Author Archives: zehrasunay

About zehrasunay

1979 doğumlu, evli ve bir kız çocuğu annesi, Niğde-Bor'da yaşayan bir bilgisayar öğretmeni. http://zehrasunay.wordpress.com

Barfi! Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur

Barfi-2012

2012 yapımı IMDB’den 8.9 puan almış bir Hint filmi Barfi. Başrol oyuncusu Raj Kapoor’un torunu Ranbir Kapoor’muş. Film hem  komedi, hem dram hem de romantik olarak değerlendirilebilir. Fransız filmlerini andıran bir tarzı var. Özellikle minicik gülümseten detayların bolluğu ve film müziklerinin güzelliği bakımından insana Amelie filmini hatırlatıyor. Öyle ki; biz eşimle izlerken hem gülümsedik, hem kahkaha attık ve itiraf etmeliyim ki sonunda da gözlerimiz fena halde doldu!

barfi-1a

Çocuk yaşta annesini kaybeden ve babası tarafından yetiştirilen Barfi, sağır ve dilsiz olarak doğmuş; fakat hayat dolu ve son derece sevecen biri olarak büyümüştür. Çok da haylaz bir genç olan Barfi’nin başı sık sık derde girmektedir. Yaşadığı şehre taşınan Shruti isimli genç kadınla tanıştığında ise daha önce hiç karşılaşmadığı duygularla tanışmaya başlar. Barfi, başka biri ile nişanlı olan Shruti’ye ilk görüşte vurulur, Shruti de zamanla ona karşı bir şeyler hissetmeye başlar. Ancak Shruti, ailesi ve çevresi tarafından büyük tepkilere maruz kalır. Ailesi, kızlarının ‘normal’ biriyle evlenmesini ve ‘normal’ bir hayat sürmesini istemektedir ve bu birlikteliğin gerçekleşmesine izin vermeyecektir. Yılllar sonra yolları tekrar kesiştiğinde ise Barfi için her şey artık daha farklıdır.

Fedakarlık zamanında yapılmaz ise bir kıymeti kalmıyormuş… İnsan hayatında sadece bir kez aşık olmuyormuş… Aşık olduğun insanın başka birini sevmesini izlemek ne acıymış değil mi Shruti? Tam dayaklık elemansın zannımca. Ama sen olmasan da o güzel ikili ortaya çıkmayacaktı :)

barfi-movie-photo-29

Bizim filmlerde olduğu gibi engelli insanlar ajitasyonla aktarılmamış filmde. Aksine engelli insanların nasıl farklı ve güzel yanları da olabilirmiş gösterilmiş. Bir Rain Man havası da vardı sanki.

Ayrıca nedense filmi izlerken hep daha önce izlediğim başka filmlere benzetme isteği belirdi içimde. Mesela Jhilmil ile kaçış, birlikte geçirdikleri ilk günler bana Leon’u anımsattı.

barfi-movie-wallpaper-14

2,5 saat sürmesine rağmen hiç sıkılmadan izlenebilecek kaliteli bir Hint filmi diyebilirim. İzleyin pişman olmazsınız. Biz bi kez daha izlesek mi diye düşünüoruz. :)

1 Yorum

Filed under İzledikçe

Kitap Tanıtımı #91 Mucizevi Mandarin

mucizevimandarinMUCİZEVİ MANDARİN

Yazar: Aslı Erdoğan

İlk Baskısını 1996’da yapmış ve Everest Yayınları’ndan çıkmış 142 sayfalık bir Aslı Erdoğan kitabı Mucizevi Mandarin. Kabuk Adam ve Kırmızı Pelerinli Kent‘ten sonra okumuş olduğum üçüncü Aslı Erdoğan kitabı. Bu kadının cümleleri çok etkileyici. Tüm kitaplarının kapak dizaynları gibi arka kapak yazıları da ne yazık ki aynı, fakat arka kapakta da yazdığı gibi “geleceğe kalacak elli yazar” arasında olacağına ben de inanıyorum.

