşılaştıkları ve aralarında o sözsüz iletişimin gerçekleştiği bölüm. Ama bunun yanında Anuş’un Büyükhanım’a emanet ediliş anı, Büyükhanım ve küçük kafilesinin muhacirliğe çıktıklarında günlerce, kilometrelerce yürümeleri ve başlarından geçen acı dolu olaylar, İsmail’in gönüllü yazıldığı Balkan Savaşı sonrası ölüme yattığı hastanede tuttuğu günlük, Piruz ve Azam’ın karşılaşmaları, Sessizlik kulelerine Piruz ve Settar’ın tırmanışı, Sofya’nın otel odasındaki hali, Settarhan’ın dağda çetelerle karşılaşması ve Büyükhanım’ın tekrar Trabzon’a döndükleri günün ertesi bahçede düşündükleri…

Kitapta altı çizilecek cümle öyle çoktu ki ama kitaplarımı çizme adetim olmadığından, onlara kıyamadığımdan (ki bu en kıyılamayacağıdır) ben hiç çizmedim. Bir çok cümle aklımda yer etmiş olsa da, paylaşacaklarım hiç yeterli olmasa da bir kaçını paylaşayım.

“Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim.

Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin.” sf.508

“‘Ey sıkıntı şiddetlen nasılsa geçeceksin’ Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi” sf. 302

“Niye ki bunca acı? Dünya imtihan yeriydi belli, bu da bir sınav, amenna. Bu kadar sert sınanmak için ortada çok büyük bir aşkın olması gerekti; Allah’ın kuluna aşkı. Ne kadar çok sevildiğini mi bilmek istiyordu? Ve ki bunca sert bir sınavı da ancak kulun Allah’a duyduğu aşk katlanılır kılabilirdi. Dünya cennet değildi evet; olsaydı, cennetin ne anlamı kalırdı?” sf.496

“Çöl ile gök gibi buldular birbirlerini. Aralarında bir yağmur eksikti” sf.182

“Aşk olunca en çok da ölüm hükmünü kaybediyor ve insan kendisini ölümsüz zannediyordu.”sf.184

Neticede çok çok güzel bir kitap, tereddütsüz okumanızı öneririm. Yazarın aile hikayesinin yanı sıra milli mücadele döneminde halklarımızın yaşadıkları ve hissettiklerine de tanık olacaksınız.

3 Yorum

Filed under Okudukça

Kitap Tantımı #26 Cümle Kapısı

Cümle Kapısı

Yazar: Nazan Bekiroğlu

Kutsal bir yolculukla da bölünse okuma sürecim, severek okudum kitabını Nazan Hanımın. Diğer kitaplarına göre daha farklıydı, sanki yanıbaşımdaydı da sohbet ediyorduk, o kadar içtendi. Hocası Orhan Okay’a ithaf etmiş, önce Şems-i Tebrizi’den bahsetmiş sonra hocasından. Okudukça tanımak isteği uyandı bende hocaya karşı. Sonra zindanların tarihsel gelişiminden bahsetmiş uzun uzun… Okudukça ne kadar az okuduğumu farkettim. Bir dünya eser, yazar ve şairden bahsetmiş yolu zindandan geçen; bana cehaletimi farkettiren. Sonra Nazım’ın gerekçesiz aşkı Piraye’den… Gözlerimi dolduran Adnan Menderes mektuplarından ve nihayet Turganyev’in Babalar ve Oğullar’ından ve ardından ihanetten; sevgilim ihanetten… Öyle bir içdökümü ile noktalanmış ki kitap, doludizgin bir okuma-anlama-ağlama serüveni yaşatıyor okuyucusuna. Ve yine sözü gelmiş de Nur’un babasına dayamış, esamesinin ateşe atıldığı o ana… Dayamış da benim boğazıma bir yumruk oturtuvermiş; “Cümle Kapısı. Kapalı bir kapı aslında. Nur’un babasına son cümlesi, esamenin ateşe düştüğü an. Kime nasıl anlatayım?” ………”Bana anlat, sadece bana, anlarım inan” demek geliyor içimden, sonra sıyrılmaya çalışıyorum bu hüzün atmosferinden; bütün bu hislerim, cümlelerim ve muhatabımın bir vehim olduğuna aklımı ikna etme çabalarıyla.

