Author Archives: zehrasunay

About zehrasunay

1979 doğumlu, evli ve bir kız çocuğu annesi, Niğde-Bor'da yaşayan bir bilgisayar öğretmeni. http://zehrasunay.wordpress.com

Kitap Tanıtımı #92 Son Kamelya

DSC_0203

Son Kamelya

Yazar: Sarah Jio

Daha önceden aynı yazarın Mart Menekşeleri ve Böğürtlen Kışı kitaplarını okumuştum. Her ikisi de çok sürükleyici, bir çoğumuzun tabiri ile pembe dizi tadında, romantik kızsal kitaplardı. Son Kamelya’yı da aynı beklenti ile okudum ve yanılmadım. Arkadya Yayınevi her zamanki gibi süslü püslü bir kapak tasarımı ve bunun kombini püsküllü bir ayraç ile sunmuş kitabı. İçerikten bağımsız olarak sırf bu iki detay bile, Sarah Jio kitaplarını “kızsal” kitap kategorisine almaya yeterli diye düşünüyorum. Bu kapağa sahip bir kitabı klasik bir Türk erkek okurun elinde görmek hayli ilginç olurdu doğrusu. Bu cümleleri yazarken Elif Şafak’ın Aşk kitabını erkekler için gri kapakla yeniden bastırması geldi aklıma örneğin; pembe kapaktan okumayacakları düşünülmüş olmalı; ki öyle de olmuştu yanlış hatırlamıyorsam…

Sarah Jio önceki kitaplarında olduğu gibi yine iki farklı zaman katmanında ilerletiyor hikayesini; birisi günümüzde geçen kısım, diğeri ise günümüzde geçen kısımla bir şekilde kesiştirilecek olan geçmiş zamanda yaşanan kısım.

Kitapta bol bol kamelyalara dair bilgiler var. Zannedersem kamelya bitkisi ülkemizde çok yaygın değil. Bir çeşit sarmaşık gül diyebiliriz zannedersem, fakat güle nazaran daha sık taç yapraklı bir bitki olsa gerek. Kitabın konusu da nesli tükenmek üzere olan bir pembe kamelya çiçeği etrafında çerçevelendirilmiş.

Kitap arka kapak yazısı kitap hakkında oldukça yeterli bilgi içeriyor;

“Önce küçük bir tohum düşer kalbin odasına, sonra aşkla yeşerir. Kulak verin, umudun sesini duyabiliyor musunuz?”

“1940’lı yılların Amerikası’nda bir fırıncının kızı olan Flora Lewis, un kokulu hayatının bir gün çok farklı yöne sürükleneceğini bilmiyordur. Genç kız bir yandan yaşlı anne babasına yardım ederken, öte yandan botanik bahçesinde bitkilerin ve çiçeklerin gizemli dünyasıyla uğraşmaktadır. Ta ki kendini uluslararası çiçek hırsızlığı zincirinin tam ortasında bulana kadar… Yapacağı iş çok basittir; İngiltere kırsalındaki Livingston Köşkü’ne gidip Middlebury Pembesi olarak bilinen ender bir kamelya türünü bulup haber vermek. Köşke dört öksüz çocuğa dadı olarak sızan Flora, içinde imkânsız bir aşkın tohumlarını büyütürken, ne tür bir belaya bulaştığını acı bir şekilde öğrenecektir.

Tam elli sene sonra bahçe tasarımıyla uğraşan Addison Sinclair, eşiyle birlikte Livingston Köşkü’ne gelir. Geçmişindeki hayaletten kurtulmaya çalışan Addison, aslında burada çok daha sancılı bir gizemin içine düşer. Bunu çözmeye çalıştıkça dillere destan kamelya bahçesinin kanla sulandığı gerçeğine de adım adım yaklaşacaktır…

Mart Menekşeleri ve hâlâ çoksatanlar listesinde yer alan Böğürtlen Kışı yazarı Sarah Jio’dan muhteşem bir kitap daha. Son Kamelya, kalbimizdeki geçmişin zehrini umut kırıntısına tutunan küçük bir tohumla yok edebileceğimizi gösteren bir başyapıt.”