Kitap içerisinde Mucizevi Mandarin isimli öykü de dahil bir kaç öyküden oluşuyor. Mandarin eskiden Çin’de yüksek mevkili devlet memurlarına verilen isimmiş. Bu öyküde anlatılmak istenen ise çok etkileyici. Hayatın zorluklarına göğüs geren, her türlü darbeden, yaralanmadan etkilenmeyip dimdik duran insanın(mandarinin), kendisine gösterilen umulmadık şefkat karşısında nasıl da afalladığı, güçsüzleştiği ve hatta yaralandığı. Şefkate aç ne çok insan var aslında etrafımızda öyle değil mi? Bunca açlığına rağmen “şefkate kapalı”. Hayat zor. Ve insan hep güçlü olmak/hiç değilse güçlü görünmek arzusuyla etrafına görünmez bir zırh örüyor. Öyle ki ne kadar darbe alırsa alsın etkilenmiyor. Oysa o hep eksikliğiyle yanıp tutuştuğu merhamet, şefkat gösterildiğinde ise garipsiyor ve hatta reddediyor. Çünkü biliyor ki; sevilmek gibi şefkat duyulmak da o kendi kendine ördüğü görünmez zırhı delecek ve sanıyor ki güçsüzleştirecek…

Diğer öyküler ise aslında birbirinden ayrı gibi görünse de iç içe geçmiş kahramanların hikayeleri. Yazar İsviçre’de yaşadığı dönemden etkilenerek tek gözü yaralı olan bir göçmenin yaşadıklarını anlatarak başlamış öyküsüne. Sonrasında ise Kızılderili hikayeleri ile sevdiği kadın ölmek üzere olan İstanbul’daki bir adamın hikayesine geçmiş. Her iki hikaye ise aradaki Kızılderili efsaneleri ile birleştirilmiş.

Okuyalı iki ay olmasına rağmen henüz yazma fırsatı bulabildim. Yazarken kitabı elime alıp bir göz atayım derken dalıp gittim… Gerçekten de bazı cümleler öyle etkileyici ki. Aslı Erdoğan ile tanışmak için uygun bir kitap olduğu kanaatindeyim. Bir kaç cümlesini buraya da alıyorum. Keyifli okumalar…

”Bir insanı gerçekten sevmek, onun tuhaflıklarını başka hiç kimsenin, kendisinin bile benimseyemediği hatta fark etmediği huylarını sevmektir. İnsanların en esaslı yönleri uyumsuzluklarında saklıdır çünkü.”

”Ancak sen ilgilendiğinde kanamaya başladi yaralarım, oysa hep oradaydılar.”

“Sıkı sıkı yapışabileceğim, bağlanabileceğim bir şeyler aramıştım sürekli. Yaşamı yaşamaya değer kılacak bir inanç, bir düşünce, bir insan olmalıydı bir yerlerde. Bir sokaktan diğerine, bir kitaptan ötekine, bir bakıştan bir başka bakışa hep bu acınası, saf, tehlikeli inançla koştum durdum. Dünyayı adım adım kat ettim, gözüme ilişen her deliğe, çukura, kovuğa ellerimi uzatıp karış karış aradım. avuçlarımda bulduğum hep boşluktu, kader çizgilerimin arasındaki boşluk.”

“Bir şehir, ancak içinde sevdiğiniz biri olunca yaşamaya başlar.”

“Seni nasıl böylesine hırpaladılar? Aşk sözcüğünü duyar duymaz karmakarışık korkulara kapılıp gitmene; iki insanın birbirine en yakın olması gereken zamanlarda, uçuruma yuvarlanır gibi kendi içine dönmene; bakman, istemen ve sorman gerektiğinde başını öne eğmene; bedenin çırılçıplakken kafanı yastıkların altına gömmene kim neden oldu? Senden neyi esirgediler?” Bütün bunları soran Sergio elbette. Benim yanıtımsa uzun, bitimsiz bir suskunluk).

“İlk anların, yeri doldurulmaz ilk anların güzelliği… Bütün başlangıçlar güzeldir.”

“Şefkat, bazen nasıl da ona en çok gereksinim duyanları paramparça ediyor.”

“Elimde anılar var elbette. Hiç geri dönemeyeceğim geçmiş ülkesinin uzak, tuhaf, geveze konukları… Gerçeğin gölgeleri onlar yalnızca ama gerçek hiçbir şeye yetmiyor. Zamanın fırça darbeleriyle hep yeniden biçimleniyor resimler, renkleniyor, canlanıyor, soluklaşıyor, üçüncü bir boyut kazanıyor; imgeler gerçeklikten bir uzaklaşıyor, bir yakınlaşıyor, ansızın örtüşüp, sonra hemen kopuyor.”

