Kitap Tanıtımı #97 Bir Ruh Macerası

aysesasa1BİR RUH MACERASI

Yazar: Ayşe Şasa

Kitap İlk baskısını Temmuz 2009’da Timaş Yayınları’ndan yapmış. Ben ne yazık ki Ayşe Şasa’nın vefatından sonra okuyorum. İlk bakışta Ayşe Şasa’nın ruh dünyasına ağırlık verdiği bir otobiyografi gibi görünse de aslında dönemin ülkemiz ve insanlar açısından  sosyoloji yapısını da aktarıyor. 160 sayfadan oluşan kitap bir söyleşi tarzında yazılmış. Ayşe Şasa’ya sorular sorup kayda alan isimler; Leyla İpekçi, Meryem Atlas ve Berat Demirci.

1941 yılında İstanbul’da doğmuş Ayşe Şasa. Rauf Orbay kendisinin büyük dayısı oluyor. Anne ve babasının batı hayranlığı nedeniyle varlıklı bir ailede duygusal yoksunluklar içerisinde Avrupalı mürebbiyeler elinde büyüyor. Daha doğar doğmaz annesinin erkek bebek beklentisini karşılayamayarak onu hayal kırıklığına uğratıyor ve orada başlıyor yalnızlık; annesi ona süt vermeyi reddediyor…

Çocukluğunu geçirdiği ev lüks ve karanlık bir şato gibi resmedilmiş kitapta. Aile varsıl. Büyük bahçeli kocaman salonlu bir konakta yaşıyorlar. Baba spora meraklı ve hatta kaptanı ve miçosu olan bir de kotraları bile var. Evde aile efradından çok hizmetçi, mürebbiye, kaptan, miço, bahçevan gibi insanlar yaşıyor. Ayşe Şasa kendisini aileye değil de o insanlara daha yakın hissediyor. Bunu da şu şekilde ifade ediyor; “Bu insanlar sade yaşayan, çoğu inançları olan klasik halk tipleriydi. Ben duygusal olarak bir aidiyet söz konusuysa hep o tarafa meylederdim. Hep o insanlara bir sevgi duyar; onlarla bir ittifak kurmaya çalışırdım, hep onlara sığınırdım. Onların anlayışına, onların sevgisine… Ta baştan beri böyle bir şey vardı. Kendimi onlarla aynı safta görürdüm.”

birruhmacerası2

Çocukluğuna dair kitapta şöyle bir soru sorulumuş ;“Eve geldiğinizde rahatlıyor musunuz?”  Hayır diyor, “Ev sığınacağım bir yer olmadı hiçbir zaman”. İleride yaşayacağı ruhsal problemlerin dayanağı olarak çocukluk yıllarını görüyor ve hatıralarını naklederken şöyle bir şey de aktarıyor; Yedi sekiz yaşlarındaydım, bir kağıda “Ben çok yalnız bir çocuğum, bu şişeyi bulan lütfen beni arasın!” diye bir not yazıyorum… Şişeyi denize atıp, rıhtımdan uzaklaşmasını seyrediyorum.” Ne büyük çaresizlik…

Anne ve babasının hayatını sosyolojik olarak tahlil ederken şu cümleyi kuruyor; “Anne ve babamın kuşağı, çift kimlik veya parçalanmış kimliklerle dolaşıyorlar; işte annem bir tarafta geleneğe bağlı, bir tarafta Batı’yı idealize ediyor; ama arkadan gelen bana geleneğe ait hiç birşey verilmiyor. Dolayısıyla Ayşe Şasa ve onun gibiler serada yetişmiş bir bitki gibi Batı mahsulü özel aşılarla, özel ilaçlarla yetiştiriliyor.”

Hatıralarından bahsederken on altı yaşındayken Şişli’deki La Paix Akıl Hastanesi’nin önünden geçerken “Hakikate vasıl olmama vesile olacaksa yolumun bu hastaneden geçmesine razıyım” dediğini aktarıyor. Bir dilek bu ve bu dilek gelecekte kabul olunuyor…

birruhmacerasi3

Kitapta Ayşe Şasa’nın gençlik yıllarında sol ideolojiden nasıl etkilendiği, burjuvaziye karşı nasıl marksizmden etkilendiği ve bunun da kendisi açısından nasıl bir çıkmaza sebep olduğu anlatılıyor. Yeşilçam’da yönetmen asistanlığı yapıyor, senaryolar yazıyor, Vedat Türkali’nin sekreterliğini yapıyor, Kemal Tahir ile çok yakın; manevi babam diyor. Ve ilk evliliğini anne babasına inat olsun diye onların hiç onaylamadığı biriyle yapıyor. Parasızlık çekiyor ve kısa sürede boşanıyor. Çocukluğundan itibaren hırpalanan ruhu şizofreni kıyısında nevrotik nöbetler ile sarsılıyor. Bir sonraki evliliğini Atıf Yılmaz ile yapıyor ve bir süre gerçekten de kutu gibi bir evde saadeti tadıyor. Kitabın bu bölümünü okurken orada dursun istedim zaman… Ama durmadı tabi ki; bir süre sonra kendi tabiri ile “vehimlilik hali” (psikoz) yineliyor. Ve yeniden akıl hastaneleri süreci başlıyor. Süreç sonunda Atıf Yılmaz da yönünü başka yöne çevirmiş oluyor… Ayşe Şasa yapayalnız. Düşünüyor ve arayabileceği kimseyi bulamıyor. Zihni Yeşilcam’dan Bülent Oran ismini hatırlıyor ve ona ulaşıyor. Bülent Oran(Allah ondan razı olsun diyorum düşününce şimdi) merhamet ile bakıp sevgisi ile yeniden yaşama döndürüyor… Evleniyorlar. Bir de Doğan Soyumer isimli bir doktor var. İyileşmesinde büyük çaba harcayan bir isim de o.