“Günümüze kadar taşınan geçmişin gizemi ile olayları yatıştıran affetmenin gücü tek kelimeyle muazzam.”

Severek, sıkılmadan okunulacak tarzda bir kitap… Dinlendirici ;)

PS. Kamelya kelime olarak dilimizde daha çok çardak anlamında kullanılmakta, kitapta ise bir tür çiçek anlamı ile kullanılmış. Yukarıdaki fotoğrafaki çiçek ise bir kamelya değil, apartman bahçesinden aşırdığım bir gül. :)

 

5 Yorum

Filed under Okudukça

İkinci Misafir Kalemim; A-Fe-De!

Misafir Kalem etkinliğimde ikinci misafir kalemimle karşınızdayım; biliyorsunuz ilk misafirim E-vren‘di… Bu ay ise, kendisine gerek kişiliğiyle, gerek zevkleri ve kültürel birikimiyle, gerekse güçlü kalemiyle hayran kaldığım adaşım Arzu Fatma Doğan’ı, nam-ı diğer A-Fe-De‘yi konuk ediyorum. Öyle tatlı, öyle naif bir insan ki; şu google iyi ki benim blogu bir şekilde indexlemiş de tanışmışım kendisiyle… Kendisi İstanbul’da yaşayan, aslen Tarsus’lu bir mühendis hanım kızımız :)  Pek çok zevkimiz örtüşüyor. Dilerim ömrü de kendisi gibi güzel geçsin hep, arzu ettiği hayalini kurduğu ne varsa bir bir gerçekleşsin hayırlarla…Bakalım mı şimdi neler yazmış adaşım da, beni okurken duygulandırmış, bir iki damla da gözyaşı dökmeme vesile olmuş(kalemine sağlık);

IMAG1093_1

Merhaba :)

İlk defa bir bloga misafirliğe gidiyorum. Tıpkı günlük hayattaki gibi burası da kendine has bir özen, intizam gerektiyormuş. Hani nasıl misafirliğe giderken en temiz, en şık kıyafetlerimizi giyer, en olumlu ifademizi suratımıza yerleştirip öyle yola düşeriz ya “misafir kalem”lik de öylesi bir şeymiş. Hele ki çok değer verdiğiniz bir bloga ise bu yolculuk, heyecanın boyutu da artıyor :)

Öncelikle Fatma Zehra ile yollarımızın nasıl kesiştiğinden bahsetmek istiyorum. “Google” :) Evet şaka gibi ama ben sevgili Fatma Zehra’yı google vasıtasıyla buldum. Üstelik daha sonra ikimizin en güzel ortak noktalarından biri olduğunda karar kıldığımız “İsimle Ateş Arasında” üzerine araştırma yaparken. Artık nasıl darma duman ettiyse beni Nazan Hanım, google’da benim gibi hisseden birilerini daha bulmaya koyulmuştum ki bu bloga rastladım. Sonrasında da adaş olmak, eylüldaş olmak gibi ortak özelliklerimizi keşfetmemizle birlikte çok tatlı bir dostluk, candaşlık [bu tabiri çok severim ve de herkes için kullanmam :)] gelişti ve misafirliğe kadar vardı, hamdolsun :)

Efendim, şimdi gelelim sebeb-i ziyaretimize…

Bu misafirlik daveti geldiğinden beri düşünüp duruyorum, nasıl bir konu başlığı seçmeliyim. “Kendi blogumdakilerden farklı olsun, orjinal olsun, daha kaliteli olsun, daha manidar olsun” gibi beyin fırtınaları neticesinde vardığım nokta: “1 anne 2 kız”.

“Bu da nesi?!” diyenleri duyar gibiyim :) “1 anne 2 kız” tabirine bir de mükemmel baba ekleyince, bizim ailenin yapısını oluşturur. Ve aynı şekilde Fatma Zehra’nın çekirdek ailesi de bu modellemeye sahip :) Hal böyle olunca, hep yazmak istediğim “1 anne 2 kız” konusunu adaşımın blogunda yayınlamış olayım dedim.