İç dökümünden;

Ve ben. Bir sonbahar sabahında. Sonbahar dediysem, eylül. Her şey sarıya dönerken. Ayasofya’nın bahçesinde. Ayasofya dediysem, Karadeniz’in kıyısındaki bir Ayasofya. İri yapraklı incir ağaçlarının, sarı meyveli hurmaların ve olgunlaşmış nar dallarının altında. Bir kâse zeytinyağı, bir tutam kekik, birkaç zeytin tanesi. Bütün yaşadıklarıma. İçimde türlü suret acıya dönüşen meşakkatli ama şikâyetçi olmadığım hayatıma. Yüksekten, çok yüksekten bakabileceğim kadar yükselerek yerin yüzünden. Siyah ile beyazın, sarı ile mavinin, ve bu arada tabii ki morun, tekbaşınalığından sıyrılarak tek bir rengin içinde eridiğini. Tek renge dönüştüğünü. Onun da artık bu dünyaya ait olmadığını. O kadar çok sesin, aslında kendisi olmak için değil çok sesten yapılma tek bir sesin içinde olmak için anlamını yitirdiğini. Ancak anlamını yitirdiği yerde bambaşka bir anlam kazandığını. Yani ki rüyada çekilen acının anlamsızlaştığını. Kavrayarak. Kalbimi çatlatacak bir ferahlamayla fark etsem.

Bir kez daha diyorum, bir defterin sonuna iyice yaklaşmışken. Şimdi bana sadece dönüp geriye bakmak kalmış. Öyle olmasaymış bu kadar kolay olmazmış bu içdökümü. Her şeyden vaz mı geçmişim? Kasvet mi sirayet etmiş içimin her yerine? Şimdi ben, ömrümün zulada ustura ağzı, bıçak sırtı yerinde. Yazı, çizi, bilim, düşünce. Ne yapsam yetmiyormuş. Ne hissetsem daha ilerisi ölüm, diyormuşum da ileri geçemiyormuşum. Biliyormuşum ki ırmakların önünü kapayan bendler, suyun gücünü, boşaltılamayan sonsuz enerjiye dönüştürünce her şey eksik kalıyormuş ve hiçbir şey artık hiçbir şeye yaramıyormuş. Seyyare değilmişim artık, çarpacak gezegen aramıyormuşum. Göz kamaştırıcı ışıktan sonra gelen ebedi karanlığı biliyormuşum. Âdem’in sınırlı sayıdaki kelimeleriyle yazılmış bütün yazıları, kitapları ve dahi kendi yazdıklarımı, her zaman için kıyabildiklerimi bir son defa kıysam da diyormuşum. Hepsini yaksam da diyormuşum bir de ben yansam. Bir ırmak olup da artık şu denize bir de ben kavuşsam. Başımı bir kaldırsam. Öyle bir gökyüzü görsem ki, lâcivert kadifesinde dolunaylar, hilâller, ışığı bir azalıp bir çoğalan yıldızlar, kayan ışık topları, parıltılı ve irili ufaklı gök cisimleri…. Hepsi muazzam bir nizam içre dönüyor olsalar. Bu dünyadan olmayan bu sessizlik içime işlese. Bir de suya baksam ki nilüferler, nergisler, yıldızlar, kandiller, parıltılar, ateş topları suyun üzerinde. “