Kitabın sonlarında bir ruhun nasıl sukuta erdiği, kalbine nasıl sekinetler indiği anlatılıyor. Yıllardır aynı toplum içinde yaşadığı fakat çok uzak olduğu Müslüman camiayla tanışması da çok enteresan. Burada benim de çok sevdiğim Mustafa Kutlu ismi geçiyor, İsmet Özel ve Sezai Karakoç gibi isimler…

Kemal Tahir ile dostluğu, Rauf Orbay’ı dayı olarak hayatında nasıl benimsediği, hepsi kitabın içine anlatılmış. Metaryalizmin, kapitalizmin, burjuvazinin en dehşet verici yanlarını da görebiliyoruz bu hayat hikayesinde. Rauf Orbay’ın kendisine bir Kur’an-ı Kerim hediye etmesi, bir kenara koyup yıllarca kapağını açmaması düşündürücü. Kemal Tahir’in yaşadığı şu anı ve sonrasındaki tespit de öyle… Kemal Tahir’e idam edilecek bir mahkumun son anlarında  konuşması rica ediliyor, fakat sabaha kadar konuşacak bir şey bulamıyor ve diyor ki; “Bu dünyada bütün konuşmalar geleceğe aittir, geleceği olmayan bir adamla konuşacak hiçbir şey yoktur.”

En güzel sözü yaşayarak söylüyor Şasa: “vahiyden uzak yaşamak ne korkunç bir şeymiş.”  Ve 150. sayfada neler okuduğundan, Psikoz halinden ne tür dualar ile uzak kaldığından/kurtulduğundan bahsetmiş. Hayatının dönüm noktasında Muhyiddin İbni Arabî’nin Fusus’ul Hikem adlı eserinin nasıl etki ettiğini yazmış. Hatta kendisine gelen bir psikiyatr hanımın bir türlü iyileşemeyen ruhi sıkıntılarından bu kitap ile uzaklaştığını tebessümle naklediyor… Merak ediyorum. Ben de okusam diyorum şimdilerde…

Kitap içerisinde Ayşe Şasa’nın çocukluğundan yetişkinliğine pek  çok da fotoğrafı eklenmiş. Şu ağıdaki fotoğafta hastalığınn ilerlemiş bir döneminde 178 boy ile 40 kiloya düşmüş hali var. Bu sayfaya gelince beni bir ağlama tutuyor… Ruhuna rahmet… Mekanı cennet osun.Mutlaka okuyunuz efendim.

birruhmacerası

Kitap arka kapağından;

“İslâm bizi geri bıraktı, Batı karşısında yenilgilerimizin sebebi İslâm’dır!’ hükmü, giderek bir inanç, bir yaşama biçimi halini aldı. Bunu da modernlik kisvesi altında hınç ve taassupla dolu telkinler halinde yaydılar; bu tür ideolojilere ve akımlara neredeyse meşruiyet kazandırıldı… Bu yanılgıların ortasında doğdum ve yetiştim. Gerçeğin ise tam tersi olduğunu pek çok bedel ödeyerek idrak ettim.”

“Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti… Varoluşuna sahih bir neden bulamayan insan; bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir. Ben bu marazi hali, bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecelerde yaşadım… Allah hepimizi ve özellikle yeni nesilleri böylesi azaplardan esirgesin.”

“Şimdi şu eski koltuklarda oturuyorum ve gücümün yettiğince tefekkür ediyorum… Herkes geleceğe doğru hayal kurar; bense geçmişe doğru… Bir bahçeye yolculuk yapıyorum… Manolyalar, frenk üzümleri, yıldız çiçekleri, çimenler; tam bir cennet bahçesi… Bir zamanlar, yani çocukluğumda öyle bir bahçenin ortasındaydım; ama o nimetin o günlerde şükrünü eda edebilme hassasiyetine sahip değildim. Şimdiki halimle: aklım ve gönlümle o güzel bahçeye dönüyorum… Çimenlerin üzerine seccademi serip şükür namazı kılıyorum. Bu benim geçmişe doğru yolculuğum, geçmişe dönük hayalim.”

aysesasa2

 

1 Yorum

Filed under Okudukça

Kara Sinek

image

Tam mevsimiydi Nazan Bekiroğlu’nun Mimoza Sürgünü kitabındaki iki denemeyi peş peşe yeniden okumanın. Sonbaharda evlere doluşan kara sinekleri ne zaman öldürmeye kalksam bu yazılar aklima gelir. Bir de bizim evde bir sinek tahliye edicisi var ki; senelerdir bir tane bile öldürdüğüne şahit olmadım. Erkeğin merhametlisi her eve lazım. Bu iki yazıyı peşpeşe okuyunca; hele de ikincinin son cümlelerinde, bir ağlamadır tuttu beni. Bugün ağlama günüm sanırım. Ne olsa ağlıyorum. İnsan bu yasa gelince az daha güçlü durmalı ama nerde…. O iki yazıyı buraya da ekleyim de belki okursunuz…
********
BEN VE SİNEK HANIM
Garip bir hikâye bizimki. Ama bir yerden anlatmaya başlamalıyım. Her şey Kasım ayının başlarında evimdeki karasinek sayısının gözle görülür şekilde arttığını dehşet içinde fark etmemle başladı. Dehşetle, çünkü karasinekten hiç hoşlanmam ve fakat hayli zamandır Neml’i, Ankebut’u tanımış, evrene dağıtılan canın bütünüyle kutsal olduğuna inanmış biri olarak hiçbir şey öldürmemeye de dikkat ediyorum ben.

