Bozuk Plak

Müzik kulağım çok iyi değildir, ama dinlemeyi severim. Sevdiklerimi dinlerim ve  bir kez sevmişsem, üst üste defalarca da dinleyebilirim aynı şarkıyı üstelik. Evdekileri bıktırdığım da oluyor bu nedenle. :) Ama Eylül aşina oldu her şarkıya; nerde duysa “aaa anne bizim şarkı bak” diyor. Nisos grubuyla ilk karşılaşmam, Facebook kullanan pek çoğumuzun bildiği Heybe isimli sayfa sayesinde olmuştu. İlk kez Piji isimli şarkılarını dinledim; defalarca… Grup hakkında biraz araştırınca şöyle bilgilere rastladım şurada;

“Nisos, Giritli, Yunan, Çek ve Türk gibi farklı kökenlerden müzisyenlerin bir araya geldiği yeni bir müzik topluluğu. Klarnet çalan ve beste yapan Nikos Kuluris ile kaval ve aynı zamanda vurmalı çalgıları çalan Tomas Rossi topluluğun kurucularıdır. Kuluris ve Rossi’nin müziğe olan ilgi ve merakları Türk ve Yunan müziği sayesinde oluşmuş. Çek Cumhuriyeti’nde zamanla tanıştıkları farklı müzisyenlerle aynı merakı paylaştıklarını anlayınca “Nisos” isimli bu geleneksel müzik topluluğunu kurmaya karar vermişler. “Nisos” adı düşünülerek seçilmiş. Nisos Türkçe’de ‘Ada’ anlamına gelmektedir. “Nisos” Çek Cumhuriyeti’nde bir ada gibi izole, yurdundan uzak ve bir kök arayışı içerisinde. Grup üyeleri ve grupdaki görevleri; Sofia Prusali – vokal ve santur, Nikos Koulouris – klarnet , Tomas Rossi -perküsyon, kaval ve vokal , Milan Bator – lavta,ud ve gitar , Vaggelis Vasilakos – buzuki,saz ve vokal , Premek Mixa – kontrbas , Giannis Giatagandzidis – Cretan lyra , Emre Akal – vokal .

“Nisos” geleneksel Bizans ve Osmanlı müzik geleneğine dayanıyor. Türkiye ve Yunan adaları -özellikle Girit- ritimleri bu geleneksel müziğin önemli bir parçasını oluşturuyor. İki dilde söylenen türkü ve şarkıların yanı sıra “Nisos” yeni şarkılar da yaratıyor ve bu yeni şarkılarla Türk, Bulgar, Yunan ve Yahudi geleneğini harmanlamaya çalışıyor. Topluluk; geçmişin müzik geleneğini yaşatmak, onu devam ettirmek ve aynı duyguyu taşıyan insanlar arasında kalpten kalbe bir köprü kurmak için çaba gösteriyor.”

Bozuk plağa bağladığım bir diğer şarkı da eski bir Fransız grubu olan Noir Désir’in  Le Vent Nous Portera  isimli şarkısı. Esasında ben bu şarkıyı seneler önce de defalarca üst üste dinlemiştim bir dönem. Ama ne olduysa unutmuşum. İnsan bazen çok sevdiği şeyleri de unutabiliyor ama işte zaman zaman geçmişi hatırlıyor.  Sözlerinde “rüzgar bizi götürecek” diyormuş. Klip sözlerle örtüşse de ben çok hoşlanmadım. İki şarkı birbiriyle çok alakasız aslında değil mi? Olsun hadi dinleyelim…  :)

 

Yorum bırakın

Filed under Müzik

Küçük Prens’in Filmi Geliyormuş :)

Küçük Prens kitabında en beğendiğim bölüm aşağıdaki Küçük Prens & Tilki bölümüydü.(Okudum, yeniden hatırladım…)
Film fragmanı da Fransızca olmasına rağmen çok şirin ve sıcacık…

….İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”
“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.

Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.

Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”

Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarına çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”
Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İNSAN GERÇEKLERİ YALNIZCA KALBİYLE GÖREBİLİR,EN TEMEL ŞEYİ GÖZLER GÖREMEZ.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.
“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun….