Yorum yap

Filed under Okudukça

Kitap Tanıtımı #19 Cam Irmağı Taş Gemi

Cam Irmağı Taş Gemi

Yazar: Nazan Bekiroğlu

Aynı yazarın okuduğum 5. eseri. Yine bitince hüzünlendiğim kitaplar arasındaki yerini aldı. Bu yazarla tanıştığımdan bu yana, Elif Şafak değil artık en sevdiğim yazar… Belki buna neden popularitesinin nispeten azlığı. Zira herkesçe beğenilen şeyler insana zamanla sıradan gelmeye başlıyor…

Kitap 5 bölümden oluşuyor. Elif’in Be’ye aşkı ile başlayan bölümden sonra diğer bölümler geliyor. Ve son bölümde ise, “İsim ile ateş arasında” isimli eserindeki karanlık karakter Nihade’nin 5. defteri önümüze seriliveriyor. Belki de bu Nihade için bir aklama girişimi kimbilir. Ama benim gönlümde bir türlü aklanamıyor Nihâde… Sözü fazla uzatmadan; sevdiğim, altını çizmeye kıyamadığım, zihnimden uçup gittiği gün belki,  dönüp de buradan  hatırlamaya çalışacağım satırlarla devam edeyim.

“Ve, Cam Irmağı-Taş Gemi koydum bu kitabın adını, bütün itirazlara kulaklarımı tıkayarak. Çünkü kimi taş gemi oldum cam ırmakların üzerinde yüzmeye kalkıştım; kimi cam ırmak oldum taş gemilerin bağrımda yüzmesine alıştım. Ama her halde de sadece cam ırmağın değil taş geminin de kırıldığına tanığım.”

“Her yan Be’ydi şimdi, her şey Be.

Be’ye bağlanınca Elif, Elifliğini bildi.

Her şeyi Be ile tefsir etti.

Dünya dediğin bir tefsir hikâyesi, yol verdi, geçsindi.”

“O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi. Kıyamete değin hiçbir kadının hiçbir erkeği böyle sevemeyeceğinden emindi.”

“Dört hikâye düştü içine.

Bir: Kül rengi küçük kuş ile beyaz mermer şehrin hikâyesi.

İki: Mavi gül dalının,

Üç: Camcı ile taşçının hikâyesi.

Dördüncü: Bir Be bulsa yolu açılacak olan Elif’in, bir sarmal olup da kendi üzerine kıvrılan hikâyesi. Yani aşkın kapkaranlık hikâyesi.”
“Aşkın karaladığını aklamanın, aşktan daha büyük olduğunu görebilseydi kül rengi küçük kuş, kısacık ömrü ne kadarsa onun sonuna kadar, ama bambaşka bir mecrada akıp gidecekti bu hikaye. Üstelik bir küçük kuşcağızın ömrüyle de sınırlanmayacaktı, taşlara yazılmış yazılar kadar uzun ömürlü olacaktı”

“Sitem, kavi bağları daha bir kavileştirmesiyle malum olsa da, zayıf bağları koparmasıyla da meşhurdu. Kavi olduğu varsayılabilirde belki koca bir şehrin küçücük bir kuşa duyduğu ve ondan fazlasıyla geri aldığı muhabbetin. Lakin taht meydanın ortasında kanayıp duran bir yara vardı.”

“Camın özü kumdu, kumunda özü taştı, üzerinden zaman, rüzgar ve su geçmişti sadece, o halde cam taştı.”

”Bir kırık olsun ,kalbinde yerim olsun.Sürgün etme,beni gönderme.Kaldır gözlerini,bir bak bana, ne haldeyim.Öfkelen, sitem et,bağır çağır ama böyle taş gibi durma, ne olursun.”

Ve belki de en hüzünlü bölümüydü kitabın;

“O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi.Elif kimi bu kadar sevebilirdi?

 Nasıl sevdiyse öyle sevildi zannetti.Ama nerden bilebilirdi ki?
Nerden bilsindi?

Sanki her şey susmuştu onları dinliyordu.Kulak kesilmişti kuşlar,ırmak ve bulut.Soluğunu tuttu Elif,Be’nin sesini duydu.