Havaların soğumasıyla evlere kaçtıklarını söyledi komşum. Peki ne olacak böyle dedim. Havalar soğuyunca kendiliğinden yok olurlar dedi. İçimde kurnaz ve zalim bir sevinç ince bir sızıya karıştı. Kapıları, zıt istikametteki pencereleri ardına kadar açtım. Yok öyle yağma dedim, bilin yerinizi yurdunuzu yoksa fena olur. Cereyanda savruldular, sayıları biraz azaldı ama geriye hatırı sayılır bir nüfus kaldı. Üstelik dışarı atabildiklerim cama tutunmuş, özlemle içeriye bakıyorlardı. O gece kapıyı pencereyi açık bıraktım. Sabah biraz daha azalmışlardı ama tümüyle bitmemişlerdi. İşe giderken akşama bitmiş olacaklarını ümit etmek istedim. Olmadı. İçlerinden birkaçı iyice inatçı çıktı. Bu kez elime bir gazete aldım, camın üzerinden onları yan tarafa doğru ittim. Kendilerini bir anda balkon boşluğunda buldular. Keyifle gülümsedim. Bitmişlerdi. Zafer benim! Ama yo! Kalın, kavi bir vızıltı zafer sevincimi yarıda bıraktı. Hepsi gitmiş ama biri kalmıştı.

O günden sonra ne yaptımsa olmadı. Sinirlerim yıprandı. Ansiklopedileri karıştırdım, arama motorlarına defalarca karasinek yazdım. Sahi ömürleri ne kadardı ki bunların? Şeytan dürttüyse de birkaç kere, sinek öldürücü ilâca elimi bile uzatmadım. Ama halimin diliyle yalvardım. Git bak, senin yerin burası değil, gözünü seveyim git, yoksa elimden bir kaza çıkacak hiç istemeden. Ben böyle dedim de o bana mısın demedi. Günlerce böyle sürdü gitti. En son bir sabah vakti kahvaltılığımın üzerinde dönüp durmaya başladığında kendime hâkim olamadım. Fırının beyaz emayesinin üzerine düştü, çırpınmaya başladı. O kadar üzüldüm ki başını doğrultması için dualar ettim. Anında o kavi vızıltıyı başımın üzerinde duydum. Uçtu, mutfak dolabının kenarına kondu. Alay eder gibi bana bakıyordu. Derin bir oh çektim.

İyi de bu işin sonu ne olacaktı? Havaların soğumasıyla ümidim arttı. Karasinek işte! Nasılsa bu gün var yarın yoktu. Gel gör ki kaloriferler cehennem külhanı gibi harlandığından bu kez petekleri kapadım. I-ıh! Ben nezle oldum da ona bir şey olmadı. Tamam dedim çaresizce, bir süre birlikte yaşayacağız demek ki. O günden sonra birbirimizi göz hapsine alarak yaşamaya başladık. Üstelik her sabah artık gözüm onu arar olmuştu. Hani neredeyse görmesem merak ediyordum. Zaten o kavi vızıltı da her sabah beni karşılıyordu.

Sonra bir gün yolculuğa çıkmam gerekti. Tamam, dedim ben dönünceye kadar sen de her halde gidersin. Aceleyle çıktım evden. Otobüse bindim. Koltuğa oturur oturmaz kapılar kapandı, şoförün kontağı çevirmesiyle birlikte motorun gürültüsü arasında o kavi vızıltıyı başımın üzerinde duydum. O mu? Aman Allah’ım sanki oydu!

Uyumuşum. Otele girdiğimde en iyi odamızı size ayırdık diye gülümsedi görevli. Yukarı çıktım. Camdan dışarı baktım. Manzara gerçekten güzeldi. Attım kendimi koltuğun üzerine, gözlerimi kapadım. Sonsuz bir mutlulukla sessizliği dinliyordum. Ki. O sesi duydum. O mu? Sanki oydu. Yoksa ne işi vardı karasineğin eksi bilmem kaç derecedeki dağ tepesinde.

Çaresiz, işlerimi tamam ettim. Ertesi gün geri dönmek üzere otobüse bindim. O kadar yorgundum ki hiçbir ses duymadan sızmışım. Gözümü açtığımda muavin, hanım geldik diyordu. Şehrimde buz gibi bir yağmur başlamış. Uykulu uykulu valizimi yüklendim. Apartmanın kapısını açtım. Eve girdim. Bir çay demlemeden, valizimi bile açmadan uykuya daldım.

Ertesi sabah fark ettim ancak bu evde büyük bir eksikliğin olduğunu. Yoktu. Sinek hanım yoktu. Yaradılış günü dünyanın ancak bu kadar sessiz olmuş olabileceğini düşünerek boşluğu dinledim. İtiraf etmeliyim ki yokluğunu hissettim. Akıbetini merak ettim. Halimiz böyle efendim.

*********
Ve bu da ikinci yazı…

BEN VE YAZAR HANIM
Evet, doğru söylüyor. Her şey Kasım ayının başlarında havaların aniden soğumasıyla açık bulduğumuz pencerelerden içeri doluşmamızla başladı.

Ama benim hikâyem onunkinden farklı. Arkadaşlarım gibi ben de sığındığımız evin kimin olduğunu bilmiyordum. Onu daha evvel görmüş de değildim. Bir şeyler yazıyordu sürekli, sonra kaldırıp başını denize bakıyordu. Bakışları tuhaftı. Ama en fazla gözlerinin altındaki çizgileri görünce tanıdım onu. Garip bir hanım hanımcık olduğunu kısa zamanda anladım. Kördüğümleri çözmekte üstüne yoktu da basit bir fiyongun ucunu çekemiyordu. Yüce dağları aşmıştı da bazen tatlı bir yamaç yolunda sendeliyordu. Anahtarını kendi içinde saklayan sır sandıklarını bir bir açmıştı da hiçbir büyüsü olmayan bir sandığın önünde yorgun düşmüştü.

