Author Archives: zehrasunay

About zehrasunay

1979 doğumlu, evli ve bir kız çocuğu annesi, Niğde-Bor'da yaşayan bir bilgisayar öğretmeni. http://zehrasunay.wordpress.com

Hoşgelmişti… #blogfırtınası 19.gün

Gün 19. Çocukkenki halinizi hikayenizdeki bir karakter olarak anlatın. (Biraz yoruldum mu sıkıldım mı bilemiyorum bu fırtınadan uzaklaştım sanki ama ara ara yazacağım bakalım yine de)
fz
Bilimsel açıdan mümkün olmasa da; gerçi nerden bilecekler kaç yaşında kalıcı hafızanın oluştuğunu… Ben bazı ayrıntıları çok net hatırlıyorum o güne dair.

Zümrüt yeşili uzun kanepenin üzerindeki minicik beyaz bir kundak, tiz ağlama sesleri, annemin yattığı yatağın bembeyaz çarşafları, ve üzerindeki geniş kırmızı lekeler, kim olduğunu hatırlayamasam da; parmaklarım üzerinde kanepenin üzerinde yatan beyaz kundak içindeki, tiz sesler çıkaran canlıyı görme çabamı azarlayan o kadın, doğum evde olacağı için babamla birlikte karşı apartmandaki bir dosta gidişimiz, aklımın evde kalışı, her şey olup bittikten sonra ve o kadının azarından sonra boğazımda düğümlenen bir şeyler, o kalabalıkta ağlayamayışım, annemin bunu hissetmesi belki, yanına uzanmam için beni çağırması… :)

Ne garip bütün bunlar yaşandığında, ilk ve tek kardeşim dünyaya geldiğinde yani, henüz 3 yaşımı doldurmama 4 gün varmış ve ben hala net olarak bu yukarıda yazdıklarımı hatırlarım o güne dair… Öncesi yok, sonrası da yok, işte hepsi bu… Şimdi küçük kızımda hep kendi bebekliğimi görüyorum, kaşı gözü saçı başı bana pek benzemese de ona baktıkça küçük FZ’yi hatırlıyorum :)

2 Yorum

Filed under Blog Fırtınası

En kötü öğrencilik anım #blogfırtınası 15. gün

Gün 15. İyi ya da kötü, herhangi bir çocukluk anınıza yeniden hayat verin, bugünkü içgörülerinizle tekrar bakın.

kompozisyon

Orta 2. sınıftaydım, Türkçe öğretmenimiz bir kompozisyon ödevi vermişti. Konu, “Gelecekte yaşayacağınız bir olayı hayal edip anı şeklinde yazın” gibi bir şeydi. Ben de uzun uzun düşünüp, gerektiğinden fazla ciddiye alarak bir kompozisyon yazmıştım. Kompozisyonda ben emekli bir ilkokul öğretmeniydim ve ne hikmetse o yıl Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ödüllendirilerek Azerbaycan’a geziye gönderiliyordum.

1991-92 yıllarına tekabül ediyor benim bu olayı yaşadığım dönem. O günlerde interneti, arama motorları kullanmıyoruz ne yazık ki, evde bir bilgisayar falan da yok. Bol bol ansiklopedi karıştırarak önce Azerbaycan hakkında bilgi topluyorum. Öyle heyecanlıyım ki, mükemmel olması için uğraşıp duruyorum. Uçaktaki yolculuktan başlayarak yazıyorum, Bakü’deki üzüm bağlarından tutun da kahvelerde oturulan engin taburelere, halkın giyim kuşamından, yiyip içtiklerine varana kadar ayrıntılı bir kompozisyon yazıyorum, hiç evlenmemiş, yurtdışına hiç çıkmamış o emekli öğretmenin duygularını elimden geldiğince yansıtmaya çalışıyorum…  Herkesin yarım sayfa yazdığı ödevi ben 3 dosya kağıdına dolduruyorum…

Ödevlerin teslim tarihi gelip çatıyor, heyecanla dosyaya koyup öğretmene veriyorum. Hızla gözden geçirirken benimkinde takılıyor. Kalbim hızla atıyor beğenip beğenmeyeceğini öyle merak ediyorum ki, övgü dolu sözler bekliyorum. İsmimi okuyor, yazdığın bu ödevi sınıf arkadaşlarına da okumak ister misin diye soruyor. Çekinerek de olsa istediğimi söyleyip okuyorum…Okudukça rahatlıyor ve kendimi mutlu hissetmeye başlıyorum, çünkü hiç kimsenin değil benimki sınıfa sunulmaya layık görüldü diye düşünüyorum.

 

Sözlerim bitince tahtaya çıkmamı söylüyor. Önce sınıfa dönüp; “Nasıl, beğendiniz mi?” diye soruyor. Arkadaşlarımın cevabını hatırlamıyorum hatırladığım halen mutlu hissediyor oluşum. Sonra bana dönüp o buz gibi soruyu soruyor; “Nerden bulup yazdın sen bunu? Utanmıyor musun, bir yerlerden bulup getirdiğin şeyi kendim yazdım diyerek beni kandırmaya? Bir de öğretmen çocuğu olacaksın… Otur yerine!” Ne kadar kendi yazdığımı söylesem de inandıramıyorum… Ağlayarak yerime oturuyorum.

Eve döndüğümde babama, anneme anlatmak içimden gelmiyor. Odama çekilip gözyaşlarımın ıslattığı ödev kağıtlarını yeniden ağlayarak yırtıyorum en küçük parçaya ulaşana kadar.  O gün vazgeçiyorum “sözelci” olmaktan lisede… O gün bırakıyorum kitap okumayı… O gün ödevler için fazla zaman harcanmaya değmeyeceğine karar veriyorum…

Nedense bu yaşta bile hüzün kaplıyor o anımı düşünürken içimi… Ve bir öğretmen olarak bir çocuğun emeğine saygı göstermemenin, dahası ona güvenmemenin  içsel dünyasında ne denli etkili olacağını çok iyi biliyorum. Ve o ödevi saklamadığım için pişman oluyorum…

3 Yorum

Filed under Blog Fırtınası, blogfırtınası

Hayalimdeki ev #blogfırtınası 13. gün

Gün 13. Hep hayalini kurduğunuz evde yaşıyor olsanız nasıl bir şey olurdu onu yazın.