Be ona aşkı anlatıyordu.Dikkat etti Elif.

Be’nin kendi sözcükleri yoktu.Ona aşkı,Elif’in sözcükleriyle anlatıyordu.

Bir şey olmuştu ama kendine ne olduğunu anlayamadı Elif önce.
Bu olanla da uyum içinde geçinilir zannetti.

Can evinden vurulmuştu oysa yara sıcaktı,henüz duymuyordu.
Halinin kelimesini bulamadı,ancak kelimelerle yetindi.

Bir büyük boşlukta çığlık kopmuş gibi.Çığlığı atan görünürde yokmuş da,ses hala çınlıyarak devam ediyormuş gibi.

Bir uçurumdan düşerken kolundan yakalayan el uçurumun kendisine dönüşmüş gibi.

Bir uçurumdan düşmüş öylece hareketsiz kalmış gibi.

Dünya aniden bitmiş,bundan sonrası ölüm gibi.

Ölmedi.Bundan sonrasını da yaşadı.

Bundan sonrası?

Taşıdı.Taşıdıkça ağırlaştı.

Olan olmuştu bir bunu anladı da olanı içine nasıl sığdıracak,nasıl hazmedip sindirecek Elif bunu anlamadı.Bir daha toplanması mümkün olmayan bir kırılışla kırıldı.

Üzerinden tekinsiz bir rüzgar geçmişlere mahsus ürpertiyle kaçtı odalara günlerce.

Kimselere görünmek istemedi,kimseleri görmedi.Yüzlerce düşüncede battı.Kendi içine çevirdi gözlerini.Bütün gidişler eninde sonunda aynı kapıya çıktı.

Aşkın belası ,aşkla hesaplaşmaya kalkması,bir aşkta aşkın yorumunu yapması.Olanın bitenin ne olduğunu anlamak isteği.Elif’in en büyük girdabı oldu.

Keşke bitenin neye bittiğini anlasaydı.Ölü bir balık gibi böyle denize vurup durmasaydı.

Allah’ım dedi.

Kalp bilgimi arttır.Ki olup biteni daha iyi anlayayım.Anlarsam dayanırım.
Ne kalp bilgisi arttı,ne olup biteni anladı.Çözdükçe düğümlendi.Anlamaya çalıştıkça boğuldu.

Aşkıyla yüzleşip de sağ salim çıkamayınca bu kez aşkın kavram olarak kusurlu olduğuna karar verdi.Yaratılşından mücrimdi aşk duygusu.Netice de aşkı aşkı yalanlamaktan başka varlık hükmü kalmıyordu.

Ama aşk yalanlanınca da geriye bir tek karanlık kalıyordu.Oysa karanlığa tahammülü yoktu Elif’in .

Ama dayanmak mümkün değildi.

Peki zaman her acının ilacı değil miydi?

Gözden ırak olan gönülden ırak olmuyormuydu?

Aşk bile olsa herşey en sonunda bitmiyor muydu?

Bitmiyordu.

Bir adım sonrası ölüm
Ölünmüyordu.Sürünüp gidiyordu.

Bir daha Be katılsa öfkesine sular gibi durulacaktı biliyordu.

Her şey eskisi gibi olabilirdi belki.Küçük bir kapıyı açık bıraktı.

olmadı.O da kendiliğinden kapandı.
Değmezmiş diyebilseydi.

Allah’ım değmeyenle oyalama beni.
Öyle bir oyalandı ki değip değmediğini bile bilmediğinde, dönerim zannetti de bir adım geriye dönemedi.

Ne kadar abesti aşkın yüzü.

Dahası ne çok yüzü vardı.Aşkın bir yüzü,aşkın iki yüzü,Aşkın yüzsüzlüğü.
Vefa,ihanet,ahd.Hepsi birbirine karışıyordu.

Uğrunda ahidler bozulan,ahde vefasızlık ediyordu.

Allah’ım dedi
Ne olur yanılma olmasaydı.