Uzun uzun inceledim onu. Mavi çaydanlığın kapağından, mutfak dolabının kenarından, nereye konduysam oradan bakıyor, merakla seyrediyordum. Sabah işe gidiyor, akşam eve geliyordu. Çok geçmedi, özlemle bekler oldum eve dönmesini. Uyurken seyretmek için uçtum, yorganının kıyısına kondum. Sevinçle çarptım kanatlarımı birbirine, ellerimi başımın üzerinde ovuşturdum. Ama ne zaman başının üzerinde dönmeye kalkışsam bana ters ters bakmasından anlıyordum sesimden hoşlanmadığını. Kendi kavi vızıltımdan ben bile nefret eder olmuştum. Ses çıkarmamaya çalışarak pervane oldum çevresinde. Lâkin benim fıtratım bu, ne kadar çalıştımsa da başaramadım.

Bütün arkadaşlarımı dışarı atmayı başardığı gün gizli bir sevinç duydum. Ama ona daha yakın olmak için çay bardağının kenarına tutunup yüzüne baktığımda gördüm gözlerindeki öfkeyi. Bunu bile sineye çekecektim, elinin tersiyle beni kovalamasaydı. “Git” dedi. O günden sonra beni her gördüğünde aynı kelimeyi yineledi. “Git”. Ben “Gel” diyordum o “Git”. Bariz ki aramızdaki gel-git bir hikâyeydi. Ve böyle giderse azgın dalgaların beni içine alması an meselesiydi. Ben ne kadar yaklaşmaya çalıştıysam o, o kadar itti, ben ne kadar sevdiysem o, o kadar nefret etti. O, ‘Halimiz böyle’ dese de ben halimi anlatamadım gitti.

Size söylemedi ama ilmihal kitaplarında karasinek öldürmenin hükümlerini bile aradı. Neyse ki yapamadı. Ah ne iyiydi! Siyah zeytininin yakıncığına konduğumda kendine hâkim olamayıp da beni fırının beyaz emayesi üzerine yarı cansız düşürdüğü anda bile bu iyilikten şüphe etmedim. Dahası o an gözlerinde gördüğüm benim için duyulmuş keder içimi öyle ısıttı ki bana bir daha öyle bakması için kalan canımı bile vermeye razıydım. Birkaç kez hareketsiz düştüm gözlerinin önünde hattâ. Ne yazık, bu kez gözlerinde gördüğüm sadece zalim ve kurnaz bir sevinçti. Öldürmüyor ama kendiliğinden ölmemi bekliyordu. Daha yakınında olmak için konmuştum tabağının kenarına oysa. Bu, niye suçtu, hâlâ bilmiyorum. Beni de Yaratan’ın adına yemin olsun ki kötü bir niyetim yoktu.

Bir gün eşyalarını bir bavulun içine doldurmasından anladım gideceğini. Dönmeyeceğinden korktum. Bavulunun bir köşesine sıkı sıkı tutundum. Beni fark etmedi bile. Otobüse bindiği an döndüm başının üzerinde sevinçle. İndiği otelde odasına kadar onunla birlikte uçtum. Otel odasında da otobüste olduğu gibi beni tanıyamadı. Ben hepsi de birbirine benzer bir sürü insan arasında onu tanıdım da o, “Sanki o”dan öteye geçip “O” diyemedi.

Eksi bilmem kaç derecelerde seyreden bir dağ başı otelinde pencereyi ardına kadar açtı. Pervazına kondum. Hayranlıkla yüzüne bakıyordum. Pencereyi ne zaman kapattığını anlamadım bile. Dışarıda kaldım. Çok geçmeden kanım üşüdü, melekelerim hasar aldı.

Ben, kara bir sinek. Milyarlarca benzerimden sadece biri. Adımdan sorulsa “Bir adım bile yok” derim. Ama bana bir isim vermesini ne kadar isterdim. Yağmur soğuğu dokunmamıştı da bana, buzlu bir cama tutunarak özlemle içeri bakarken çözüldü ellerim. Oracığa, penceresinin önüne, karların üzerine düşüverdim.

1 Yorum

Filed under İzdüşüm

Bir Tatil Fotoromanı Daha!

“Issız tepelerde güneşe bakıp saati tahmin etsem
Haberim olmasa hiç perşembeden, pazartesiden..” Turgut Uyar

Patara Kumsal

Patara Kumsal

Merhabalar :) Uzunca bir aradan sonra yeniden evimizdeyiz :) Yazıya Turgut Uyar’ın bu dizeleriyle başladım çünkü tam 25 gün boyunca aynen o halet-i ruhiyedeydim.  Geçen sene de böyle gezip tozup gelip bloga ” Bir tatil fotoromanı” diye yazmışım, bu yazıya ne başlık atsam derken, geçen seneye göz attım da; kendi rekorumuzu kırmışız; bu kez 3000 km! Niğde’den başlayan yolculuğumuzda rota ve duraklarımız şöyle idi; Beyşehir-Side-Patara-Marmaris(Selimiye)-Akçay-Bursa-Ankara-Niğde huh! (Bu yazıyı da kaç günde oturup kalkarak yazdım belli değil, sonuna kadar okursanız yakanıza kırmızı bir kurdele takılmasını hak ettiniz demektir :) )