 
image

Şöyle bir düşündüm de hayalimdeki ev nasıl bir ev… Evimi çok seviyorum Allah’a şükür, kira ödemediğim, kendi emeğimizle aldığımız, içerisinde çocuklarımın üşümediği, huzurlu bir evim var, fakat insanoğlunun gözü doymaz ya hani, hep “şu da olsun, bu da olsun” diye düşünür ya… Şimdi o şu ve bu neler onları yazayım bari, yüksek bir tepede olsun isterdim, kocaman açık bir arazi içerisinde hani Paul Auster’in Yanılsamalar Kitabı’ndaki gibi bir ev. Bahçesinde asırlık çınarları olan, o çınarlardan birinde upuzun bir salıncak sallanan, kocaman bir yüzme havuzu olan mesela, sonra bir bölümünde domates, biber, salatalık, biber yetişen… Yağmurlu günlerin sonrasında üzerine oturarak gökkuşağını izleyebileceğimiz kocaman bir kaya bulunan 2 katlı bir ev… Verandasındaki saksılarda renk renk çiçekler olan, karda kışta sıcak çikolata içebileceğimiz bir de kış bahçesi olan… İçerisinde şen kahkahalar, birbirleriyle her an birlikte olan insanlar, teknolojiden uzak… Bu son cümle biraz da kendime, elinden telefonu, tableti, düşmeyen, bilgisayar/TV başına çakılan insanlar değil :( Kocaman bir kitaplığın bulunduğu boydan boya geniş pencereli bir oda… Tepenin 2-3 km aşağısı deniz tabi :)

Yaz yaz bitmez, dedim ya insanın gözü doymaz… Aslında hiç biri lazım değil mutluluk için, huzur olsun, sevgi olsun en önemlisi sağlık olsun yeter… Yeter de artar bile…
Cahit Sıtkı’nın memleketi gibi, ben de bir ev isterim ; “Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; Olursa bir şikayet ölümden olsun.”

 

Yorum yapın

Filed under Blog Fırtınası

İlk işim #blogfırtınası 11.gün

“Gün 11.  İlk işiniz hakkında yazın.”

sevgikoleji

21 yaşındaydım, henüz mezuniyet belgesini bile almadan soluğu o özel okulun müdür odasında almıştım. Aslında arkadaşım için gitmiştik görüşmeye, ben sadece ona eşlik ediyordum. Branşımız aynıydı ve okulda ihtiyaç sadece bir kişiydi. Arkadaşım yaz okuluna 3 dersten kalmıştı, bütünleme de olmayınca Eylül başında mezun olacaktı. Ben ise herhangi bir dersten kalmadan direkt mezun olmaya hak kazanmıştım. Müdür işi riske etmek istemiyordu, o odada ne olduysa olmuştu ve ben sözleşmeye imzayı atıvermiştim. Arkadaşım ise okulun başka bir semtteki şubesinde göreve başlayacaktı, tabi şayet sorun çıkmadan bitirebilirse yaz okulunu. Ailemden habersiz ilk işime karar vermiştim. Haberi aldıklarında babam birazcık bozulmuştu. Ne de olsa başka bir ilde  çalışacaktım. :)

İki yıl görev yaptım Ankara’daki o okulda, veli profilimiz oldukça üst düzeydi; milletvekili lojmanlarına yakın olmamızın da etkisi büyüktü tabi. 10 katlı bir bina, bilgisayar sınıfım 10. katta ve yemekhane -1’de, zaman zaman bozulan asansör…

Çok güzel dostluklar kurdum o iki yılda. Hatta bir tanesi var ki; halen sık sık görüştüğüm, kimseyle paylaşamayacağım tüm sıkıntımı, endişelerimi, hatalarımı, arzularımı zerre kadar ayıplanma endişesi olmaksızın paylaşabileceğim bir kardeş oldu benim için; hiç sahip olmadığım kız kardeş…

Ve öğrenciler; ilk öğrencilerimi öyle çok sevdim ki, okulun lise bölümünde de derse girmiştim, benden sadece 4 yaş küçük öğrencilerim vardı. İçlerinden bazıları ile halen görüşüyorum, çoğu harika mesleklere sahip oldu, kimi evlenip çocuk sahibi bile oldu:) Şimdi düşünüyorum da o iki yılda sadece öğretmeni motive edip çalışmaktan zevk almasını sağlamak yerine, işveren/patron pozisyonuna daha yakın davranarak, yıllık sözleşme tekrarlamama tehditleri ile diken üstünde çalışmak zorunda bırakılan, velilere aşırı iltimas sağlayan idarecileri kötü hatırlıyorum…

Ha bir de birlikte çalıştığımız resim öğretmenini hatırlıyorum … O şimdi hayatta değil :( Yazın vefat ettiğini duyunca ölüme ne kadar yakınolduğumu düşündüm…Kızı 10 yaşındaymış… Allah rahmet eylesin…

Ve uzun servis yolculukları, dönüş yolunda kitap okurken uyuyakalmalarım, servis şoförü tarafından uyandırılmalarım :)

Yorum yapın

Filed under Blog Fırtınası, blogfırtınası, İzdüşüm

Tesadüf #blogfırtınası 10. gün

“Gün 10. Eskiden yazdığınız bir şeyi bulun. Girişini tekrar yazıp ona yepyeni bir ton verin.”
Bu görev için eski bir blogumu biraz kurcaladım 1 Aralık 2008’deki yazımı okuyunca kendime şaşırdım da kaldım… Yeni bir giriş yazmadım olduğu gibi paylaşıyorum ;)

Tesadüf
Kelimeler çok şey anlatır, büyü gibidir dudaklarımızdan çıktıklarında… Oysa onun, en gereken durumlarda heyecanlanıp iki kelimeyi bir araya getiremeyen, yutkunup dudaklarına dökülmesi gereken sözcükleri boğazına dizen bir hali vardı. Karşısında kendisini dinleyen, ona enerji veren bir çift gözden de yoksunsa hele, büsbütün saçmalar, yutkunur, kekeler, kelimeler diline, eline, yüzüne, gözüne, dolaşır, toprağın altında karmakarışık bir ağaç kökü misali çözülemez cümleler kurar, kurmayı düşünür, beyninde bir türlü bu dolaşmış yumağı çözemez ve bakakalırdı. Oysa aradan geçen dakikalardan sonra “keşke şunu da söyleyebilseydim” diyerek çok da afilli cümleler kurduğu olurdu hep, ama bir kere iş işten geçmiş, muhataplar çoktan seyrü sefer eylemiş olurlardı ortamdan. Bir daha ki sefere heyecanlanmamaya kendi kendine söz verir, tutamayacağını bilerek bu sözünü; efkarlanır, efkarlandıkça da içerdi. Bir -iki- üç… Evet genelde üçüncü dubleden sonra dili çözülür, gündüz atamadığı nutukları muhatapsız da olsa hoyratça savurur ve küfür ederdi alabildiğine…Sanki kurmayı bir türlü beceremediği cümleler birer birer dansederek dökülürdü de dudaklarından, şuh kahkahalarla duvarlarda yankılanırdı. Fingirdekti kelimeler, sadık değildi. Bir tek karanlıkta ve kafası dumanlıyken onundular, gün doğmayagörsün, ayılmaya başlasın bütün şehir birer birer yeniden sahiplerinin koynuna dönerlerdi. Sanki gece hiç onun olmamışlar gibi gündüzleri de tanımazlıktan gelirlerdi kendisini.