1anne2kiz

Nasıl birşeydir “1 anne 2 kız” olmak?

Öncelikle belirteyim; bu yazı, 2 kızın büyük olanı rolüne sahip birinin dilinden anlatılmaktadır.

  • İlk tanışma:

O anı maalesef ki hatırlayamaz bebekler. Fakat bir varlığın annesi ile ilk tanışma anı bence dünyadaki en büyük mucizelerden biri olmalı. Bunu ilk doğum fotoğraflama tecrübemde, gözlemci olarak hissettiğim kadarıyla söylüyorum ki; tek kelimeyle “mucize”! Benim bile kanım donmuştu, kim bilir anneler nasıl hissediyordur? [Konuk yazar burada mikrofonu ev sahibesine uzatır.][Kelimelerle ifade etmek çok güç öyle büyük bir mutluluk ve mucize ki...Mikrofon tekrar misafirimde ;) ]

  • İlk bağlılık:

Tanışma sonrasında ilk bağlılık, alışkanlık gelişir. Artık yanından bir dakika bile ayrılmasına tahammül edemeyeceğin, bir can ile sıkı sıkıya kenetlenmişsindir. Öyle ki; ayrı kaldığınız uyku evresinde bile ondan birşeyin senin yanında olmasını istersin. Belki de en değerli şeyin, anne kokusuna bulanmış bir başörtüsünün…

  • İlk tatlı ortaklık:

Zaman geçer, bu güzel ikili ilişkiye bir ortakçı dahil olur. En masum bir ortakçı, bir kızkardeş J Ben kardeşim dünyaya geldiğinde çok küçük olduğum için, net hatırlayamıyorum o vakitleri. Ama yine de annemin doğuma gitmesi esnasındaki ilk ayrılığımızın hislerini yansıtmaktan geri kalmamışım; zaten kıvırcık olan saçlarımı daha şiddetli kıvırıp, kopartma boyutuna getirmek suretiyle :)

  • Ve mükemmel 3lü oluşur!

Asıl macera burdan sonra başlıyor. Artık bir 3lü kız topluluğu olmuşsunuzdur…

Zaman zaman terliklerin havada uçuştuğu, ev gezmelerinin kaş göz işaretleri içerisinde geçtiği, ikindi çaylarında kurulan sofralarda lezzet ve afiyetin katık yapıldığı, babaya karşı muhalefet olup her tür isteğin itina ile gerçekleştirildiği, park dönüşü alınan dondurmaların tadının asla unutulamadığı, yaşanılan en ufak acıya beraber şifa bulunduğu, beraber gülüp, beraber ağlandığı ve en önemlisi en özel hayallerin beraber kurulduğu bir güzel topluluk :)

  • Yıllar geçer…

Sonrasında yıllar geçer, farklı hayatlara yelken açılır. Başka şehirde bir okul kazanıp, fiziksel olarak aileden ayrılınır. Ve dolayısıyla “1 anne 2 kız” ittifakı da birtakım değişimlere uğramak zorunda kalır.

Onlarsız değil alışverişe çıkmak, tel toka bile alamazken; deneme kabinlerindeki aynalardan çekilen şipşak fotoğraflar aracılığıyla fikir sorulur, onay beklenir. Okul dönüşü ayakkabıları bile çıkarmadan aktarılmaya başlanan “günün özeti” ise yerini rutin telefon görüşmelerine bırakır; iki cihaz aracılığıyla da olsa tüm hislerin birebir aktarılabildiği ve karşılık bulabildiği.

Kısacası zamanlar ve mekanlar değişse de bu ittifakta değişmeyen bir şey vardır; hemen hemen her telefon konuşmasında “alo”dan sonra gelen:

-Yavrum, tam da şu an aklımdan geçiyordun!

İşte bu, kalplerin bir arada olduğunun bir kanıtıdır.