İlk durağımız 3 yıl Konya’da yaşamamıza rağmen gidip görme fırsatı bulamadığımız Beyşehir oldu. Niğde-Side arası mesafeyi tek seferde gitmeyi göze alamamış olmamız sonucu illa ki bir yerlerde mola vermeliydik. Beyşehir tercih etmemizde buradaki yakın arkadaşım Hüsna’nın da rolü büyük. Gerçekten de iyi ki gidip görmüşüz dedim Beyşehir’i. Bir gece  Beyşehir Öğretmenevi’nde konuk olduk; uzun süreli değil fakat 1-2 gece konaklamak için ideal, temiz. Tam da gölün kenarında masmavi bir görüntüyle uyanmak güzel oluyor, özellikle de Niğde sonrası! Arkadaşım ve eşi bizi oradan aldılar, ikindi vaktinde Beyşehir’in tarihi camisi Eşrefoğlu Camisi’ne gittik. Babam gitmeden önce orada tarihi bir cami var görün demişti, gerçekten de çok farklı bir mimariye sahip, sütunlar ve tavan tamamen ahşap ve süslemeli, mihrap çini ve caminin ortasında büyükçe bir havuz mevcut.  Bu havuzun nedenini oradayken anlamamıştım fakat okuduğum kadarıyla meşe odunundan yapılan sütunların kışın yanan sobalar nedeniyle kuruyup çatlamasını önlemek amacıyla ortam nemlensin diye yapılmış. Kış aylarında çatıdan toplanan karlar bu havuzda biriktirilip ortamın nemlenmesi sağlanırmış. 1296-1299 tarihleri arasında beylikle döneminde Eşrefoğlu Beyliği tarafından yaptırılmış. Ailenin cami içerisinde bir de türbesi mevcut. Eşrefoğlu Camisi’ne giderken yanımıza ftoğraf makinemizi almamışız fakat camiye 3D  göz atmak isterseniz şuraya bakabilirsiniz.  Cami sonrası Beyşehir Gölü’nün kenarında bir restoranda ağırladılar bizi sağolsunlar ve tabi ki sazan yedik. :) Ardından göl ortasındaki minik yarımadada güneşin batışını seyredip vedalaştık. Sizce de manzara nefis değil mi? Hele de bozkırın ortasında…

Beyşehir Gölü

Beyşehir Gölü

Ertesi sabah kahvaltı sonrası Side’ye doğru düştük yola. Crystal Palace diye bir otele gidecektik. Bu oteli nerden nasıl buldu da satın aldı bilmem eşim ama biz memnun kaldık. Özellikle Elif için güzeldi. Aqua park diye deli oluyordu zira, hiç çıkmadı desem yeridir havuzdan. Side/Çolaklı sahilinde bulunuyor otel ve deniz de, kum da muhteşem… Normalde yemek konusunda biraz tereddütlü gitmiştim ama cidden çok güzel ve her seyden önemlisi tazeydi yiyecekler. Eskiden gittiğim bir kaç otelde sabahki yenmeyen yumurtalar salata olur akşama çıkar, tavuklar soslabır yeniden pişirilir vs. Öyle değildi :) Hele bir pattiserie bölümü vardı ki; şu ünlü pastanelere taş çıkarır pastaları :) Burada bir hafta geçirdik. Gitmeden önce şimdilerin meşhur “Sebastian” geyiklerinden bol bol yapmış idim ancak orda gerçekten de bir sürü “Sebastian” vardı :) (Bu geyik de ne ola diyenler için Sebastian uşak/hizmetçi manasında) Gerçekten çalışanlar çok güler yüzlü ve inanılmaz misafirperver insanlardı. Misafirlerinin rahatı için ellerinden geleni yapıyorlardı. Eşim bu tarz her şey dahil tatilleri seviyor ve daha ekonomik olduğunu düşünüyor. Bense sürekli otele hapsolmanın sıkıcı olacağını düşünerek gitmiştim, oysa hiç de öyle olmadı. Ordaki bir haftada sıkılmaya sebep de fırsat da olmadı. Özellikle akşam animasyon ekipleri de oldukça iyiydi. Otelin bizim açımızdan tek dezavantajı alkol olayı. Muhafazakar otellerin kalite/fiyat oranını düşününce tercih etmemiş olduk. Otel misafir profili de %90 turistti :) Dolayısıyla diğer tatil yörelerinde gördüğümüz tesettürlü insanların sahil kesiminde bulunmasını garipseyen bakışlı “Beyaz Türk” profili azdı(!) :)

Crystal-Palace-Luxury-Resort

Crystal-Palace-Luxury-Resort

Side’de geçen zamanda bir gün öğleden sonrayı da Side Antik Kenti’ni gezmeye ayırdık. Benim çok hoşuma gitti, özellikle de müze bölümü… Müze bahçesi o sıcakta nefeslenmek için ideal, yemyeşil ve içeride tavus kuşları geziniyor :)

Side Antik Kent Müze Bahçesi

Side Antik Kent Müze Bahçesi

Eylül bu tavus kuşunun peşinde koşturdu durdu :)

Side Müze Bahçesi

Side Müze Bahçesi

Müze içerisinde de pek çok eser var ama benim en hoşuma gideni bahçedeki medusa başları oldu; belki de Yerebatan Sarayı’nı hatırlattığı için ;) Baktığı kişiyi taşa çevirdiğine inanılan Medusa, delici bakışlı kadın :D

Medusa Heykelleri

Medusa Heykelleri

Antik kenti gezimiz Apollon Tapınağı ile son buldu, yıllar geçmesine rağmen bu heybetli sütunların hala ayakta duruyor olması etkileyici…