Yine kelimelerle seviştiği gecelerden birinde görmüştü o gözleri,
Belli ki etkilemişti kadını sözleri…

Oysa sabaha bitecekti bu büyü, ayıldıkça dolaşacaktı dili, damağı, eli, yüzü, gözü, bedeni… Toprağın altındaki karmaşık ağaç kökleri misali. Büyü bozuldukça an be an, kadın da usul usul gitmiş olacaktı besbelli.
***
Gözlerini açtığında tanıdık kokular çalındı burnuna ilkin o sabah, bu ten, bu koku, bu renk, bu saç, bu telaş… Tanıdıktı herşey. Kelimelerin kendisine veda ettiği ilk gün duyduklarıydı hepsi. Asla geri gelmez sandıklarıydı kimbilir. Gözlerini mahmur mahmur aralayan yabacıya dikti gözlerini… “Eyvah” ne diyeceğim şimdi derken, birden dökülüverdi dilinden sevgi sözleri hece hece… Alabildiğine gülümsedi. Kadın şaşkındı, kadın mutlu. evet büyü bozulmamıştı. “Ayık mıyım” diye düşündü önce, aptal aptal sırıttı. Koşarak aynaya baktı, bir iki iltifat da kendine düzüverdi… koşarak dödü yatağa, hayatının en güzel tesadüfüne kocaman bir öpücük verdi.
“Sen benim en güzel tesadüfümsün, kaybettiklerimi geri veren” dedi… Kekelemediğini farketti, sevindi, boş gözlerle sevincine eşlik eden kadına bir ömrü hediye etti.

http://fzspace.blogspot.com/2008/12/tesadf.html?m=1

1 Yorum

Filed under Blog Fırtınası, blogfırtınası

Turkuaz #blogfırtınası 9. gün

Bir kaç gündür il dışında olunca blogfırtınasına iştirk edemedim. Kaldığım yerden olmasa da 9. günden devam ;)

Gün 9.  Bir kafedesiniz, başınızı kaldırdınız ki kimi göresiniz! “Kimi” kısmı size kalmış, buyrun yazıda anlatın. (Olay tamamen kurgu olsa da “turkuaz” bir gerçek ve adı geçen kafe de gerçek bir mekan, 2000 yılında orayı mesken tuttuğumuz da bir gerçek, ve hatırladığım en temel ayrıntı o kocaman müzik kutusu)

ijuke_0_1_Size470X670

Final haftası gelip çatmıştı. Beşevler metrosundan indiğimizde, okula varmadan  önce hemen sol tarafta kalan Turizm Otelcilik Lisesi uygulama otelinin kafeteryası bu soğuk kış günlerinde bizim ders çalışma mekanımız olmuştu. Aslında eskiden kütüphanede çalışırdık. Ama grupla çalışınca ister istemez okuma salonlarında çıkardığımız gürültü neticesinde aldığımız uyarılar ve sert bakışlarla mekanımızı değiştirmiştik. Hem de ders çalışırken yanında soğuk sandviç ve tostlar ile bol bol da çay içme şansımız oluyordu. Esasında ne zaman bir gayret ile ders çalışmaya başlasak muhakkak birilerini görüp dedikoduya da başlamıyor değildik. İlk zamanlar sadece üç kişiydik. Bizim notlar yüksek olunca grup kalabalıklaşmıştı. Önceleri sadece kızlardan oluşan gruba zaman zaman erkek arkadaşlardan da katılanlar oluyordu.

Masaları birleştirip kocaman bir masa etrafında güle oynaya tekrar yapıyorduk. Bir gün herkesten önce ben vardım mekanımıza. Garsonlar lise öğrencileriydi; bizden 2-3 yaş küçük gençler. Artık bizi tanıdıkları için hemen birleştirdiler bir kaç masa ve daha kimsenin gelmediğini söylediler bana. Gerçekten de yarım saat kadar erken gelmiştim. Bir çay söyleyip oturdum. Millet gelene kadar defterleri fotokopileri çıkarmak için çantama eğildim. Başımı bir kaldırdım ki O… Evet tam karşımda ayakta duruyor sıcacık gülümsemesiyle bana bakıyordu.

Oturuyor olmama rağmen dizlerimin bağı çözülüyor gibi hissettim. Kalbim yerinden çıkacak gibi hızla çarpmaya başladı. Yanaklarım alev gibi yanıyordu. Zar zor gülümseyişine karşılık verip başımla selamladım. “Oturabilir miyim?” dedi.  Birazdan gelecek bizim ahaliyi düşünerek ve dillerine düşmekten endişe ederek ne cevap vereceğimi düşünürken “Sadece bir kaç dakika” diyerek beni rahatlatmaya çalıştı. Ben olur demeden o çoktan oturmuştu bile. Gözlerinin rengine bir türlü karar veremiyordum, mavi veya yeşil… Turkuaz mı desem yoksa… Ben gözlerinin rengini düşünürken o hala gülümsüyordu. Ne kadar da rahat, kendine güvenli bir insan.

“Biliyorsun haftalar oldu…” diyerek başladı söze, yine küçük bir kız çocuğuyla konuşuyor gibi bir edası vardı. Evet çoktan unutmuştum, daha doğrusu sorduğu soruya ne cevap vereceğime karar veremediğim için ertelemiştim.  “Ben sabırlı bir insanım ne kadar istersen beklerim yeter ki…” işte yine aynı konuya girmek üzere… “Aileme de bahsettim….” aileler mi yok artık… “Öğrencim olman seni zor durumda bırakacağından mezun olmanı beklemek…” Ne diyeceğim şimdi ben bu adama?

“Biliyorsunuz yarın sizin dersinizden sınav var, birazdan arkadaşlar da gelecekler şimdi müsaade ederseniz onlar gelmeden, yani görmeden onlar, çünkü görürlerse, yarın da sınav var, sizin için de pek iyi olmaz hem, bir de hakkımda konuşsunlar da istemiyorum, anlayışla karşılarsını değil mi? Kusura bakmayın olur mu? Şeyy… gözleriniz ne renk?” İşte mahvettim konuşmayı, zaten ne zaman konuşabildim ki ben, bastı kahkahayı. Turkuaz derse evet diyeceğim, evet evet bir kumar oynayım bakalım, totem mi diyorlardı yoksa buna, nasılsa turkuaz diye bir göz rengi de yok, nasılsa bilemeyecek ve ben de “bilemediniz hayır” diyeceğim. İşte bitti gülmesi, nasıl da sıcak bakıyor, Allah’ım turkuaz dese, der mi ki? Yok canım neden desin turkuaz diye göz rengi mi var?