2 Yorum

Filed under Okudukça, İzledikçe

Kitap Tanıtımı #101 Cehennem Çiçeği

DSC_0748[1]

CEHENNEM ÇİÇEĞİ

Yazar: Alper Canıgüz

Yaz tatilinde Tatlı Rüyalar isimli kitabı ile tanışmıştım Alper Canıgüz ile. Bu kitap ise okuduğum ikinci Canıgüz kitabı oldu. Aslında Oğullar ve Rencide Ruhlar kitabının devamı niteliğinde yazılmış bir kitapmış Cehennem Çiçeği, ya da devam demeyeyim de ana karakter aynı kişi imiş; “Alper Kamu”.  Fakat ben onu okumadığım halde beğenerek okudum Cehennem Çiçeği’ni. İçerisinde bir kaç gönderme ve karakterler  haricinde konu olarak bağımsız bir kitap diyebilirim. April Yayınları’ndan çıkan Cehennem Çiçeği Haziran 2013’te 1. baskısını yapmış ve toplam 221 sayfadan oluşuyor.

Kitap 5 yaşında büyümüş de küçülmüş Alper Kamu ismindeki minik bir dedektifin hallerini anlatıyor. Tıpkı Tatlı Rüyalar’daki gibi absürt durumlar bolca mevcut, gerçeklik noktasına  çok  takılmazsanız; ki ben zaman zaman bu noktaya takıldım, severek okunabilir diye düşünüyorum. Mesela 5 yaşındaki bir çocuğun İsmet Özel’den alıntı yaparak konuşması noktasına takıldım; çocuğun okuma yazma bilmesine, karakollara elini kolunu sallayarak girmesine, polislerle savcılarla kanka olup cinayet çözmesine takılmamışım da İsmet Özel okumasına takılmışım :D

Alper Kamu hep 5 yaşında bir çocuk, Oğullar ve Rencide Ruhlar’da da aynıymış, hiç büyümemiş. Alper, amcasının ölümü ardından onun sırlarla dolu geçmişini didiklerken beklemediği bir sonuca ulaşıyor. Aynı zamanda mahallelerinde kardeşini boğarak öldürdüğünü söyleyen bir çocuğun da aslında masum olduğunu, esas katili bulmaya çalışarak ispat ediyor.

Genel olarak gülümseten bir tarzı var yazarın ama ne hikmetse gülerken hüzünlere de boğabiliyor. Sonu sürprizli bitiyor ve bolca hüzünlü. Spoiler gibi olmazsa Alper Kamu ölecek diye ödüm koptu diyebilirim sonlarda.

En çok babasının kendisine uyumadan önce anlattığı hikaye  bölümü ile, cinayetin işlendiği apartmanın çatısında geçen koşturma bölümünü sevdim.

En beğendiğim bölüm şu kısımdı, fotoğrafını çekip bir kaç kişiyle paylaşmıştım okurken :) ;

“Gerçek ya da kurgu, bütün hayat aşk denen yalan çevresinde dönüyordu sanki. Üstelik tecrübe gösteriyordu ki, bu zıkkım, mutluluktan ziyade bir felaket müjdecisiydi. Peki neden herkes onun peşindeydi? Ya da öyle miydi hakikaten? Annemle babamı düşündüm. Onlar birbirine aşık falan değildi. Bir zamanlar öyle olduklarına da delalet eden bir şeye de rastlamış değildim. Ara sıra hır gür yaşasalar da, iyi kötü geçinip gidiyorlardı işte. Gündüzleri av avlayıp kuş kuşluyor, geceleri mağaralarına çekilip dinleniyor ve boş zamanlarında bir de potansiyel seri katil büyütmek suretiyle boy boylayıp soy soyluyorlardı. Mutsuzluklarını kanıksamışlardı ve daha büyük bir şeyin peşinde koşmak akıllarından bile geçmiyordu.”