Ne büyüktü vaad ve toprak ne kadar küçükmüş.

Gördü.Görmek an meselesi değil ama.Zaman meselesi şimdi.
Gördüğünün aslında kendi görme kabiliyetinden daha fazlası olmadığını,okyanusun kıyısında,gelgitler arasında neden sonra fark etti.Yani bu Be ne kadar olsa da Elif’in gördüğü kadardı.
Bir Elif’i çekemeyen Be…

Öyle ağırdı ki üzerine yıkılan mana,artık hallerini bilindik kelimelerle ifade edemedi Elif.Bir acı ki artık hallerini bilindik kelimelerle ifade edemedi Elif.Bir acı ki kelamda bu halin karşılığı yok acıdan başka.
Bundan sonra derin denizlerin yalnızlığı olsundu.
Hesapları bu dünyaya sığmadı,çözümünü bir başka dünyaya bıraktı.

Üzüntüsünün artık Be’ye dair bile olmadığını fark etti.

Kederi yön değiştirdi.

Gel zamanı çıktı,neredeyse denizin ortasında kalmış kumsal evinden.Ayak bilekleri ıslandı.

Karanlık kentin kapısına dayandı,geçtiği uzun ve meşakkatli bir yoldu.Gecenin otobüsleri güçlü yolcularıyla uzaklaşırken tehlikeli mesafelere,onun kara,kapkara giysileri bıraktığı yerde duruyordu.Önce portakal çiçeklerinden yapılma tacını çıkardı başından,son bir kaç deniz kabuğunun üzerine çözdü saçlarının örgülerini.Sonra beyaz giysilerini sıyırdı ,döküverdi ayaklarının dibine.Sol ayak bileğinden yasemen bileziğini çözdü…

Cübbesini usulca geçirdi sırtına,sonra başlığını çekti taa gözlerinin üzerine indirdi.Demir kapıdan geçip içeri girdi.Kimse yadırgamadı varlığını.Sanki herkes onun bir gün döneceğini biliyordu.Sanki hiç gitmemişti.Kente doğru ilk adımını atarken ,hiç olmazsa karanlık samimi,diye mırıldandı,hiç olmazsa tek rengi vardı onun…..”“O kadar çok sevdi ki Elif, Be’yi.Elif kimi bu kadar sevebilirdi?

“Yaşanma ihtimali sonsuz kere tıkanmış ama bir kez söze dökülünce de önü tümden açılmış bir akışa kendilerini bıraktıklarında, düşünmek gibi bahsetmek de suç olmaktan çıktı. Her ikisinin de anlattıkları, ancak yaşamadıkları kadar çoktu. Yaşanan, yaşanmamışlığının tanığını yekdiğerinde bulunca baş başa vermiş iki suretten biri diğerine aşkın kelimesini sordu; diğeri gülümsedi ve ona aşkın, bu dünyadan olmayan bir zamanda, bütün ruhların toplandığı mekânda, ruhun, sözleştiği ve seviştiği tanışını bu dünyada hatırlaması olduğunu anlattı. Ama, dedi biri, hesapta ruhun, tanışını bu dünyada hiç bulamaması, ona rastlayamaması var. Diğeri, buldum zannedip de yanılmak var, diye ekledi. Bulup da tanıyamamak var, dedi biri. Ve ki bulup da onun tarafından hatırlanmamak var, diye tamamladı diğeri.   “