“Gözlerim mi ne renk? Kimisi mavi diyor kimisi yeşil, ama bence gözlerim turkuaz”

:)

3 Yorum

Filed under Blog Fırtınası, blogfırtınası

Kabus #blogfırtınası 5. gün

“Gün 5. Bir rüyanızı veya kabusunuzu hikaye şeklinde yazın.”
Dün gördüğüm kabustan bahsetmek istiyorum. Bir anne olarak bilinç altımın büyük bir bölümünü çocuklar kaplıyor doğal olarak.
Rüya bu ya benim 1yaşındaki küçüğü uyutmuş, annemle birlikte otobüslere falan binerek gezmeye gitmişiz. Annem sürekli rahatlatmaya çalışıyor, uyanmadan döneriz diye ama saatler geçiyor, büyüğün okuldan dönme saati bile geçiyor… “Biri uyandı ağlıyor içerde, diğeri kapıda kaldı” diyorum… Annemse ısrarla başka yerlere daha götürüyor beni… Hava kararıyor, para almayı unutmuş oluyorum, eve dönemiyorum, eşimi arıyorum açmıyor, meşgule düşürüyor, çocuğunu bırakıp tatile giden, ölümüne neden olan öğretmen geliyor aklıma ağlıyorum, koşuyorum, yağmur yağıyor, çamura batıyorum, karanlık,  şimşekler çakıyor….
Şükür hepsi rüyaymış diyorum fakat bütün bunları ise bugün büyük kızım kurstayken gittiğimiz pastahanede hatırlıyorum :) Ve “Hadi kalk kalk olur ya erken çıkarlar” diyorum:)
Ps:Mobilden yazdım sürçü klavye ettiysem affola… :)

Yorum yapın

Filed under Blog Fırtınası

Uyurgezer #blogfırtınası 4. gün

Gün 4.  Kafanızdan bir karakter atın ve onun hikayesini yazın.”
image

Kendime geldiğimde üzerimde pijamalarla üç sokak ötedeki annemlerin oturduğu binanın bahçesinde, bir elimde kontak anahtarı diğer elimde evden taşıdığım bir sürahi su ile komşu Mehmet efendinin iki gün önce diktiği ağaca su vermeye çalışıyordum. Dolunay önündeki bulutları gümüş rengine çevirmiş, yakınlarda bir yerlerde sokak köpekleri uluyordu.
Bu bendeki hal çocukluğumdan beri vaki. Rahmetli anneciğim vakti zamanında az mı hacılara hocalara götürdü, olmadı doktor doktor gezdirdi de beni bir netice elde edemedi. Hep babamı suçlar dururdu, yok onun sülalesinde de bu hal varmış, yok adımı kulağıma okurken ezansız, kametsiz okumuş, yok ben daha beşikte bebeyken gece vakti yattığım odada ayak tırnaklarını kesmiş… Babama bağlı sebepler öyle çoktu ki anneme göre, bir türlü kabul etmek istemezdi bunun her hangi bir sebebe dayalı olmaksızın ortaya çıkabilecek bir hastalık olduğunu.

Çocukluğum bu yüzden hep yer yatağında uyumakla geçti. Yattığım odanın kapısı genelde dışarıdan kilitli olduğu için gecenin bir yarısı tuvalete gitmek için uyandığımda yan odalardaki insanları uyandırmaya çabalar dururdum. Her gece uyumadan önce bildiğim bütün duaları tek tek okur o gece kalkıp dolaşmayayım diye Allah’a yalvarırdım. Tabi bütün bu ritüelleri tek başıma değil annemle birlikte yapardık. Sonrasında ise minik bir tava içerisinde ölene dek unutmayacağım kokusuyla üzerlik kavrulur odamda tütsülenirdi.

Ergenlik dönemimde bu hallerimin sıklığı azaldı. Önemli sınavlara gireceğim günlerin evvelinde bir kaç kez dolaştım evin içinde. Tabi bunlar sadece uyandırılıp hatırlayabildiklerim. Hiç unutmam bir keresinde okul formamı giyip terliklerimle yola düşmek üzereyken kardeşim durdurmuştu da okula gitmeme engel olazsın benim diyerek saç saça kavgaya tutuşmuştuk, meğer saat gecenin üçüymüş…
Evlenmeye karar verdiğimde en çok bu konuyu anlatırken zorlanmıştım Hasan’a. Seni seviyorum her halin kabulum dese de aklındaki soru işaretlerini gözlerinden okuyabiliyordum. Her ne olduysa Hasan’la yaşamak bana iyi gelmişti. Eskisi kadar çok dolanmıyordum evin içerisinde. Seviniyordum iyileştim artık diye… Nerden bileydim işi araba kullanmaya vardırabileceğimi.
Hep bu Nermin’in yüzünden, getirmeseydi o kulağı küpeli serseriyi eve, “anne bak biz evlenmeyi düşünüyoruz” demeseydi… Off kız annesi olmak ne zor.
Şimdi eve dönmeli, pijamalarla kimseye yakalanmadan bizimkileri uyandırıp kapıyı açtırmalı. Sahi ben bu sürahiyi arabayla nasıl dökmeden taşımışım. Ahh ah hep o kulağı küpeli yüzünden, erkek kısmı takar mı kulağına küpe hem.

Yorum yapın

Filed under Blog Fırtınası

İzlanda! #blogfırtınası 3. gün

Gün 3. Dünyada istediğiniz bir yere gidebilecek olsanız nereyi seçerdiniz, düşünün. Oradaki deneyiminizi yazın.”

Gitmek istediğim pek çok yer olsa da, uzun zamandır bu soruya hep aynı yanıtı veriyorum; İzlanda. Bunda en büyük etken sanırım şu meşhur buzullar ve kutup ışıkları. Şimdi şu görsellere bir bakın kim istemez dünya gözüyle bu harikaları görmeyi?

800px-Polarlicht_2

97526640

 

İzlanda 861 yılında Norveçliler tarafından keşfedilmiş, Atlas okyanusunun kuzeyinde yer alan bir ada devlet. Üzerinde halen faal olan pek çok yanardağ varmış. Bakmayın bu buzullara aynı zamanda sıcak su kaynakları da oldukça fazlaymış. Efendim Kutup ışıkları veya Aurora Borealis ise, Kutup bölgelerinde gökyüzünde görülen, dünyanın manyetik alanı ile Güneş’ten gelen yüklü parçacıkların etkileşimi sonucu ortaya çıkan doğal ışımalarmış. Aurora kelimesi Roma Şafak Tanrıçası’nın isminden gelmekteymiş.

Başkenti Reykjavik’miş. Ve nüfusu sadece 320.000’miş. Türkiye’den direkt uçuş maalesef yokmuş. Hollanda üzeri gidebilirmişiz. Eğer gidersek köpek balığı kanadı çorbası yemeden dönmemeliymişiz. :) Mavi lagün denilen doğal termal havuzlarda buzların ortasında yüzme keyfini yaşayabilirmişiz.  Ülkede sadece 4 yazıyla dört adet Türk vatandaşı yaşıyormuş, bunlardan ikisi başkentin göbeğinde dönercilik ile uğraşıyormuş. :)

zlanda-Jökulsarlon-buz-gölü-800x600

İlginç bir özellik de “Theogir” felsefesini benimseyen ülkede halka açık alanlarda bira dahil alkollü içki tüketilmesi yasakmış.  Şu kutup ışıkları da en çok geceleri izlenebiliyormuş…Şimdi aşağıdaki videoyu izleyin ve düşünün sevdiğiniz insanla el ele izlediğinizi… :) (son cümleyi yazmamda, Çalıkuşu’nda Kamran ve Feride’nin salıncaktan düşme sahnesini henüz izlememin etkisi büyük:) )