 

***

 

Allah herkese böyle bir topluluğun [çocuk cinsiyet ve sayılarından bağımsız, muhakkak anneli :) ] üyesi olmayı nasip etsin. Ha bir de unutmadan belirtmeliyim ki; “anne” ile kurulan her hayal bir gün mutlaka gerçekleşecektir ;)

 

Konu “1 anne 2 kız” olunca, finalde mikrofonu Candan Erçetin’e uzatmak lazım. Bu şarkı başta benim annem ve canım dostum Fatma Zehra olmak üzere tüm anneler için gelsin :)

http://www.youtube.com/watch?v=FhyCXUT_5as

 

Beni blogunda konuk ettiği için Fatma Zehra’ya teşekkürlerimi gönderiyorum. Gerçek hayatta da misafiri olabilmek dileğiyle :)

 

Keyifli günler ;)

afd

4 Yorum

Filed under Misafir Kalemler

Barfi! Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur

Barfi-2012

2012 yapımı IMDB’den 8.9 puan almış bir Hint filmi Barfi. Başrol oyuncusu Raj Kapoor’un torunu Ranbir Kapoor’muş. Film hem  komedi, hem dram hem de romantik olarak değerlendirilebilir. Fransız filmlerini andıran bir tarzı var. Özellikle minicik gülümseten detayların bolluğu ve film müziklerinin güzelliği bakımından insana Amelie filmini hatırlatıyor. Öyle ki; biz eşimle izlerken hem gülümsedik, hem kahkaha attık ve itiraf etmeliyim ki sonunda da gözlerimiz fena halde doldu!

barfi-1a

Çocuk yaşta annesini kaybeden ve babası tarafından yetiştirilen Barfi, sağır ve dilsiz olarak doğmuş; fakat hayat dolu ve son derece sevecen biri olarak büyümüştür. Çok da haylaz bir genç olan Barfi’nin başı sık sık derde girmektedir. Yaşadığı şehre taşınan Shruti isimli genç kadınla tanıştığında ise daha önce hiç karşılaşmadığı duygularla tanışmaya başlar. Barfi, başka biri ile nişanlı olan Shruti’ye ilk görüşte vurulur, Shruti de zamanla ona karşı bir şeyler hissetmeye başlar. Ancak Shruti, ailesi ve çevresi tarafından büyük tepkilere maruz kalır. Ailesi, kızlarının ‘normal’ biriyle evlenmesini ve ‘normal’ bir hayat sürmesini istemektedir ve bu birlikteliğin gerçekleşmesine izin vermeyecektir. Yılllar sonra yolları tekrar kesiştiğinde ise Barfi için her şey artık daha farklıdır.

Fedakarlık zamanında yapılmaz ise bir kıymeti kalmıyormuş… İnsan hayatında sadece bir kez aşık olmuyormuş… Aşık olduğun insanın başka birini sevmesini izlemek ne acıymış değil mi Shruti? Tam dayaklık elemansın zannımca. Ama sen olmasan da o güzel ikili ortaya çıkmayacaktı :)

barfi-movie-photo-29

Bizim filmlerde olduğu gibi engelli insanlar ajitasyonla aktarılmamış filmde. Aksine engelli insanların nasıl farklı ve güzel yanları da olabilirmiş gösterilmiş. Bir Rain Man havası da vardı sanki.

Ayrıca nedense filmi izlerken hep daha önce izlediğim başka filmlere benzetme isteği belirdi içimde. Mesela Jhilmil ile kaçış, birlikte geçirdikleri ilk günler bana Leon’u anımsattı.

barfi-movie-wallpaper-14

2,5 saat sürmesine rağmen hiç sıkılmadan izlenebilecek kaliteli bir Hint filmi diyebilirim. İzleyin pişman olmazsınız. Biz bi kez daha izlesek mi diye düşünüoruz. :)

1 Yorum

Filed under İzledikçe

Kitap Tanıtımı #91 Mucizevi Mandarin

mucizevimandarinMUCİZEVİ MANDARİN

Yazar: Aslı Erdoğan

İlk Baskısını 1996’da yapmış ve Everest Yayınları’ndan çıkmış 142 sayfalık bir Aslı Erdoğan kitabı Mucizevi Mandarin. Kabuk Adam ve Kırmızı Pelerinli Kent‘ten sonra okumuş olduğum üçüncü Aslı Erdoğan kitabı. Bu kadının cümleleri çok etkileyici. Tüm kitaplarının kapak dizaynları gibi arka kapak yazıları da ne yazık ki aynı, fakat arka kapakta da yazdığı gibi “geleceğe kalacak elli yazar” arasında olacağına ben de inanıyorum.