 

2 Yorum

Filed under Okudukça

Kocaman bir paket mutluluk… :)

afede3

İnstagram-twitter-facebook kullanmayan blogger dostum, adaşım öyle mutlu etti ki anlatamam :) Kocaman bir paket hazırlamış bize. Bazen hic ummadığınız vesileler ile mutlu ediliverirsiniz… Blogu/blogum aracılığıyla kimi tanısam çok sevdim ve hep mutlu edildim :) Üstelik öyle ince ki öncesinde bana hiç çaktırmadan Mustafa Ulusoy’dan pasajlar okutuyor, sevip sevmediğimi soruyor,  konferansına gidip ismime imzalatiyor, kızlarımı da unutmuyor, el emeği bir de ebru kitap ayraci yapıp ekliyor… (Her Pazar’ını ebru kursunda geçirdiğinden bahsedince çok imrendim)

O beni çok mutlu etti dilerim de Allah onu çok mutlu etsin :)

Kimmis bu güzel insan derseniz ismi Arzu Fatma; blogu ise http://afede-hali.blogspot.com.tr :)

afede1

Ha bir de paket bana ulaştıktan sonra arayıp, kargodan aradığını ve paketin yarısının İstanbul’da kaldığını bizzat oraya gidip almam gerektiğini söyleyip, yüzümdeki gülücüklere gülücük ekliyor… Çok seviyorum ben bu  Eylül kızını… :)

afede2 Sahiden de beni İstanbul hiçbu kadar güzel çağırmamıştı… Elif’e aldığı çantanın içinden çıkan çikolatalar, bana yazdığı gizli mektubun sonuna eklediği İsmail Abi repliği… Ne diyeyim. Cidden çok çok çok sevindim…:)

 

6 Yorum

Filed under İzdüşüm

Biutiful

IMDB puan 7.5 olan, başrol oyuncusuna yani Javier Bardem’e hayran kaldığım içerisinde “Biutiful” olan tek bir şey bile barındırmayan bir dram filmi.  Biutiful,  2010 yapımı ve yönetmenliğini Alejandro González Iñárritu yaptığı bir Meksika-İspanyol filmi. Bu arada Javier Bardem bu filmdeki performansı ile Cannes Film Festivalinde en iyi erkek oyuncuyu kapmış ve bana göre kesinlikle hak etmiş.

biutiful-1920x1080-03

Olay Barcelona’da geçiyor. Başrol oyuncusu Uxbal harika bir baba ama kötü bir adam. Kanunsuz işlerle çocuklarına bakmaya çalışıyor ve bunun yanısıra ağır hasta… Tıpku filmin isminin yazılışı gibi filmde de karakterler hep yanlış. İyi insanlar kötülük yapıyor… Kötü insanlar iyilik…

Biutiful-14

Film bir çok insana göre çok sıkıcı gelebilir ama hayatı olduğu gibi sunmuş yönetmen; hiç allayıp pullamadan. Kapitalizm, mülteciler, marjinaller… Yakın çekim kareler ağırlıkta ve hatta hayatın tüm çirkinliğine zoom yapılarak ağırlıkta… Sofrada yemeğini kusan çocuğun ağzından çıkanları da, kan işeyen adamın idrarını da, pis tavalarda pişen yemekleri de yakın plan görebiliyorsunuz.

biutiful_1

Kaçak işçilerin ölümüne neden olan adama da, kocasının kardeşiyle birlikte olan kadına da kızamıyorsunuz. İnsan “kötü” olamıyor… Her kötünün bir iyi yanı oluyor da ona vurgu yapılıyor sanki… Film bittiğinde bir rahatsızlık hissi, bir “ağlamalıydım ama neden ağlayamadım” tedirginliği, içinizde oluşan bir huzursuzluk ve ölümlülüğe dair bir karamsarlık…

Güzeldi.

5 Yorum

Filed under İzledikçe

Soma

140516-turkey-mine-735_e043633b6530d20e0b7c40c854fee77a

 

Acı büyük. Tarif edilemeyecek kadar büyük. Ve ateş düştüğü yeri yakıyor neticede. Biz belki bir hafta belki iki hafta televizyon haberlerinde gördükçe, her sene yıl dönümlerinde rakamlara vurulmuş dozajda haberlerle hatırlayıp gözyaşı döker dua ederiz. Ya sonra? Oradaki yüzlerce acılı evlat, eş, anne baba…  Yaşamaya dair içimden bir şey gelmiyor, nefes alırken bile suçluluk hissediyorum kaç gündür.