 

Yorum yapın

Filed under blogfırtınası

Akşam oldu hüzünlendim ben yine #blogfırtınası 2. gün

“Gün 2. Herhangi bir kitabın, herhangi bir sayfasını açın ve bir satır seçin.  O satırla yazıya başlayın, gerisi sizden…” Blog fırtınası 2. gün görevi için Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı elime geçti, 94. sayfa ikinci paragrafın ilk cümlesi ile başlıyorum. :) Ayrıca belirtmem gerek ki; yazma konusunda hiç bir iddiam yok ;) Bu arada #kitapkardesligi grubu bu aya Kürk Mantolu Madonna okuyor…

“Sokaklar kararmaya başlamış, fakat henüz lambalar yanmamıştı.” Birlikte çıktıkları yolda sürücünün yanındaki koltukta otururken ağzını bıçak açmıyor fakat bakışlarından ne kadar mutlu ve heyecanlı olduğu okunuyordu. Radyoda eski bir şarkı çalıyordu; “akşam oldu hüzünlendim ben yine”. Ruh hali ile tezat oluştursa da, onun sesini şarkıya eşlik ederken duymaktan keyif alıyordu. Buz gibi havada, külüstür otomobilin çalışmayan kaloriferi bile içinde duyduğu tarifsiz neşeyi silemiyordu, üşüyen ellerinden biri onun avcundaydı ne de olsa. Sahi elleri ne kadar büyüktü. İnsana tarifsiz bir güven hissi veriyordu gülümseyen bakışları. İçinde oldukları durumu mantığı kavrayamasa da kalbi onun yanında olmaktan hoşnuttu.

Yüksek bir tepeye park etti otomobili. Eli hala elindeydi. Birazdan duyacağı cümleler için kendisini çok önceden hazırlamıştı. Hani şu tüm sülalenin reddettiği evlilik teklifini edecek olmalıydı. Ama olmadı. Duyduğu güzel cümlelerin sonuna hep bir “fakat” bağlacı iliştirildi ve “biliyorsun” ile devam etti cümleler. Bu bir veda konuşmasıydı.

O olmadan yaşayamam sanıyordu oysa ölmedi.

Seneler sonra bir radyo konserinde  aynı şarkı çalarken bu kez kendisi eşlik etti salondaki diğer insanlarla birlikte. Her şeye rağmen gülümsüyordu “…Hasret kaldım gözlerinin rengine, Gel mehtabım gel sevdiğim gel yine, Hasret kaldım gözlerinin rengine….”

IMG_20131202_171859

Yorum yapın

Filed under blogfırtınası

Karabatak #blogfırtınası 1. gün

avlanan-karabatak-resimleri

Bir varmış, bir yokmuş…

Can Yücel’in meşhur sözünü hatırlattı bu giriş bana hani; “Bana bir varmış de, bir varmış bir yokmuş deme! İçime dokunuyor…” sözünü. Hayatımızın her aşamasında öyle çok karşılaşıyoruz ki bu bir var iken bir yok olan insanlarla… Zor anlarda, kötü günlerde, ihtiyaç duyduğumuzda, menfaatleri bittiğinde ya da hiç bir sebep yok iken zamanın acımasızlığı ile unutanlarla ve unutulanlarla. Kırgınlıklarımı açık açık söyleyebilmeyi, içime atmamayı henüz öğrenememiş, gecenin bir yarısı canı kolalı jelibon çekebilecek kadar içindeki çocuğu büyütememiş bir kadın olarak diyorum ki bu bir varken birden yok olanlar, var olmaları gerektiğinde sırra kadem basanlar, sonra tam varlıklarını unutup hayatımıza devam edecekken yeniden ortaya çıkanlara sinir oluyorum. Karabatak cinsi insanlar… Soyunuz tükensin e mi?

Niye yazdım şimdi bunu? :D Efendim şurada bir blog challenge’ı/oyunu/ödevi başlatılmış. Amaç verilen görevleri Aralık ayı boyunca her güne bir ödev olarak yerine getirmek. Bunca iş güç arasında bır de bunu sıkıştırabilir miyim bilemiyorum ama elimden geldiğince katılmaya heveslendim. Biliyorum 1 Aralık için görevi tam olarak yerine getirmiş sayılmasam da henüz gece yarısını geçmeden hem katılmış olmak için hem de katılan bloggerlar ile tanışmak için ben de varım elimden geldiğince diyorum. :)

firtina

Yorum yapın

Filed under blogfırtınası

Zerrin özer / Herşey seninle güzel…

“Bu şarkı çok güzel, film görüntüleri ile de çok uyumlu olmuş.”

Yorum yapın

Filed under Müzik

Kitap Tantımı #79 Çocukluğun Soğuk Geceleri

cocuklugun-soguk-geceleriÇocukluğun Soğuk Geceleri

Yazar: Tezer Özlü

YKY/Roman, 21.Baskı, Ekim 2013

Sevgili Sesil’in hediyesiydi bu kitap. Gidemediğim 2013 İstanbul Kitap Fuarı hatırası olarak yollamış sağolsun bana. 65 sayfadan oluşan kendi hayatını anlattığı bu kitabı Ağustos 1979’da tamamlamış Tezer Özlü. Yani ben doğmadan 1 ay kadar önce. :) Ve ilk baskısı 1980 yılında yapılmış.

Kitap, yazarın öğretmen anne babası ile Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yaşadığı çocukluğunu anlattığı bölüm olan “Ev”, Avusturya Kız Lisesi ve ilk gençlik yıllarını anlattığı “Okul ve Okul Yolu”, 20-30 yaş arasını anlattığı ilk evliliği, ruhsal rahatsızlığı ve Berlin yıllarını anlattığı “Lèo Ferrè’nin Konseri” ve  son olarak da 12 Mart sonrası Akdeniz’de bulunduğu dönem olan “Yeniden Akdeniz” olmak üzere dört bölümden oluşuyor.

Kısacık olmasına rağmen sarsıcı cümleler ile dolu bir kitap. İnsan okurken zaman zaman kendi çocukluğundan izler de buluyor. Hangimiz istemedik ki; sobalı evlerde, gri ve sıkıcı Pazar akşamlarında, sobanın demir teline serilmiş siyah önlüğümüz kururken, oturma odasına taşınmış leğende kardeşimiz annemiz tarafından yıkanırken, “sakın arkanı dönme” tehditleriyle camdan dışarıyı izlerken bunaldığımız şehirden gitmeyi hangimiz istemedik ki? Tezer Özlü de şu cümleler ile anlatmış o gitme isteğini

“Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayınlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek…………. İsterim hep.”  

Daha o yıllardan itibaren çok asi farklı bir çocuk. Yine kitapta diyor ki; “Karşı çıkmak isteğim evler, koltuklar, halılar, müzikler,
öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun.” 