Ve de şu cümleler de güzeldi…

“Hayatı anlıyorum,” dedim. “sadece kabullenemiyorum”

“Adaleti bu dünyada arayan yalnızca belasını bulur”

“Herkesin delirmek için bir nedeni vardır”

“Sevdiğin kişiye asla iyi geceler dilememelisin. Uykunun aranıza gireceğini düşündürürsün.”

“İnsan hayatı bu kadar kutsalsa neden tarihi ekseriyetle caniler yazıyordu”

“Evin içi, dışından bile daha berbat bir haldeydi. Bütün eşya, döküntü birkaç parça mobilya ile kırk yıllık siyah beyaz bir televizyondan ibaretti. Ortalığı öyle bok götürüyordu ki, ancak açlıktan ölmek üzere olan bir fare, sevdikleriyle helalleştikten sonra içeri adım atmaya cesaret edebilirdi.”

“Ne satıyon lan sen?” sesinde, yağ bazlı boyaları inceltmeye ya da nesneleri birbirine yapıştırmaya yarayan bazı maddelerle kullanım amacı dışında pek çok deneyimi bulunanlara özgü bir tını vardı. “

“Bir baba olarak söyle evladına: aşk var mıdır yok mudur, boş mudur dolu mudur, ne kokar ne boktur?

Gülmesi biraz dinince, “tanrı gibi düşün,” dedi babam, ki böyle bir yanıtı hiç beklemiyordum. “İnanıyorsan var olup olmaması pek önemli değildir. Ayrıca en büyük inkarcının da en inançlının da içinde bir nebze kuşku vardır. ve elbette ki aşk da tanrı da ölümsüzdür.”

Bir çok insan gibi düşünüyorum ben de; ve Alper Canıgüz sevilesi bir yazar bana göre de. Kitaplarında pek çok unsuru bir arada kullanabiliyor. İmgelemeleri, benzetmeleri, absürt de olsa esprileri ve bir anda hüzünlendirmeleri gayet güzel.  Cümleleri sade ama çarpıcı. Ama şu da var ki, hakkında anlatılanlar nedeniyle benim beklentim daha yüksekti herhalde. Bu nedenle beklentimin daha altındaydı diyebilirim kitap için.  Ve kitapta Tatlı Rüyalar kitabındaki bir kaç karakterin isminin anılması beni ekstra keyiflendirdi diyebilirim. Severek okuyacağınızı düşünüyorum.

Yorum bırakın

Filed under Okudukça

Neşe, dert, aşk…

Böyle koymuşlardı Niğde Üniversitesi Müzik Eğitimi bölümünün hazırlamış olduğu Neşet Ertaş’ı anma gecesinin ismini; neşe, dert, aşk…

Hafızam beni yanıltmıyorsa eğer, daha önce de duymuştum sanki bu üç kelimeyi bir arada Neşet Ertaş’tan bahsedilirken. Doğrusu biz aslında öyle çok türkü dinleyen bir aile değiliz. Ama Elif Begüm’ün şu sıralar konservatuara merak salması, bağlama eğitimine Akşemseddin Bilsem’de devam etmesi ve dahası sevgili arkadaşım Demet’in nazik daveti/ki programı eşi Mesut Bey hazırlamıştı/ neticesinde katıldık dinletiye. Elif  Begüm bayıldı… Koroyu, sazları, solo söyleyen öğrencileri hayranlıkla izledi. İlginçtir yaşına rağmen(10), biz bile bazen sıkılmışken o ilgiyle takip etti. Ben ise çoğu türküyü ilk kez dinledim. Bir kısmını ağır buldum ama biri vardı ki aldı beni çocukluğuma götürdü.
Otomatik çamaşır makinesinin icadıyla henüz şereflendirilmediğimiz yıllar… Sobalı evlerde yaşar iken bizler; her Pazar günü bir çok evde olduğu gibi bizim evde de banyo ve çamaşır günü idi. Anneciğim kış günü buz gibi banyoda saatlerce çamaşır yıkardı ya elinde ya da yarı otomatik merdaneli çamaşır makinesinde.  O makinenin sıkma kısmı eğlenceli görünürdü gözüme, çocukluk işte. İki silindir arasında sıkışan mis kokulu çamaşırlar sepete düşerken bi kere de biz çevirelim şu kolu diye tuttururduk kardeşimle. Türküden nerelere geldim :) Annemin keyfi yerindeyse eğer radyo tiyatrosu dinlerdi bütün o işlerle uğraşırken; Radyo1’den. Aralarda çalan türkülere de eşlik ederdi. Bir kısmını da radyo çalmıyor bile olsa mırıldanırdı kendi kendine… İşte bu türkü de onlardan biriydi…