Kitap içerisinde Mucizevi Mandarin isimli öykü de dahil bir kaç öyküden oluşuyor. Mandarin eskiden Çin’de yüksek mevkili devlet memurlarına verilen isimmiş. Bu öyküde anlatılmak istenen ise çok etkileyici. Hayatın zorluklarına göğüs geren, her türlü darbeden, yaralanmadan etkilenmeyip dimdik duran insanın(mandarinin), kendisine gösterilen umulmadık şefkat karşısında nasıl da afalladığı, güçsüzleştiği ve hatta yaralandığı. Şefkate aç ne çok insan var aslında etrafımızda öyle değil mi? Bunca açlığına rağmen “şefkate kapalı”. Hayat zor. Ve insan hep güçlü olmak/hiç değilse güçlü görünmek arzusuyla etrafına görünmez bir zırh örüyor. Öyle ki ne kadar darbe alırsa alsın etkilenmiyor. Oysa o hep eksikliğiyle yanıp tutuştuğu merhamet, şefkat gösterildiğinde ise garipsiyor ve hatta reddediyor. Çünkü biliyor ki; sevilmek gibi şefkat duyulmak da o kendi kendine ördüğü görünmez zırhı delecek ve sanıyor ki güçsüzleştirecek…

Diğer öyküler ise aslında birbirinden ayrı gibi görünse de iç içe geçmiş kahramanların hikayeleri. Yazar İsviçre’de yaşadığı dönemden etkilenerek tek gözü yaralı olan bir göçmenin yaşadıklarını anlatarak başlamış öyküsüne. Sonrasında ise Kızılderili hikayeleri ile sevdiği kadın ölmek üzere olan İstanbul’daki bir adamın hikayesine geçmiş. Her iki hikaye ise aradaki Kızılderili efsaneleri ile birleştirilmiş.

Okuyalı iki ay olmasına rağmen henüz yazma fırsatı bulabildim. Yazarken kitabı elime alıp bir göz atayım derken dalıp gittim… Gerçekten de bazı cümleler öyle etkileyici ki. Aslı Erdoğan ile tanışmak için uygun bir kitap olduğu kanaatindeyim. Bir kaç cümlesini buraya da alıyorum. Keyifli okumalar…

”Bir insanı gerçekten sevmek, onun tuhaflıklarını başka hiç kimsenin, kendisinin bile benimseyemediği hatta fark etmediği huylarını sevmektir. İnsanların en esaslı yönleri uyumsuzluklarında saklıdır çünkü.”

”Ancak sen ilgilendiğinde kanamaya başladi yaralarım, oysa hep oradaydılar.”

“Sıkı sıkı yapışabileceğim, bağlanabileceğim bir şeyler aramıştım sürekli. Yaşamı yaşamaya değer kılacak bir inanç, bir düşünce, bir insan olmalıydı bir yerlerde. Bir sokaktan diğerine, bir kitaptan ötekine, bir bakıştan bir başka bakışa hep bu acınası, saf, tehlikeli inançla koştum durdum. Dünyayı adım adım kat ettim, gözüme ilişen her deliğe, çukura, kovuğa ellerimi uzatıp karış karış aradım. avuçlarımda bulduğum hep boşluktu, kader çizgilerimin arasındaki boşluk.”

“Bir şehir, ancak içinde sevdiğiniz biri olunca yaşamaya başlar.”

“Seni nasıl böylesine hırpaladılar? Aşk sözcüğünü duyar duymaz karmakarışık korkulara kapılıp gitmene; iki insanın birbirine en yakın olması gereken zamanlarda, uçuruma yuvarlanır gibi kendi içine dönmene; bakman, istemen ve sorman gerektiğinde başını öne eğmene; bedenin çırılçıplakken kafanı yastıkların altına gömmene kim neden oldu? Senden neyi esirgediler?” Bütün bunları soran Sergio elbette. Benim yanıtımsa uzun, bitimsiz bir suskunluk).