Kitabı okurken zaman zaman onun dünyasında kendinizi buluyorsunuz ve bundan rahatsızlık duyuyorsunuz. İnsan tüm yaşamını, toplumsal normlar ile en utanılabilecek detayları bu denli cesurca nasıl yazabilir hayret ediyorsunuz. Sonra bu kadar rahat ortaya dökülen ayrıntılara ruhunun dayanamamasına hak veriyorsunuz. Özellikle akıl hastanesinde geçirdiği dönemleri, elektroşok verilirken hissettiklerini okuduğum bölümlerde çok duygulandım ben. Sonrasında Guguk Kuşu isimli akıl hastanesinde geçen bir filmi izlerken, elektroşok sahnesinde nasıl etkilendiğini ve sinema salonundan dışarı çıktığını yazmış ve akıl hastanesinde değil dışarıda iyileşebileceğine inanmış. Çünkü sinir hastalığının da bulaşıcı olduğunu hem de öyle mikrop almakla değil, bir insanın umutsuzluğunu derinden algılamakla bile geçebileceğini düşünmekte, öyle ki, “şizofreni kokusunu koklamak bile hasta edebilir insanı” diyor.

Özellikle son bölümündeki kadın ve erkeğe ve evliliğe ve sevgiye ait tespitler çok etkileyici. Okurken depresif ve karanlık gibi algılasam da kitabı bitirdiğimde farklı şeyler hissetmeme sebep oldu. Tezer Özlü’yü sevdim, 43 yıllık kısacık hayatına sığdırdığı diğer kitaplarını da okumaya karar verdim.

Kitaptan bir kaç etkileyici bölüm…

“Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öge gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. neye?”

“Öfke içinde büyüyoruz. Oturduğumuz semte, sokağa, odalara, eşyalara, kış aylarında güçlükle ısıttığımız, eskimiş, ortası çukur pamuk yataklara öfke duyarak büyüyoruz. Yaşam yalnızca sokaklarda.”

“Hiç düşündünüz mü? Ölen bir insanı gerçekten bir kez daha görebilir misiniz? Ölen bir okula gidebilir misiniz? Ölen bir evde uyuyabilir misiniz? O yıllar öldü. o yılları bize öldürecek biçimde yaşattılar.”

“Mutluluğun insanın kendi kendisiyle hoşnut olmasıyla başlayacağını da bilmiyorum.”

“Herkes herkessiz yaşayabilir.”

“Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnızca. Beni, kendimi öldürmeyi denemeye iten bir kaygı.”

“Neden bunalımları çözümleyemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? sevişmek için, ilkin nikah imzası mı atılmalı? Ya da yalnız kalıp yıllar yılı erkek-kadın özlemiyle kendi kendilerine mi boşalmalılar? Erkekler, kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? İlk kadını genelevde mi tanımalılar? Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine ‘mal’ gözüyle mi bakmalı? İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor. Çarpıtılıyor.”

“Toroslar’ın ardından doğacak güneşle bürüneceği renkleri bekliyorum. Güneş, dağları mor, mavi, yeşil, lacivert, kahverengi, koyulu açıklı tüm renklere boyayacak. Güneş, renklerini dağlara yansıtarak doğacak. Dağ sıraları arasındaki vadilerden kalkacak pus, tepelere doğru yükselecek. Günün uzantısında yitene dek. Belki de gün boyu puslu kalacak Toroslar. Sıcak ovanın, pamuk tarlalarının, antik kentlerin gerisinde.

Henüz koylar sessiz. Köy yavaş yavaş uyanmaya hazırlanıyor. Bu topraklarda güneş hep böyle doğdu. Gün bitiminde denizin, yeşil mavi denizin içine sönmüş, ama kızıllığını koruyan, yuvarlak bir ateş gibi battı. Sıcak Akdeniz akşamlarında. Geçmiş ve gelecek zamanların akşamlarında. Başka insanların, başka uygarlıklar yaşadığı, yaşayacağı çağlarda. Güneş ısıttı, ısıtacak gökyüzünü. Sahildeki kumları. Verimli ovayı. Geceleri yıldızlar bürüyor gökyüzünü. Eski çağlarda belki kumsalda da sevişti insanlar. Dalgaları ayaklarının altında duydu. Ben, ya da başkası böyle yaşadı Akdeniz’i. Böyle yaşayacak. Binlerce yılın güneşini şimdi ben bekliyorum. Sabaha karşı…”
Ps: Kızı Deniz’in o ölmeden aylar önce kensisiyle yaptığı bir röportaj çıkmış sonradan ortaya onu okuyup duygulandım burada sa bulunsun istedim. http://www.odatv.com/n.php?n=hangi-unlu-yazarin-gizli-defteri-ortaya-cikti-2202091200

Yorum yapın

Filed under Okudukça

Bir Ay Doğar… Âh!

Bir bakın ay ne güzel bu akşam…

Âh!

Yorum yapın

Filed under Müzik

Kitap Tantımı #78 Beyoğlu’nun En Güzel Abisi

beyoglu-nun-en-guzel-abisi_508976BEYOĞLU’NUN EN GÜZEL ABİSİ
Yazar: Ahmet Ümit

21 Ekim’de Everest’ten çıkan Ahmet Ümit’in son kitabını bitireli bir kaç gün oldu. Esasında tür olarak polisiyeyi çok sevmesem de Ahmet Ümit sevdiğim bir kalem(di). Eski performansını son kitabında pek bulamadım işin açığı. Nerde İstanbul Hatırası, nerde Beyoğlu Rapsodisi demeden edemiyorum. Ha tamamen haksızlık etmek de istemem akıcı bir üsluba sahip her zamanki gibi. Sadece ilk bölüm ve orada kurduğu cümleler edebi açıdan beni çok etkiledi. Sonrasında ise biraz aceleye getirilmiş, sayfalarca çözülemeyen cinayet bir aile yemeğindeki sıradan bir sohbet esnasında çözülüvermiş vs. hoşuma gitmeyen noktalar oldu.

Ama tabi ki benim gibi Ahmet Ümit’i sevip acaba ne yazdı nasıl yazdı merakına kapılan herkesin tereddütsüz okuyacağına da eminim. Hele de bunca reklamı yapılmışken(!) Reklam edebiyata ters geliyor benim mantığımda. Hadi tanınmamış bir yazar olsa anlarım da zaten belli bir okuyucu kitlesi var yazarın. Aynı etkiyi Elif Şafak’ta da hissetmiştim. Reklam olayı abartıldıkça bendeki beğeni oranı azalıyor. Onda da Aşk kitabında yapılmıştı örneğin abartılı reklam kampanyaları. Nerede Araf, Mahrem, Pinhan dedirtmişti Aşk da… Amaç para kazanmaksa amaçlarına ulaşmıştır tahmin ediyorum her iki yazar da ama amaç o kemikleşmiş okuyucu kitlesini memnun/tatmin etmekse her ikisi de bu noktada biraz düşünseler iyi ederler sanki.