Bu noktadan sonra inşallah tüm sorumlular cezasız bırakılmaz! Orada hayatını kaybeden insanların dini, ırkı, mezhebi, seçmen davranışı üzerinden yorum yapıp da “müstehaktır” diyen, kendini “gazeteci” diye adlandıran insanlar da (insan dedimse lafın gelişi) toplum nezdinde muteberliğini yitirir. Zira hâlâ bu insanı (insan dedimse lafın gelişi) savunanları gördükçe………..  Dahası twitterdaki kuş beyinli insancıkların “umarım o  partiye oy verenler de evlat acısı çeksin”, “türbanlıları yollayalım barete de  gerek yok, bi göçükle hepsinden kurtuluruz” , ” oradan zaten % bilmem kaç şu partiye oy çıkmıştı hak ettiler” twitlerini okudukça… Bu insanlarla aynı havayı soluduğuma, aynı toprak üzerinde yaşadığıma dahi utanıyorum. Allah akıl, fikir, izan,vicdan versin.

Bu noktada şu ayet-i Kerime manidar… “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Maide 8.

Ayrıca bu ayeti diğer manada da değerlendirmek lazım. Bir topluma olan kin nedeniyle her fırsatta o toplum karalanıp küçük görülüyorsa. Bir başka açıdan da aynı topluma duyulan sempati de yapılan yanlışlara göz yumup eyvallah dememeyi gerektirir; “Âdil olun” emri. Allah bizi affetsin. Aidiyet hissettiğimiz tarafa göre bazılarımız fırsat bu fırsat deyip 300 civarı canın yitip gitmesini, acıyı bir kenara bırakıp, karşı tarafı nasıl deviririm derdine düştü, bazılarımız yine 300 canın yitip gitmesini bir kenara bırakıp diğer tarafın devirme telaşına karşı savunma psikolojisine girdi. Biz  böyle büyük bir faciada bile millet olmayı, birlik olmayı unuttuk.

Atlatılması yıllar sürecek, belki bir ömre sığmayacak psikolojik travmalara duadan başka yapabileceğimiz bir şey yok. Geride kalanların Allah yardımcıları olsun. Vefat edenler fakirdi, şimdi kalanlar daha da fakir. Bari maddi açıdan yanlarında olalım. Bu noktada Beyaz Kitaplık yardım hesaplarını paylaşmış; tıklayıp öğrenebilirsiniz. Benim kelimelerimin yetemeyeceği bir yazıyı ise Nazan Bekiroğlu kaleme almış. Onu da buradan okuabilirsiniz.
pc-140515-turkey-mine-funeral-01_b830c08bcfb1ed8976c01a4ffbf1387c

2 Yorum

Filed under İzdüşüm

Dinledikçe ;)

İtiraf etmeliyim ki; müzikten pek anlamam. Dinlerim ama benim dinleyişlerim de takıntılı şekildedir. Örneğin bir sanatçıya/bir şarkıya takılıp gün içinde hatta günler boyunca defalarca dinlerim. Son günlerde Stromae’nin Papaoutai’sine takıldım. Biri sormuştu üst menüde “Okudukça” ve “İzledikçe” var da neden “Dinledikçe” yok diye… Artık var;) “İzledikçe” menüsünün altında… ;)

Şu sıralar havalardan mıdır, geç uyumaktan mıdır nedir, müthiş bir yorgunluk hali içerisindeyim. Öyle ki sabah uyandığımda bile yorgunum. Gün içinde azıcık da olsa uyuyabilmek için ölüyorum! Tabi çalışan anne hayatı buna pek izin veren cinsten dizayn edilmiş değil. Zaten evde olduğum ve Eylül’ü uyuttuğum vakitlerde de bir kahve yapıp soluğu ya bilgisayarın ya da okuduğum kitabın başında alıyorum. Son zamanlarda o blog senin bu blog benim geziniyorum. Eski günleri hatırlıyorum, bazı bloglar öyle canlı ki; kendi blogumu kuş uçmaz, kervan geçmez bir mekan gibi algılıyorum. Bunda benim payım da büyük tabi. Bazı zamanlar gelen yorumlara cevap yazmaya bile üşendiğim oluyor. Ev işleri ve hatta okul işleri için de aynı uyuşukluk üzerimde son günlerde.

shockleewebpic_StromaePapaoutai

Enerjimi ne zaman düşük hissetsem ve bir dünya iş yapılmak üzere beni bekliyor olsa işte şu şarkıyı açıyorum. Gerçekten insanı hareketlendiren bir şarkı. Sözlerinde babasına sürekli “Neredesin baba?” diye hitap eden bir çocuk… Klip de düşündürücü. Sanatçı hakkında bilgiye şuradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca bu şarkıya takılmama sebep olan adaşın bloguna da buradan ulaşabilirsiniz. :)