“İlk anların, yeri doldurulmaz ilk anların güzelliği… Bütün başlangıçlar güzeldir.”

“Şefkat, bazen nasıl da ona en çok gereksinim duyanları paramparça ediyor.”

“Elimde anılar var elbette. Hiç geri dönemeyeceğim geçmiş ülkesinin uzak, tuhaf, geveze konukları… Gerçeğin gölgeleri onlar yalnızca ama gerçek hiçbir şeye yetmiyor. Zamanın fırça darbeleriyle hep yeniden biçimleniyor resimler, renkleniyor, canlanıyor, soluklaşıyor, üçüncü bir boyut kazanıyor; imgeler gerçeklikten bir uzaklaşıyor, bir yakınlaşıyor, ansızın örtüşüp, sonra hemen kopuyor.”

 

2 Yorum

Filed under Okudukça

Kocaman bir paket mutluluk… :)

afede3

İnstagram-twitter-facebook kullanmayan blogger dostum, adaşım öyle mutlu etti ki anlatamam :) Kocaman bir paket hazırlamış bize. Bazen hic ummadığınız vesileler ile mutlu ediliverirsiniz… Blogu/blogum aracılığıyla kimi tanısam çok sevdim ve hep mutlu edildim :) Üstelik öyle ince ki öncesinde bana hiç çaktırmadan Mustafa Ulusoy’dan pasajlar okutuyor, sevip sevmediğimi soruyor,  konferansına gidip ismime imzalatiyor, kızlarımı da unutmuyor, el emeği bir de ebru kitap ayraci yapıp ekliyor… (Her Pazar’ını ebru kursunda geçirdiğinden bahsedince çok imrendim)

O beni çok mutlu etti dilerim de Allah onu çok mutlu etsin :)

Kimmis bu güzel insan derseniz ismi Arzu Fatma; blogu ise http://afede-hali.blogspot.com.tr :)

afede1

Ha bir de paket bana ulaştıktan sonra arayıp, kargodan aradığını ve paketin yarısının İstanbul’da kaldığını bizzat oraya gidip almam gerektiğini söyleyip, yüzümdeki gülücüklere gülücük ekliyor… Çok seviyorum ben bu  Eylül kızını… :)

afede2 Sahiden de beni İstanbul hiçbu kadar güzel çağırmamıştı… Elif’e aldığı çantanın içinden çıkan çikolatalar, bana yazdığı gizli mektubun sonuna eklediği İsmail Abi repliği… Ne diyeyim. Cidden çok çok çok sevindim…:)

 

6 Yorum

Filed under İzdüşüm

Biutiful

IMDB puan 7.5 olan, başrol oyuncusuna yani Javier Bardem’e hayran kaldığım içerisinde “Biutiful” olan tek bir şey bile barındırmayan bir dram filmi.  Biutiful,  2010 yapımı ve yönetmenliğini Alejandro González Iñárritu yaptığı bir Meksika-İspanyol filmi. Bu arada Javier Bardem bu filmdeki performansı ile Cannes Film Festivalinde en iyi erkek oyuncuyu kapmış ve bana göre kesinlikle hak etmiş.

biutiful-1920x1080-03

Olay Barcelona’da geçiyor. Başrol oyuncusu Uxbal harika bir baba ama kötü bir adam. Kanunsuz işlerle çocuklarına bakmaya çalışıyor ve bunun yanısıra ağır hasta… Tıpku filmin isminin yazılışı gibi filmde de karakterler hep yanlış. İyi insanlar kötülük yapıyor… Kötü insanlar iyilik…

Biutiful-14

Film bir çok insana göre çok sıkıcı gelebilir ama hayatı olduğu gibi sunmuş yönetmen; hiç allayıp pullamadan. Kapitalizm, mülteciler, marjinaller… Yakın çekim kareler ağırlıkta ve hatta hayatın tüm çirkinliğine zoom yapılarak ağırlıkta… Sofrada yemeğini kusan çocuğun ağzından çıkanları da, kan işeyen adamın idrarını da, pis tavalarda pişen yemekleri de yakın plan görebiliyorsunuz.