Kitaba dönecek olursam, 411 sayfadan oluşuyor. Karakterler Ahmet Ümit okuyucusuna tanıdık. Başkomser Nevzat, Ali, Zeynep, Evgenia ve hatta köpek Bahtiyar :) Tarlabaşı’nda yılbaşı gecesi işlenen bir cinayeti çözmeye çalışıyor ekip. Arada Gezi Parkı olaylarından bahsediliyor bolca. Mesela bu konu okuyucuyu bunaltıyor. İster haklı bulsun, ister haksız, yazarın bir öğretici kimliğine bürünmesi, kendi düşüncelerini mutlak doğru gibi aktarmaya çalışması, hazır henüz unutulmamışken Gezi Parkı olaylarından ben de biraz ekmek yiyeyim der gibi algılanıyor. Kitap içerisinde hiç olmamasına rağmen doğa üstü olarak ağaçların konuşturulması son derece sırıtıyor.

Ayrıca benim hoşuma gitmeyen bir nokta da yazarın kendisini de bir karakter olarak kitaba yerleştirmesi. Bunun örneğini daha önce Mustafa Kutlu’nun Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı kitabında okumuş ve fakat rahatsız olmamıştım. Sanıyorum bu kitapta hoşuma gitmemesine sebep, yazarın kendisini övgüyle anması. Kendisinden kitapları çok sevilen, anlayışlı, güzel gülen, insana güven veren şeklinde bahsetmesi hoşuma gitmedi. Oysa ben de gülüşünü beğeniyorum, sıcak ve güven verici buluyorum adamın fakat kendinden öyle bahsedince rahatsız oldum nedense…

Ha bir de katili tahmin etmiştim ;) Sıkılmadan okuyabilirsiniz, keyifli okumalar… Yazarın kitabı hakkında minik bir tanıtım videosunu da şuradan izleyebilirsiniz.

2 Yorum

Filed under Okudukça

Keşke – Mimoza Sürgünü’nden

Mimoza Sürgünü’nü okuyorum; Nazan Bekiroğlu’nun son kitabını şu anda. Henüz sadece altı dsenemesini okudum ve bu altıncı beni çok etkiledi paylaşmak istedim.

“Şu günlerde içinde bir cümle dönüp duruyor senin.

Mümkün olsa da geri dönsem, diyorsun.

Peki ama nereye?

Hayatının en huzurlu bildiğin, büyük hataları henüz yapmadığın bir vaktine. Durgun bir denizin kıyısındaki o servi ağaçlarının altına meselâ. Kurumuş iğne yaprakların yaz sonu kokusuna. Mavi mine çiçeklerinin buğusunda mest, papatyalı bir toprakta kapandığın o secdeye. Gülü ne yapacağını henüz bilmediğin, en nihayetinde bir güle dönüşülebileceğini akıl ettiğin o bahara. Boynunda inci bir kolye, başının üzerinde yıldızların döndüğü o mutluluk zamanına. Henüz cennetten kovulmamış, ilk günaha bulaşmamış, yasak meyveye uzanmamış.

Haklısın. Keşke. Hem biliyor olmalısın bu, sadece senin değil bir yaşamışlığı yaşanmışlığı olan her insanın dileği. Hiç olmazsa, ömrü boyunca bir kez olsun keşke demişlerin.

Mümkün olsa da geri dönsek. O yol ayrımlarına. Bir adım atsak kendimizi uçurumun dibinde bulacağımız o keskin dönemeçlere. Uçurumun uçurum olduğunu henüz görmediğimiz, şeytanı melek, yangını bereket zannettiğimiz o zamanların başına. Bizi alıp da selâmetle götürecek kervanın, bağlarını sıkı sıkıya bağladığımız bugünkü değil de, yarınki olduğunu seçebileceğimiz bir uzgörü devranına. Keşke.

Bugünden baktığımızda hata olarak gördüğümüz seçimleri geri dönebilsek yine yapar mıydık? Zamanın, bir cürüm olduğunu ayan beyan gösterdiği yollara sapar mıydık? Buna ihtimal vermiyorsun sen. Çünkü bugünkü tecrübelerle döneceğiz ya o zamanlara. Bilmek haliyle, bilmek anına.

Geri dönebilseydin? Bin bir türlü ihtimalin mümkünü yeni yol ayrımlarında bulacaktın kendini. Bambaşka yollara sapacaktın. Hiçbirinin yaşanmışlığı tecrübe edilmiş değil. Ve ki değişen bir şey olmayacaktı ihtimal. Bizim için şimdi bütünüyle meçhul o yola saptıktan sonra ve kendimizi bir yirmi yıl sonrasında bulduğumuzda bu kez yeniden keşke demeyecek miydik? İçimizde, sapmadığımız yolun acısı. Denenmemiş yolun özlemiyle, keşke diyecektik, keşke öbür yola sapsaydık.

Demem o ki geri dönmek, diyorsun. Kirliliği giderek tescillenen bir dünyada, altında durduğun incir ağacı yeniden yaprak verse. Tamam, keşke. Ama her yol, sapılmamış olanın hatırasını kazıyor ruha. Matriks’in sonu yok hâsılı. Bu dünya böyle bir yer işte. Hangi yola sapsak aklımızın diğerinde kalması kaçınılmaz. Seçilen her yol seçilmeyene ilişkin bir feda ediş içermek mecburiyetinde.

Her insan kendine güven kadar sermayesi olsun ister. Ancak kendi dışında cereyan eden büyük bir iradenin varlığına teslim olmak insanı çıldırmanın eşiğinden geri çekebilecek yegâne kuvvet. Ne gelirse gökten geliyor, diyebilmek. Yaşamın bize sunduğu en büyük ödül bu. Kader işte.

Tutunulabilecek tek ünlem, keşke’lerden çıkarabileceğimiz tek ders, iyi ki. Sen ki ömrü keşke’lerle dolu birisin. İyi ki dediğin her şey o keşke’lerden ders çıkarmak olmasaydı, şükür bu kadarını başarabilmeseydin, geri dönmeyi bu kadar kuvvetle ister miydin?

İsteme!

Belki her şey bir şey içindir. Bunca yaşanmışlık bir tek yaşamak içindir.

Bunu, yaşamamış olanlar bilmez.

Yaşadıklarının altında ezilmeyenler, sonra o ezilmişliği açık kalplilikle itiraf etmeyenler. Bir duvarın üzerinde gölge üstüne gölge büyütmeyenler.

Ne çizdi ne boyadıysa, ne sildi ne yazdıysa yine de içte tam boşalmayan bir yerin kaldığını ve onun da ne kadar dolsa da dolmayan bir yerle aynı anlama geldiğini fark etmeyenler. Dünya yorgunluğunu tadıp da “Ne yapalım, bu dünyadan nasibimiz demek ki bu kadarmış” diyemeyenler. Elması elmas keser, taşı yine taş parlatır, bilmeyenler.”