Ev ahalisi bıktı aynı melodiden ama ben sarıp sarıp dinliyorum. :) (Youtube engelli olduğu için göremiyorsunuz siz ama altta Dailymotion’dan alternatif link de mevcut ;) )

Alternatif link; http://www.dailymotion.com/video/x10okz5_stromae-papaoutai-clip-officiel_music
Ps: Bu sabah saclarımı toplayıp aynaya baktığımda gülümsedim ve kendimi çok genç hissettim. Bu da burada dursun :)

4 Yorum

Filed under Müzik

İlk Misafir Kalemim; E-vren!

Merhabalar, blogumda yeni bir etkinlik olarak “Misafir Kalem” ağırlama  fikri zihnimde  oluşmaya başladığında -ki buna vesile olan bir sonraki misafir kalemim olacaktır- ilk misafir kalemim uzun yıllardır blogu vasıtasıyla tanıdığım, severek takip ettiğim, kendisini “profesyonel bir blog yazarı” olarak tanımlayan Evren olmalı diye düşündüm. Evren; e-vren günlüğü blogunun sahibi, Aydınlı, aydınlık bir gönüle sahip, bir “güzel insan”. Teklifimi ciddiye aldığı, beni kırmadığı ve yaptığı her işte olduğu gibi titiz ve özenli davrandığı için kendisine teşekkür ediyorum.

Bakalım ilk misafir kalemim neler yazmış;

evrengunlugu.net

Blog Yazarlarına Yardımcı Olmak için Yapmanız Grekenler

Bir zamanlar her ay beklediğim tatlı bir heyecan, bu yazıyla birlikte sevgili Fatma Zehra için de -uzun yıllar sürmesini temenni ettiğim- yeni bir heyecana dönüşüyor. Bu blogun ilk misafir kalemi olduğum için onur duydum; teklifi için Fatma Zehra’ya müteşekkirim.

“Şeref-ül mekân bi’l mekîn” derler; “Mekânın şerefi, içinde oturan iledir.”

Fatma Zehra’nın hissiyatı ve buna mütekabil cümleleri yoksa, bu dijital mekânın, bu blog denen şeyin ne kıymeti var? Burayı takip ediyor, okuyor, yorumlarda bulunuyor, sosyal ağlarda paylaşıyorsanız kısacası bu blogu önemsiyorsanız gölgenin aslına bakmak lazım; eli kalem tutan şahsa. Blog yazarları bir anlamda yazdıklarıyla sahip oldukları bilginin ‘sadakası’nı paylaşıyorsa okur olarak bunun ne kadar farkındayız?

Henüz bir meslek olarak kabul edilmese de –zaten böyle bir duruma da gerek olduğunu düşünmüyorum- para kazanma, ün elde etme vesaire gibi sebepler haricinde gerçekten yazma tutkusuyla yazan blog yazarları için neler yapabiliriz; hayatımızdaki bir blog yazarı aile bireyi ya da arkadaş varsa ona nasıl davranmalıyız? Bu yazıda buna değinmek istiyorum. Yazının devamında da ‘Blog yazarı aslında ne değildir?’ sorusunun cevabı için sizi kendi bloguma davet ederek siz okurlara çift taraflı bir yazı okuma deneyimi sunuyorum.

-        Blog yazarları da diğer tüm ‘yazan’ kişiler gibi bir üretim (kimilerinin deyimiyle yaratım) süreci yaşar. Bazen bu süreç blog yazarının iç dünyasına çekilmesine, gergin bir ruh haline bürünmesine ya da etrafında olup bitenlere karşı algısının zayıflamasına sebep olur. Böyle durumlarda ilk iş olarak onu yalnız bırakarak ilk yardımınızı yapabilirsiniz. Eğer yanında değil ve bu süreçten bihaberseniz aranıp sorulmama / vefasızlık sitemlerinizi bir süre daha erteleyebilirsiniz.

-        Eğer blog yazarının eşi, anne babası veya kardeşlerinden biriyseniz blog yazarlığının amatör gibi görünse de profesyonel bir uğraş olduğunu anlamaya çalışarak ona bu yazım sürecinde varlığınızla destek olun. Tıkandığı durumlarda ona yeni konu önerilerinde bulunabilir, yazılarını ilk siz okuyarak ilk eleştiriyi yapmak istediğinizi söyleyebilir ve yazının son şekline birlikte karar verebilirsiniz. Ama burada da tekrar etmekte fayda var; yazan insanı lütfen yalnız bırakın ve onun için ortamın sükûnetini korumaya gayret gösterin.