Side Apollon Tapınağı

Side Apollon Tapınağı

Side’de çok güzel ve kelimenin tam manasıyla “lüks” içinde geçen bir haftanın sonunda Patara’ya doğru yola koyulduk. Patara nerede derseniz; Kaş ile Kalkan arasında bir yerlerde; şirin, sessiz, sakin bir köy. Patara’ya akşam üzeri vardık, yürüyerek köyü şöyle bir dolaştık, biz dolaşırken minareden o gün ilaçlama yapılacağına dair ilan verildi. :) Anlayacağınız cidden minicik bir yer… Fakat işin ilginç yanı 12 kmlik uzunluğu ile çevrenin en uzun plajına sahip. Kumu muhteşem, sürekli rüzgarlı olması nedeniyle deniz çok dalgalı. Rüzgar sörfü yapılıyormuş burada. Gitmeden evvel nüdistlerin tercih ettiği plajlar arasında olduğunu okumam biraz tedirgin etmişti beni ama, hiç komple nüdiste rastlamadık :P Denizde yüzmek çok zor ama çok sığ olduğu için rahatlıkla metrelerce ilerleyip kocaman dalgalarla oynanabiliyor. İki deniz gözlüğümüzü yuttu bizim bu dalgalar :D  Patara’da Sisyphos Otel isimli bir otelde kaldık. Otelin dekorasyonu çok güzeldi…

Sisyphos Otel

Sisyphos Otel

Butik otel tarzında yapılmış, odalarda klima haricinde elektronik eşya yok. Kahvaltı konusunda iddialı olduklarından bahsetmişlerdi telefonda, cidden kahvaltıları güzel ama bize bir önceki yere nazaran bir hayli basit geldi ;) Patara plajı, Patara antik kenti içerisinde yer alıyor. Dolayısıyla plaja giderken bir müze kartınız olmalı ya da ücretli gireceksiniz. Antik kentin içerisinde pek çok eser var. Likyalılar döneminden kalma bir antik tiyatro ve bir de en eski demokratik meclis binası Patara’da yer alıyormuş. İki gece kaldığımız Patara’da bir gün denizde geçirdik akşamında ise antik kenti dolaşıp muhteşem gün batımını izledik…

Patara Antik Kenti Meclis Binası

Patara Antik Kenti Meclis Binası

Bu da Meclis binası içerisinde biz, Eylül tırmanışta :)

Patara Meclis Binası

Patara Meclis Binası

Bu antik tiyatrolar  ve tırmanışa geçen Eylül ömrümü yedi :)

Patara Antik Kenti

Patara Antik Kenti

Antik kenti dolaştıktan sonra plaja inip gün batımını izleyip fotoğraf çektik, nefisti. Patara plajındaki kum incecik ve rüzgar etkisiyle çöl görünümünü alıyor. Yeşilçam filmlerindeki çöl sahneleri burada çekilmiş…

Patara plaj

Patara plaj

 

Patara plaj

Patara plaj

Patara’da geçen iki güzel günün ardından, planımıza göre yeni varış noktamız Marmaris’in Selimiye köyü olacaktı. Foursquare sağolsun bize dedi ki; “Patara’ya kadar gelmişken Saklıkent Kanyonu’nu görmeden dönmek olmaz.” İyi mi dedi kötü mü bilmem ama nihayetinde orayı da görmüş olduk. Kanyon sonradan bulunmuş ve gerçekten güzel bir doğa harikası. Ancak ben nedense Yahyalı/Kapuzbaşı ile kıyaslayıp pek de beğenmedim. Hatta Saklıkent’in bu kadar çok turist çekmesine rağmen Kapuzbaşı’nın pek de bilinmiyor olması ilginç geldi. Kanyon girişinde yamaca iliştirilmiş ahşap yoldan ilerleniyor sonrası gürül gürül akan bir ırmaktan karşıya geçiş var. Yaz ortası olmasına rağmen bu geçiş noktasındaki su seviyesi diz boyunu aşıyordu. Ardından ise kanyon içerisinde ilerleniyor; ki o kısmını pek sevmedik. Resmen gri bir balçık içerisinde yürümek gerekiyor. Her neyse biraz maceralı(!) da olsa (bu kısım bana kalsın ;) ) görmüş olduk. :)

Saklıkent Kanyon

Saklıkent Kanyon

Aşağıdaki bölümden geçerken milletin terliklerini alıp götürüyor su :) Deniz ayakkabınız ile geçmenizi öneririm, hem kaymıyor, hem çıkmıyor ;) Bir de burdan geçerken herkesin fotoğrafını çekiyor gençler, kanyon çıkışı satıyorlar, çok komik pozlar :D

Saklıkent Kanyonda bahsettiğim suyu geçerken :)

Saklıkent Kanyonda bahsettiğim suyu geçerken :)

Balçık kısmından doğru dürüst foto yok, ama turistler falan vücutlarına sürüyorlar, güya cilde iyi geliyormuş…

Saklıkent sonrası ver elini Marmaris diyerek devam ettik yolculuğa, merkezde bir mola verdik, bir şeyler yeyip dolaştık, Marmaris cidden bahsedildiği kadar şirin. Ama asıl hedefimiz olan Selimiye çok daha güzel geldi bana. Selimiye’ye akşam üzeri güneş batarken varabildik…Yolda nefis bir gün batımı manzarası görmüşken indik tabi hemen :)