Aslanım eller eller
Kokuyor güller güller
Ne bilsin eller eller
Perişan hallarım oy!

İşin ilginç yanı, dünkü programda bir de bu türküyü seslendiren  Müzik öğretmenliği bölümü öğrencisinin başörtülü olmasıydı. Hiç başörtülü müzik öğretmeni ile karşılasmadığım için farklı geldi ve çok hosuma gitti. Üstelik sesi de harikaydı…
Yukarıdaki videoda ise türküyü İbo söylüyor, Songül Karlı’nın doğal ve güzel zamanları, eşlik ediyor… Garibim rahmetli Neşet Ertaş’a ise mikrofon uzatan yok… :)

Yorum bırakın

Filed under Müzik, İzdüşüm

100.Kitap çekilişi sonuçlandıı!

DSC_05911

Günaydınlar :) Blogumda tanıtacağım 100. kitap anısına düzenlediğim çekiliş Eylül Zeynep’in tatlı parmakları ile son buldu. Blog ve instagramdan toplam 98 katılımın olduğu hediye çekilişinde instagram katılımcılarından @__gonul__ Nazan Bekiroğlu’nun son kitabını hediye almaya hak kazandı. Kendisini tebrik ediyor ve katılan herkese sevgiler yolluyorum. Çekilişin videosu için http://instagram.com/p/vh_ocdyGUP/ adresine tıklayın ;)

Yorum bırakın

Filed under Okudukça

Blogumda 100. Kitap; Kelime Defteri Hediye!

DSC_05911
Merhaba bu blog neredeyse 6,5 yıldır var hayatımda. İlk başlarda öğrencilerimle ödev/etkinlik iletişimi amacıyla kurmuştum. Sonradan MEB wordpress bloglarının tamamına erişimi engelleyince, ben de okuduklarımı, izlediklerimi, bazen hissettiklerimi, bazen dinlediklerimi paylaşmaya devam ettim. Blog sayesinde çok güzel insanlarla tanıştım. Aynı kitabı okuduk bazen… Sonra gün geldi merak ettim okuyup burada bahsettiğim kaç kitap olmuş diye ve oturup numaralandırdım. 70li bir rakamdı o vakit; geçen seneydi yanlış hatırlamıyorsam. Geriye dönüp okuduklarıma göz atmak sevindirmişti beni ve demiştim ki; “Blogda 100. kitaba ulaştığımda o kitabı bir çekiliş ile hediye edeceğim.” İşte şimdi o gün geldi :)

En sevdiğim yazarın son kitabını armağan etmek istiyorum bir kişiye. Ben de henüz okumadım Nazan Bekiroğlu’nun Ekim 2014’te çıkan Kelime Defteri’ni… Birlikte oluruz belki size çıkarsa ne dersiniz? :)

Yapmanız gereken basit; sadece bu yazının altına size ulaşabileceğim bir e-posta adresi ile birlikte yorum bırakmak :) Son katılım tarihi 17 Kasım 2014. Ha bu arada çekilişi minik kızıma yaptıracağım :) 18 Kasım’da da duyururum sonuçları buradan inşallah :)

PS. Eğer instagram kullanıcısı iseniz buraya yorum yazmanıza gerek yok. İnstagram profilimde bulunan açıklamalara göre bu fotoğrafı paylaşmanız yeterli…

Bol şanslar :)