biutiful_1

Kaçak işçilerin ölümüne neden olan adama da, kocasının kardeşiyle birlikte olan kadına da kızamıyorsunuz. İnsan “kötü” olamıyor… Her kötünün bir iyi yanı oluyor da ona vurgu yapılıyor sanki… Film bittiğinde bir rahatsızlık hissi, bir “ağlamalıydım ama neden ağlayamadım” tedirginliği, içinizde oluşan bir huzursuzluk ve ölümlülüğe dair bir karamsarlık…

Güzeldi.

5 Yorum

Filed under İzledikçe

Soma

140516-turkey-mine-735_e043633b6530d20e0b7c40c854fee77a

 

Acı büyük. Tarif edilemeyecek kadar büyük. Ve ateş düştüğü yeri yakıyor neticede. Biz belki bir hafta belki iki hafta televizyon haberlerinde gördükçe, her sene yıl dönümlerinde rakamlara vurulmuş dozajda haberlerle hatırlayıp gözyaşı döker dua ederiz. Ya sonra? Oradaki yüzlerce acılı evlat, eş, anne baba…  Yaşamaya dair içimden bir şey gelmiyor, nefes alırken bile suçluluk hissediyorum kaç gündür.

Bu noktadan sonra inşallah tüm sorumlular cezasız bırakılmaz! Orada hayatını kaybeden insanların dini, ırkı, mezhebi, seçmen davranışı üzerinden yorum yapıp da “müstehaktır” diyen, kendini “gazeteci” diye adlandıran insanlar da (insan dedimse lafın gelişi) toplum nezdinde muteberliğini yitirir. Zira hâlâ bu insanı (insan dedimse lafın gelişi) savunanları gördükçe………..  Dahası twitterdaki kuş beyinli insancıkların “umarım o  partiye oy verenler de evlat acısı çeksin”, “türbanlıları yollayalım barete de  gerek yok, bi göçükle hepsinden kurtuluruz” , ” oradan zaten % bilmem kaç şu partiye oy çıkmıştı hak ettiler” twitlerini okudukça… Bu insanlarla aynı havayı soluduğuma, aynı toprak üzerinde yaşadığıma dahi utanıyorum. Allah akıl, fikir, izan,vicdan versin.

Bu noktada şu ayet-i Kerime manidar… “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Maide 8.

Ayrıca bu ayeti diğer manada da değerlendirmek lazım. Bir topluma olan kin nedeniyle her fırsatta o toplum karalanıp küçük görülüyorsa. Bir başka açıdan da aynı topluma duyulan sempati de yapılan yanlışlara göz yumup eyvallah dememeyi gerektirir; “Âdil olun” emri. Allah bizi affetsin. Aidiyet hissettiğimiz tarafa göre bazılarımız fırsat bu fırsat deyip 300 civarı canın yitip gitmesini, acıyı bir kenara bırakıp, karşı tarafı nasıl deviririm derdine düştü, bazılarımız yine 300 canın yitip gitmesini bir kenara bırakıp diğer tarafın devirme telaşına karşı savunma psikolojisine girdi. Biz  böyle büyük bir faciada bile millet olmayı, birlik olmayı unuttuk.

Atlatılması yıllar sürecek, belki bir ömre sığmayacak psikolojik travmalara duadan başka yapabileceğimiz bir şey yok. Geride kalanların Allah yardımcıları olsun. Vefat edenler fakirdi, şimdi kalanlar daha da fakir. Bari maddi açıdan yanlarında olalım. Bu noktada Beyaz Kitaplık yardım hesaplarını paylaşmış; tıklayıp öğrenebilirsiniz. Benim kelimelerimin yetemeyeceği bir yazıyı ise Nazan Bekiroğlu kaleme almış. Onu da buradan okuabilirsiniz.
pc-140515-turkey-mine-funeral-01_b830c08bcfb1ed8976c01a4ffbf1387c

2 Yorum

Filed under İzdüşüm