Yorum yapın

Filed under İzdüşüm

Kalbine Sürgün

“Hani blogunda bazen şarkı yayınlıyorsun ya, bunu da benim için yayınla” dedi, blogdan istek parça yayınlamak olur muymuş? :) Olurmuş demek…… Bir teşekkür yorumu yazar belki artık ;)

Kimilerine göre lazım değil aşk
Kimilerine göre hain
Ama ben seni çok ben seni çok sevdim
Küçücük bir kalpten sana açılan
Dünyalar kadar büyük bir ışık
Ama ben seni çok ben seni çok sevdim
Derler ki unutmalı, zamana bırakmalı.
Nasıl olsa sarılır yaralar bir gün
Ama benimki aşk değil, sen gibi taş değil
Benim ki kalbine sürgün.
Kimilerine göre lazım değil aşk
Kimilerine göre hain.
Ama ben seni çok ben seni çok sevdim
Sıcacık bir bakışın bana yetiyor
Dünyalar benim oluyor
Ama ben seni çok ben seni çok sevdim
Derler ki unutmalı, zamana bırakmalı
Nasıl olsa sarılır yaralar bir gün
Ama benimki aşk değil, sen gibi taş değil
Benim ki kalbine sürgün

3 Yorum

Filed under Müzik

Kitap Tantımı #77 Mart Menekşeleri

martmenekseleriMART MENEKŞELERİ

Yazar: Sarah Jio

Yazarın ilk kitabı olan Mart Menekşeleri, Arkadya Yayınları’ndan çıkmış. Kapak tasarımı nedeniyle kendisini önyargı ile okumaya başladım. Çok “kız kitabı” gibi bir duruşu var değil mi? Kitabın kapağı çok cicili biçili, hele de Kinyas ve Kayra sonrası bana aşırı cici geldi :) İçinden bir de kitap kapağı dizaynında püsküllü ayracı çıkıyor ki ona bayıldım. 336 sayfadan oluşan Mart Menekşeleri çok çabuk bitti, onca iş güç arasında elimden bırakamadım bir iki gün boyunca.

Kitabı açtığınızda ilk olarak şu cümle sizi karşılıyor “

“Hayat , birine seni seviyorum demenin kararsızlığını yaşamak için çok kısadır..”
martmenekseleri2

 

Son derece romantik bir kitap, biraz gençlik kitaplarını anımsatsa da merak uyandırıp okutuyor kendisini. Başlıca karakterler; Seattle’da yaşayan genç bir yazar olan Emily Wilson, ayrılmak üzere olduğu eşi Joel,  Bainbridge adasındaki yengesi Bee, aynı adada tanıştığı yakışıklı Jack :), 1940’lardan kalma karakterler; Esther, Elliot, Frances, Rose ve Henry… Roman, iç içe geçmiş iki hikayeden oluşuyor, biri günümüzde yaşanırken, diğeri Emily’nin yengesinin evinde bulduğu 1943’e ait bir günlükte yazan olayları kapsıyor. Sonu oldukça ilginç ve güzel bağlanmış.

Kitabın ismine gelince, sadece Mart ayında açan bir menekşe türünden bahsedilmiş. Bu çiçek yabani bir çiçek, dikilerek yetiştirilemiyormuş ve o bölgede çiçeğin açtığı yerlerde kırgınlıkları onardığına, insanları iyileştirdiğine inanılıyormuş. İlkbahar başlarında annemlerin köyünde de (Niğde/Uluağaç)  benzer bir yabani menekşe türü açıyor bahçe içlerinde ve mis gibi kokuyor üstelik saksıda ya da bahçelerde ekilerek yetişmiyor kendiliğinden çıkıyor, bir kaç kez tesadüf etmiştim kır gezintilerimizde, bana onu hatırlatıı…

Arka kapak yazısı kitap tanıtımı adına oldukça iyi ;)

“Bir kadının yüreği sırlarla dolu bir denizdir…

Gerçek aşkı yaşadığına inanan ünlü yazar Emily Wilson, kocasının başka bir kadını ona tercih ettiğini öğrenince, hayal kırıklığına uğrar. Tüm bu olanlara rağmen yine de tek bir damla gözyaşı dökmez. 

Büyük yengesi Bee, Mart ayını Bainbridge Adasında geçirmesi için onu davet eder. Emily ruhunda açılan yaraların iyileşmesi umuduyla, bu teklifi kabul eder. 

Adanın mistik havasıyla huzuru yakalamaya çalışan Emily, 1943 yılında yazılmış kırmızı kadife kaplı bir günlük bulur. Bu günlük onu geçmişin tozlu sayfalarına hapsolan gerçek bir aşk hikâyesine ve altmış yıllık bir aile sırrına götürecektir…

Umudun, hüznün ve pişmanlığın bir arada işlendiği büyüleyici bir roman… İlk kitabı Mart Menekşeleri ile Library Journal En İyi Kitap Ödülüne layık görülen Sarah Jio, insan kalbinin, ne kadar hatalı olursa olsun sevdiklerimizi her zaman affedeceğini eşsiz bir dille anlatıyor. 

“Aşk, tarih ve gizem… Daha ne olsun? Mart Menekşeleri, geçmişimizin er ya da geç sürprizlerle karşımıza çıkacağını hatırlatan muhteşem bir roman.”
Jodi Picoult

“Tarih, gizem ve aşkın mükemmel bir karışımı… Bu romanı elinizden düşüremeyeceksiniz.”
Library Journal”

Bu arada kitap Library Journal En İyi Kitap ödülüne de layık görülmüş. Keyifli okumalar…

1 Yorum

Filed under Okudukça

Yaşamaya Mecbursun

Kinyas ve Kayra bitti… Dimağımda bıraktığı tat uzun süre kalacak gibi. Hakan Günday’ı sevdim… Henüz kitap hakkında yazmak için erken gibi hissediyorum ama benim üzerimde bazı izler bıraktı… Bazı bağımlılıklarımdan kurtulma kararı verdirdi örneğin; tıpkı Kinyas ve Kayra gibi…  :) Kitapta öyle çok şarkı ismi geçiyordu ki hepsini de dinlemeye çalıştım okudukça. Sanırım tek Türkçe sözlü olan ve kitabın sonunda yer alan şarkı da Bulutsuzluk Özlemi’nden Yaşamaya Mecbursun idi… Kinyas gibi hissettim ben de dinlerken… Yaşamaya mecburum; ne olursa olsun…

Yorum yapın

Filed under Müzik, İzdüşüm

Fener

Hani zaman zaman bazı şarkılara takılır ya insan bu aralar bende de bu var. Özellikle okul dönüşü arabada ;) Playlistte 38 numara ;) Farkında olmasam da Yüksek Sadakat’e karşı pozitif bir yaklaşımım var teeee “Belki üstümüzden bir kuş geçer” den bu yana. O şarkı da bana 2007-2008 yıllarını gülümseterek hatırlatıyor :)  Geçmişi gülümseyerek hatırlamak da çok güzel ayrıca ;) Bu arada Fener’in sözler de güzel. Grup, vokolist konusunda daha istikrarlı olsa diyeceğim ama hepsinin de sesler güzel, üstelik yeni vokalin saçı da var! :D

Yorum yapın

Filed under Müzik