20 Yorum

Filed under Duyurular, Okudukça

Kitap Tanıtımı #99 Olduğu Kadar Güzeldik

oldugukadarguzeldik1

OLDUĞU KADAR GÜZELDİK

Yazar: Mahir Ünsal Eriş

İlkinden burada bahsetmemiş olsam da yazarın okuduğum ikinci kitabı “Olduğu Kadar Güzeldik”.  Zaten de şimdilik iki kitabı var. Külliyatı devirdim sayabiliriz o zaman ha? İki kitap da İletişim Yayınları’ndan çıkmış. Adam benimle aynı yaşta ama benden daha güzel cümleler kuruyor efendim. İtiraf etmem gerekir ki ilk kitabı okurken bu durumu fazlasıyla kıskanmıştım ve neticede kendisinden pek de hazztmemiştim. Ama kıskançlık duygusunun kitabını yazabilecek biri olarak diyorum ki insan genelde hayran olduğu insanları kıskanıyor. Tabi hayran olduğum üslubun ikinci kitabını da bi koşu sipariş edip/ Niğde gibi yerde nerde bulacan Mahir Ünsal Eriş kitabını?/ okudum efendim. İlk kitaptaki duygularım değişti. Kendisini ufaktan sevmeye de başladım. Kitap zaten fevkaladenin fevkinde Bülent Ablamızın deyimiyle. Her ne kadar Yıldız Tilbe’nin şarkı sözü kitaba isim vermiş olsa da ben olduğu kadar değil epeyce güzel buldum. Kendisinden bahsederken “Gençlerbirliklidir. Söylenişi bile güzel” diyor gülümsüyorsunuz. Kitabı ithaf ederken “annemle babam bana ‘aferin oğlum’ desinler diye.” yazdım diyor burnunuzun direği sızlıyor.

Hikayeler de öyle… Kimi zaman gülüyor tam gülerken boğazınız düğümleniveriyor. Her karakter sahici ve genelde kazanamayanlardan oluşuyor. Sekiz tane hikaye var. Beni en çok etkileyen demeyeyim de/çünkü hepsi çok etkileyiciydi/, en az etkileyen  “işe çıkılacak gün” isimli hikaye oldu(bakmayın böyle dediğime o hikaye bile halen kanlı canlı hafızamda). Mekanlar bana aşina; sonradan Balıkesirli olan şanslı kadınlardanım ben. Doğuştan olsam şansımdan yenmezdim; cennet gibi yerler. Ne diye hala bozkırın göbeğinde yaşamaya devam ederiz bilmem… Bir de Ankara var mekanlar arasında; adam benim okuduğum/bir dönem yaşadığım yerleri anlatmış o bölümlerde… Nasıl sevilmez… İçerisinde Ankara geçen hikayeler daha bir tanıdık gelir bana sanki memleketimden bahsediliyormuşçasına okurum Emek’i, Cebeci’yi, Küçükesat’ı, Beşevler’i…

Ha bir de kitap 2013’te çıkmış hemen aynı yıl 60. Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı’nı kazanmış, e hakkı ama… “Sen o zaman parasız yatılıydın” isimli ilk hikayede kazanamayan bir baba var hayallerine ulaşamayınca evinden, ailesinden, huzurundan hatta yaşamından olan. “Benim adım Feridun” çok acıklı bir karakter olsa da çok eğlenceli olaylar yaşıyor, zaman zaman olmak istediğimiz gibi başka bir kimliğe bürünüyor. Bu hikayede aşk acısını  öyle güzel anlatmış ki, yüreğinizde hissediyorsunuz çakma Feridun’un acısını, yalnızlığını. “İşe çıkılacak gün” de bir hırsız ile empati yapıyorsunuz; kazanamayan bir öğrenci profili çiziliyor ki; hırsızlıkta bile kazanamıyor. “Kanatlarımız olsa be Metin” isimli hikayede kazanamayan bir aşık devrimcinin halini okuyup delirmesine üzülüyorsunuz. “Malibu” beni çok etkileyen hikayelerden biri, belki tam öyle olmasa da ona yakın bir öğretmen ile okuduğum için liseyi, belki öğretmen olduğum için… “Dayımın Avrupa’ya kaçırılışı” çok komik, yazarken bile gülümsedim. “Zehir miktarda” acıklı, ilk kitapta bir konsomatris ile empati yaparken bu kitapta “Kız Fikret” ile empati yaptırıyor, ağlatıyor. Ama benim içimi en çok sızlatan “Stoper” isimli hikaye oldu. Kazanamayan bir baba… Kitap arka kapağında da denildiği gibi; “Eriş hüzünlü mağlupların iyimser yazarı olmaya devam ediyor.” Aynen öyle, olan bitenlerin tüm arabeskliğine rağmen bir umut ışığı var her hikayede. Ha bir de ilk kitaptaki hikayeler ile bazı bağlantılar var hikayelerde… Mesela “Zehir Miktarda”  hikayesini farklı bir karakterin gözünden okumuştum ilk kitapta.