DSC_0015

Selimiye’ye girerken yolda…

Selimiye’de büyük lüks oteller yok, biz arkadaş tavsiyesi ile Selimiyeli Otel diye küçük bir otelde kaldık. Buradaki çoğu yerde sistem oda+kahvaltı şeklinde. Önceki otellerle kıyaslayınca pek de beğendiğimiz söylenemez ama Selimiye öyle güzel ki ve otelin konumu denizin dibinde olunca insan bayılıyor tabi. Sanırım gezdiğimiz yerlerde en çok hoşuma giden yer Selimiye oldu. Deniz havuz gibi, tertemiz, taşlı ama ben kumsuz denizi daha çok seviyorum daha berrak oluyor, balıklarla birlikte yüzdük harikaydı…  :) Selimiye de dediğim gibi küçüçük şirin bir tatil köyü, akşam yemeği için Badem Mantı ve Beyaz Ev tercih edilebilir. Beyaz Ev’in çöp şişi çok güzel, Badem Mantı’nın mantısı güzel ama üzerine tatlı niyetine çikolatalı mantı deneyin ;) Bir de Paprika var, limonatası ve incirli tatlısı ile ünlü, gitmişken tadın… Ünlü bir de balık restoranı var yatların uğrak yeriymiş ve fakat rezarvasyon yaptırmadığımız için gidemedik… Bizim otelde de sahibi kendisi tuttuğu balıkları akşam yemeği için pişiriyordu ve o da fena değildi diyebilirim…

Selimiye’de doğru dürüst hiç fotoğraf çekmemişiz nedense :) Bu otelin hemen önündeki iskelede ayrılacağımız gün telefonla çektiğim bir foto, instagramdan arakladım :) Bu gördüğünüz böülm sanırım 3 metre derinliğinde falan… İlk gittiğimz gece süper ay vardı. Yani hani şu dolunay olup da ayın normalden daha büyük ve parlak göründüğü zamanlardan… Bu iskelede akşam yemeği yemiştik. Gece olmasına rağmen böyle pırıl pırıl görünüyordu dibi, yüzen balıklar falan…Büyülenmiştim…Hatta insan böyle yerlerde yaşamalı diye düşünmüştüm falan :)

Selimiye

Selimiye

Selimiye’de 3 gece kaldık. Bir günümüzü tekne turuna ayırdık… Tekne turu benim en sevdiğim aktivite oluyor tatillerde, koylarda yüzmek kıyıda yüzmekten çok daha zevkli, çünkü ben yüzeyden ziyade dipleri seviyorum, akvaryum balığı gibi süslü balıkları izlemek harika bir duygu… 5 farklı koya götürdü bizi teknemiz. Yolunuz düşerse muhakkak tekne turuna katılın. Biz Sunay Bey’in teknesi ile çıktık, şu adresten iletişim kurabilirsiniz kendisiyle; http://selimiyetekneturu.com/  eşi tarafından yapılıp ikram edilen balıklar ve diğer mezeler soğuklar harikaydı diyebilirim. Ve çok da güler yüzlü insanlar kendileri… Şu rengin güzelliğine bakar mısınız?

Tekneden...

Tekneden…

Bu da bizim sudan çıkmak bilmeyen büyük kuzu :) İyi ki yüzmeyi tam anlamıyla öğrenmiş dedik, çok rahat davranabiliyor, ve o rahat yüzdükçe biz de rahat oluyoruz ;)

Hangi koydu bilmem :)

Hangi koydu bilmem :)

 

Selimiye tatilinin ardından eşimin ailesinin memleketi olan Akçay tarafına doğru yola çıktık. Yolda İzmir molası verip İzmir’i, Kızlarağası Han’ını ve saat kulesini görmüş olduk… İzmir’i ilk kez görüyorum çok sevdim dersem yalan olur :) Bir de çok güzel kızlar hayal ediyordum ama hep vasat hep vasat :P

İzmir

İzmir

İzmir molasından sonra geçen sene olduğu gibi 1 hafta eşimin ailesinin yazlığında kaldık Balıkesir/Akçay’da. Huzurlu sakin bir site… Akşamları karşı komşu emekli bankacı amcanın Türk sanat müziği şarkılarını dinledik :) Eylül için evin 3 katlı olması biraz sıkıntı oldu, inip çıkması bizi korkuttu durdu, ha düştü, ha düşecek derken bir kez düştü :( Orada da bir kaç kez denize girdik-çıktık. Ama sanırım 12 gün boyunca her gün yüzmek sıktı mı ya da yetti mi bilmem, orda aman her gün gidelim hevesinde olmadık denize… Bizimkilerin köyü Kaz dağlarında körfeze nazır. Hatta Tuncel Kurtiz’in son zamanlarını geçirdiği harika bir köy, mezarı da orada rahmetlinin. Yemyeşil, temiz hava bi yanda manzara masmavi…Ben çok seviyorum. Gerçi orada artık kimse kalmamış ama yazlıklarına yakın, bir gün gidip piknik yaptık köyde… Bakın bu da manzaramızdı o piknikte…

Çamlıbel'den...