1 Yorum

Filed under Okudukça

Kitap Tanıtımı #18 Nun Masalları

NUN MASALLARI

Yazar: Nazan Bekiroğlu

Yazarın Dergâh dergisinde farklı zamanlarda yazmış olduğu, kısmen birbirinin devamı niteliğinde olan hikayelerden oluşan bir kitap bu. Başlardaki hikayeleri merakla okudum ama belli bir yerden sonra olaylar karmaşıklaştı, öyle ki; okumak istemedim sanki okudukça içimin karanlık dehlizlerinde hapsolmuş, kapı kilitlerine varana kadar örümcek ağı kaplanmış odalarımı zorladı sanki yazar. Birileri dedim bu okuduklarımı okusalar, en yakınımdaki birileri anlarlar mıydı benim anladıklarımı mesela? Ya da ne anlarlardı ki? Yarım bırakmaya her niyetlenişimde geri dönüp aldım elime, çok değil bazen sadece bir sayfa okuyup saatlerce düşündürdü… Bitince üzerimden bir yük kalktı sanki, ağır bir yük… Yine büyülü cümleler kurmuş Nazan Hanım… Kim bilir belki bir gün biri de Nazan Hanım’ı anlar…Anlatır… Tıpkı Şair Nigar hanımın anlaşılması gibi… Kim bilir?

Alıntılara gelirsek…

“Ben ağlamalıyım ve diyordu, biri bana ne kadar güzel ağlıyorsun, göz yaşların ne kadar güzel demeli. Sonra o birisinin, kendisi ağladığı zaman ona, ne güzel ağlıyorsun ve göz yaşların ne kadar güzel hattat, diyebilecek birisinin kendi zamanında hiç var olamayacağı düşüncesi, korkunç, bütün şimdiye kadar çektiği acıların hepsinden çok daha korkunç bir biçimde kalbini deldi.”

“İçimdeki denizden kaç dalga geçtiğini kim saydı? Bütün kalelerimin neden her defasında böyle savunmasız düştüğünün sebebini kim merak etti? Her çıkışımda kalelerimden, biraz daha nasıl olup da bu kadar küçülebildiğimin nedenini kim anladı? Mutlak olanda var olmak için yaptığım her şey, yazdığım her yazı, var olmak ve toplanmak için attığım her imza biraz daha dağılmama ve küçülmeme yol açtı.”

“Darmadağınık odamın bütün kapılarından, bütün pencerelerinden, bütün aralıklarından; gri, soğuk ve sinsi bir duman içeri yayılıyor. Yapış yapış. Hattat kaç kez hayatı, kaç kez aşkı ve kaç kez ölümü aramak için sefere çıktım. Kaçında geri döndüm. Ben senin ruhunun bütün çağrışımlarına ve tezahürlerine vakıfken, dahası hakkın varken benim üzerimde, bir mukadder meçhulde kesişecekken yollarımız, ne kadar yalnız olduğumu ve ne kadar acı çektiğimi bilmedin bile. Hattat çok yalnızım ve çok acı çekiyorum. Ama neden bu kadar acı çekiyorum.”

“İçimizde hep hüzün filizlendi ve içimizde hep ağlamamaya ilişkin birşeyler vardı. Hep yanlış kalelerin burçlarına bayrak çekmeyi düşledik. Tükenmemek için gerekli olan tılsımı bir türlü bulamadık. Çıktığımız yolculuklar hep yanlıştı ve bunu neden sonra farkettik.”

“Hattat sonsuzluğun belki sadece aramak olduğunun, sadece arandığı zaman var olduğunun farkındayım. Bıkmadan ve usanmadan bütün kapıları çalmakla birgün çok güzel bir şeye dönüşebileceğimizi biliyorum.”

“… günlerce aşkının yapısını çözmeye uğraştı. İçini yakan ve yüreğini sızlatan bütün o ayrıntıların ne olduğunu anlamak istedi. Neden onu görmek ve onun tarafından görülmek istediğinin o çok karanlıklardaki nedenini aydınlatmak. Kendi içinde ilerlemeye çalıştı günlerce, kendi içinde ilerlemesi gereken yolun bu olup olmadığını hesaba katarak.”

“Yüreğini asıl sızlatanın ne olduğunu fark etti. Onu ve onunla birlikte, diye düşündü. Bütün bu acılarım yaşayamadıklarımdan ve yaşatamadıklarımdan ileri geliyor.”