Bu yazıyı yazarken karşılaştım, bir röportajda bahsetmiş kitabın adı hakkında; “Bir gece Twitter’da gördüm. Eskişehir’de bir mekanda sahne almış Yıldız Tilbe. Dönüşte otelde Twitter’a girmiş tebrikleri karşılıyor. Orada birileri, ‘yine çok güzeldiniz’ gibi bir şeyler demiş. O da cevap vermiş öyle, ‘eh işte’, anlamında, tevazu takınarak, ‘olduğu kadar güzeldik.’ Aralık ayının 17’siydi. not aldım defterime. Bu, dedim, kitabımın adı olsun. Sağ olsun, Levent Cantek de itiraz etmeyince, oldu.”

Ha bir de instagram kullanıyor, twitter kullanıyor. İnstagramda Eylül’ün eline kitabını tutuşturup fotoğrafladığımız karenin altındaki “sizin hiç bu kadar tatlı okurunuz olmuş muydu?” soruma cevaben şunları yazıyor, beni mutluluktan uçuruyor; “yook. boyle tatlısını, güzelini ne gördüm ne duydum. guzel kitaplar gibi guzel, kalın romanlar gibi uzun olsun ömrü. selamlar. ☺️”

Kısaca oldukça güzel bir kitap. Bir kaç alıntı ile bitireyim ben bu yazıyı. Siz de ilk fırsatta okuyun.

“Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya aşk acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandığın yerde er ya da geç buluyor, gelip göğüs kafesini ateşle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun. Ağzını açsan, alevler püskürüverecekmişsin gibi, ciğerlerine damla damla kurşun eritiyorlarmış gibi. Kolay kolay geçmiyor, geçtiğinde de sen geçmiş olduğunu bile fark etmiyorsun. Yağmurlu havalarda sızlayan eski bir kırık gibi sızlayıp duruyor, kendini hatırlatıyor. Bir tadı, bir kokusu, bir eti var hatta, bir kütlesi; gelip göğsüne oturmasından belli. Kokusunu, kütlesini hesap edemiyorum ama bir tadı varsa bence o genizde kalmış greyfurt tadını andırıyordur. Çok sevdiğin bir şeye benzeyen, ama o olmadığını da bal gibi bildiğin bir tat; acı, buruk, portakala benzeyecek neredeyse, değil ama işte. Hani kelime çok havalı olmasa, “kekre” diyeceğim. İstediğin kadar yutkun, üstüne istediğini ye, iç; geçmiyor, genzinden aşağı yuvarlanıp gitmiyor. Ne yediğinden anlıyorsun ne içtiğinden. Allah belasını versin.” 

“Sen yokken, yani sen evde aşk acısıyla, bittikçe altüst edilen bir kum saati gibi damla damla tükenirken, bu insanların hepsi yaşamaya devam ediyorlar. Elektrik faturası yatırıyorlar, sinemaya gidiyorlar, araç muayenesi yaptırıyorlar, kat karşılığı arsa için müteahhitlerle pazarlık ediyorlar, arabalara, dolmuşlara, teknelere, trenlere biniyorlar, konuşuyorlar, gülüyorlar, kavga ediyorlar, ter kokuyorlar, ayakkabı boyatıyorlar… Bir sen yoksun içlerinde ve bunun farkında bile olmuyorlar.”