-        Yayımlanan her yazıyı okur olarak beğenmek zorunda değilsiniz. Yazılarla ilgili görüşlerinizde dürüst olun. Blog ziyaretçileri son yıllarda yorum yapmadan okuyup bloglardan ayrılma eğiliminde. Samimi olmak koşuluyla eleştirel yorumlarınızı onlardan esirgemeyin. Unutmayın, blog yazıları her zaman ziyaretçilerin yorumlarıyla tamamlanmayı bekleyen eksik yazılardır.

-        Evinizde bir blog yazarıyla yaşıyorsanız –bence- çok şanslısınız. Bloguna yazı yazmak için bilgisayarın başına oturmuş bir blog yazarından daha savunmasız bir kimse olamaz; aynı zamanda motivasyon takviyesine de bolca ihtiyaç duyacağı bir anı yaşayacaktır. Çayını, kahvesini, hatta parçalara ayrılmış bitter çikolataları masasına usulca bırakıp büyük sevaba girebilirsiniz. Çoğu blog yazarı için kahvenin kokusu kadar masadaki görüntüsü bile ayrı bir huzur kaynağı, yazma motivasyonudur.

-        Yazılarına odaklanabilmesi ve rahat çalışabilmesi için blog yazarına uygun ortamı hazırlamak bazen onunla birlikte yaşayan insanlara düşer. Bu konuda sorumluluk alın, sessiz ve düzenli bir oda ya da köşe hazırlayın. Daha da önemlisi onun yazmaktan keyif aldığı mekanına müdahale etmeyin. Örneğin, blog yazarı masada oturup çalışırken masanın altını elektrik süpürgesiyle süpürmeye kalkıp bütün atmosferi dağıtmayın. Yazılacak yazıyla önce zihin temizlenince zaten sonra el birliğiyle bütün ev rahatlıkla temizlenecektir.

-        Yazmış olmak için yazılan her yazı, iyi bir okur tarafından hemen farkına varılır. Blog yazarının böyle bir hataya düşmesine engel olacak en önemli faktör yine etrafındaki kişiler ve okurlardır. Üzerine sohbet edilen konu hakkında beyin fırtınası yapılırken çok ilginç detaylar ortaya çıkabilir ve bunların‘Üşenme erteleme vazgeçme’ düsturundan yola çıkarak hemen yazıya dökülmesi gerekebilir. Böylesi durumlarda blog yazarını tetikleyiniz, durup beklemesine ve o düşüncelerin uçup gitmesine izin vermeyiniz.

-        Blog yazarının kendisini iyi hissetmesini sağlayacak aralar onun üretkenliğini daha da artıracaktır. Fırsatını ilk bulduğunuz an ona iyi geleceğini düşündüğünüz sinema, tiyatro, yürüyüş, spor veya dışarıda güzel bir akşam yemeği teklifinde bulunun hatta bu konuda ısrarcı olun. Bunları yaparken blogdan, blog yazılarından bahsetmemeye özen gösterin.

-        Bir blog yazarıyla yüz yüze gelindiğinde veya onunla internet üzerinden iletişim kurulduğunda yapılan hataların başında ‘Şu yazıda kimden bahsediyorsun?’ sorgulamaları gelir. Yazılarını okuduğunuzu ona mutlaka ifade edin ancak yazdığı herhangi bir yazıyı bu şekilde sorgulamayın. Bazı yazılar ‘O kendini biliyor’ tarzında yazılmış şifreli sözcüklerle kurulabiliyor ancak bu şifreleri çözmeye kalkmak işin magazin boyutuna giriyor.

-        Elbette birçok blog yazarı arkadaşım bu maddelerin sayısını artırabilecektir. Son olarak takip ettiğiniz blog yazarlarının adreslerini, okuduğunuzda beğendiğiniz yazıların bağlantılarını sosyal ağ hesaplarınız üzerinden veya epostayla arkadaşlarınızla paylaşarak da onlara yardımcı olabilirsiniz.

Bütün bu maddeleri okuyunca gözünüzde amatör bir blog yazarından ziyade bir Orhan Pamuk canlanmış olabilir. Haklı da olabilirsiniz. O halde bir de ‘Blog yazarı aslında ne değildir?’ sorusunun cevabına bakalım.

19 Yorum

Filed under Misafir Kalemler