“Vaad ettiği ülkeyi vermeyenlerden olma ki vaad edilen ülkesi verilmeyenlerden olmayasın.”

“Hiçbir azabın anlaşılamamak dahası yanlış anlaşılmak kadar büyük olamayacağını fark etti. Çünkü yanlış anlaşılmak beraberinde yanlış anlamayı da getiriyordu.”

2 Yorum

Filed under Okudukça

İsimle Ateş Arasında-2 (Alıntılar)

“…yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tanımı olduğu. bu tanımlardan biri sorgusuz sulasiz teslimiyet anlamına gelirken, diğerinin, sorgusuz sualsiz teslimiyetin kurulumu demek olduğu. böylece aşkın mutlak tanımının mümkünler aleminde na-mümkün olduğu…”

“….ayağa kalktı. tepeden tırnağa siyahtı. boşlukta kapladığı hacme bakakaldım. usulca yürüdü.karanlık dükkan üzerime yürüdü. bir dolaba uzandı. esmer bir kelebeğe benzeyen ellerini gördüm. sağ bileğine geçirilmiş gümüş bilekliğin nakışlarını ve lâ’l taşlarını gördüm.bir buhur tanesini avuçlarının arasına aldı. avucunun ortasındaki kına lekesini gördüm. ufalanan buhur tanesini ateşe attı. gül tam bağrından yandı. buhurun, güzel kokusunu salması için ateşe atılması gerektiğini gördüm. ateş kızıl. buhur siyah. duman bir âh kıvrımı. bir duanın ağırlığı. görmediğim ülkeleri, iki denizin tam birleştiği yerde kurulmuş, bol tapınaklı yitik kentleri gördüm. uzaktan deve çıngırakları.konuşan ırmak. ipek yolunun yıkık köprüsü.

buhur yandı. saldı kokusunu.

ben dayandım.”

“meger ask indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu.”

“kelam yanımı feda etmeyi, ah hal ile yetinmeyi bilebilseydim…”

“kelam hangi perdesinden kopuyordu ki kalbin, sözü taşıyan nefese artık ondan başka isim için izin verilmeyecek olduğunu acıyla fark ettim.
içimden, dol, dedim, bütün boşluklarımı doldur tek başına ne olursun!
bütün boşluklarım ezelden bu yana ne birikmişse onunla doldu. dolsaydı boşluklarıma nur, ne olurdu!…
zayıf yaratılmış kalp, belli ki yasaların da ahlakın da üzerindeydi.”

“aşkın büyüklüğünü terk ettiklerinin çokluğuyla ölçmeyi öğrenmiş olan ben. öyle bir an geliyor ki durdurmak istese bile insan kendi içindeki işleyişlere söz geçiremiyordu. en acısı da parmaklar arasından kayıp giden bu bir avuç suya tanıklıktı. çare yok, aşk onu yaratan tarafından, hikmet işte, mükemmelliği azaltılarak yaratılmıştı.aşkı ve de onu kalbinde taşıyacak olanların tümünü yaratan kuşku yok ki, aşıklar, gerçek aşkın mahiyetini ve kaynağını önünden bulutlar çekilen dolunay gibi farketsinler diye, birbirlerine bitimsiz bir aşkla bağlanmasınlar diye, aşkı bitimli kılmıştı. bitmemesi aşkın, ancak onu yaratanın farkedilmesi anlamına geliyordu.”

“onu, herşeyi terk ederek, herşeyi göze alarak, yaktığım gemilerde ben de yanarak, yıktıklarımın enkazı altında ben de kalarak sevdim. hiçbir şeye akıl yetiremeyen çocukların berrak sevinciyle sevdim.onu, ömrümün bundan sonrasına dair kuş gözü kadar bir ayrıntıyı dahi merak etmeyecek kadar mutlu olarak sevdim. onu, gördüğüm o ile göremediğim o arasındaki uçurumları hesaba katmayarak sevdim.”

8 Yorum

Filed under Okudukça