“Bir de yalnızlık var, onu da hesaba katmak lazım. İlk başlarda onsuzluk sanıyorsun bunu ama değil, basbayağı yalnızlık işte. Aynalarda kendini görmekten sıkılacak kadar yalnızlık, yatağa yattığında kendi kokunu duymaktan öğürecek kadar… Kimseyi istemiyorsun yanında, ama durup durup da yalnızlıktan şikayet edesin geliyor. Bir şeyden şikayet edebilmek için bile insan lazım. Öyle hileli bir şey bu. İstiyorsun ki hep senin terk edilişinden bahsetsinler, hep seni yalnız bırakana lanetler okusunlar topluca, ‘sen de ne çok severmişsin be kardeşim’ desinler, “hak etmiyor, kızgın alevlere gelsin inşallah; sen hiç üzme kendini!’ deyip hep sırtını sıvazlasınlar. Olmuyor ama. bir dinliyorlar, iki dinliyorlar. Sonra bir bakıyorsun, sen anlatırken onlar telefonlarıyla oynuyorlar, saatlerine bakıyorlar, sigara paketinin naylonundan çiçekler yapmaya uğraşıyorlar. Senin de içinden gelmiyor işte ondan sonra, kendi kendine kalıyorsun. ‘Hay ben böyle aşkın ıstırabını!’ deyip kalaylayamıyorsun çünkü, aşk da senin ıstırap da. Ondan sonrası aynada kendi yüzün, yatakta kendi kokun, evin içinde şikayet bile edemeyeceğin, kendi dağınıklığın.”

“Tıraş olmak ne garip şey, her seferinde altından gençliğin çıkacakmış gibi kendi yüzünü kazıyorsun, fakat yine, biraz daha yaşlanmış halin kalıyor eline. Aynadan bakıyor sana öyle geçkin, yorgun.”

“Hâlâ da inanmıyorum diyemem. Kalbimin bir tarafında ince bir sızı, ellerinde pankartlarla, dövizlerle toplanmış birilerini gördüğümde hatırlatıyor kendini hep. Ama hayat elvermiyor. Hayat, kendini öyle bir gelip senin karşına koyuyor ki, hayallerini, umutlarını, çocukluğundan, gençliğinden beri kurduklarını yutturuveriyor sana. Sınavlar geliyor, zoraki takılmış kravatlarla, en son akraba düğününde giyilmiş biçimsiz takım elbiselerle iş görüşmeleri geliyor, askerlik geliyor, kredi kartı geliyor, ay sonu geliyor, ihtiyarların bir bir ölmesi, gençlerin bir bir ihtiyarlaması geliyor. Durduğu yerde ağırlaşmaya başlıyor hayat. Yapış yapış bir şey gibi. Kanatlarına bulaşıyor, ökseye tutulmuş gibi kalıyor insan. Hani, zaten uçacağından değil de, yine de zoruna gidiyor. Daha büyük yarınların hayalini kurmak, yarın sabah kalkıp işe ya da iş aramaya gideceğin gerçeğinin arkasında kalıyor. Unutturuyor kendini, sanki bütün gençliğini ışıklar içinde geçirten o değilmiş gibi. İnsan utanıyor sonra o sarılı kırmızılı dergileri, bozuk megafonundan sokaktakileri umuda tavlamaya çalışan çatık kaşlı gençleri, duvarlara intizam bir aceleyle yazılmış o orak şekilli Ş harflerini gördükçe. Sanki önceden söylediği bir yalanı herkes öğrenmiş gibi utanıyor. Göz göze gelmemeye çalışarak uzaklaşıyor yanlarından, hayat da öyle geçip gitmiyor mu, biz güzel şeyler yapmaya çalışırken, tam da en güzel şeyler oluverecekmiş gibiyken. Öyleyse yaşamak, hayata karşılık hayallerden vazgeçtiğimiz bir kaybetme biçimidir.”

oldugukadarguzeldik

 

 

 

1 Yorum

Filed under Okudukça