Çamlıbel’den…

Orada geçirdiğimiz günlerden birinde de Hasanboğuldu’ya gittik… Zaten çok yakındı ama gitmemiştik ve ben çok merak ediyordum. Küçükken Hülya Avşar’ın oynadığı filmini izlemiştim. Öyküsünü de Sebahattin Ali’nin kaleminden okuyunca iyice merak eder oldum. Kaz dağlarında harika bir yer, yolunuz Akçay tarafına düşerse bir gününüzü ayırın derim… Ben çok sevdim…

Hasanboğuldu

Hasanboğuldu

Ovalı Hasan ile obalı Emine’nin hikayesini duymuşsunuzdur belki… Halen Çarşamba günleri kurulmakta olan Edremit pazarında karşılaşıp seviyorlar birbirlerini… Hikaye uzun…Ama olmuyor :( Hasan bu gölette boğuluyor, Emine ise göletin yanında halen var olan büyük çınarda kendisini asıyor. Özetin özetinin özeti gibi oldu ama bir ara Sebahattin Ali’nin yazdığı hikayeleştirilmiş halini ekleyim de okuyun… Filmi de güzeldi… Bir sürü turist gelmiş insan şaşırıyor… Bu buz gibi suda yüzüyorlar bir de :) Hasanboğuldu’nun hemen altında bir de Sütüven şelalesi var. Eyvah Eyvah filminde bir ırmak kenarında rakı sofrası sahnesi vardı, o burakarda çekilmiş. Çok kalabalık cidden, belli bir alan fazlasıyla mangal dumanı ihtiva ediyor :)

Sütüven Şelalesi

Sütüven Şelalesi

Yaz mevsiminde buraların siyah inciri meşhur, lokum, lokum yemeden dönmeyin :) Sonra içanadoluda ezik mezik beyaz incirlerle avunmaya çalışırsınız benim gibi:) Verimli topraklar, iklim de güzel, toprağa ne ekerseniz veriyor… Bizimkilerin minik bahçesinden sebze meyve toplayıp yemek muhteşem bir histi…

Bir haftalık Akçay olayımızdan sonra bir gece de Bursa’da kaldık. Grand Heykel diye bir otel. Pek iyi anılarımız yok kendisiyle, bu konuya da hiç girmeyeyim. :) Ancak Bursa güzel… Kozahan’ı görün, oturup çay içip simit yiyin, Ulu Cami’ye girin iki rekat namaz kılın…

Bursa Ulu Camii önceki gittiğimde restorasyondaydı, bitmiş hali gerçekten güzel olmuş. İçerisinde havuz olan cami ne güzeldir…Huzur kokuyor…

DSC_0348

Bursa Ulu Camii

Ben içeri duvarlardaki restorasyonla  sonradan eklenmiş olan hat çalışmalarını biraz kalabalık buldum. Sanki daha az olsa daha hoş olacakmış gibi geldi… Bu da eskilerden kalan o meşhur Vav harfi. Halk arasında Hızır A.s. ın bunun önünde namaz kıldığına inanılıyormuş. Orşinal süslemeler bu şekilde bir cam levha ile korunmuş. Bence de isabet olmuş.  Bursa Ulu Camii’nin bir de tanıtım sitesi varmış; http://www.bursaulucamii.com/

Bursa Ulu Camii

Bursa Ulu Camii

Bursa maceramızın(!) ardından Ankara’ya ulaştık. Kardeşimin yeni evinde de üç gece geçirdikten sonra nihayet evimizin yolunu bulabildik. :) Ankara bizim için özel bir şehir fakat çok yabancılaşmışız artık. Trafiğine hiç alışkın değiliz. Ordaki günlerde de bir gün İkea turu, bir gün Keçiören’de teleferik gezintisi bir gün de Dikmen Vadisi turu yaptık.

Dönüş yolunda bir de Tuz Gölü molası verdik, bizimkiler hayretle yerlerdeki tuzları ellerine alıp alıp bıraktılar :)

Tuz Gölü

Tuz Gölü

Upuzun tatilin böyle upuzun yazısı oluyormuş. Gezerken yorulmadım da yazarken yoruldum. :) Bu da yazımızın bonus fotoğrafı olsun. Kaz Dağları’ndan bir kertenkele. :P

Bay kertenkele :))

Bay kertenkele :))

6 Yorum

Filed under Fotoğraf, Gezdikçe

35 Yaş Şiiri

Bir gün gelecek bu şiiri buraya ekleyeceğimi biliyordum. :) Yolun yarısı etti mi yoksa yolun yarısını çoktan geçtim mi bilmem ama şairin dediği o yaşa nihayet eriştim. Ama içimdeki kız çocuğunu sorarsanız o hala 17 ;) Bugün pek çok doğum günü mesajı aldım ama içlerinde en çok “ahirete dönük mutlu bir ömrün olsun” temalı mesajı beğendim… Keşke, inşallah, amin… Başka bir şiirde geçen bir şu mısralar  aklımda sabahtan beri “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.”N.F.K. böyle cümleler kurmayacağım ömrüm olsun kalan ömrüm inşallah, pişmanlıklarımın az olduğu bir yaş olsun, iyiliğe/güzelliğe bir milat olsun…

DSC_08561

      

Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var
Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden öyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayâl meyâl şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir,
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar
Nerden çıktı bu cenaze Ölen kim
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.

Neylersin ölüm herkesin başında,
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misâli o musalla taşında.

                          CAHİT SITKI TARANCI

2 Yorum

Filed under İzdüşüm

“Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen”

image

İçimizde bir garip Eylül çoşkusu… Her yolu deneyip sonunda bana ulaşan umutlu ses dedi ki; “sen çok boşladın bir şeyler yaz bloga”. Geliyor- gidiyorsunuz biliyorum, seziyorum nafile değil mi? Adeta kapı duvar. Eylül bir nevi yeniden başlama. Mevsim şeritlerinin ilk ayı hani… Hem serin hem sıcak, bahar ama ilk değil, hem hüzün hem umut. Biraz arafta kalmış gibi demişti başka bir Eylül kızı Eylül için. Kelimesinin kulakta bıraktığı yankısı bile güzel ; Ey-lül. Eylül bana zaten hep güzel… Güzel güzel de; uyku tutmadı beni Eylül’ün 2’si… Bir Edip Cansever dizesi ile kendimi bunları yazarken buldum… Nerden nereye :) ” Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen” Ortak noktamız bu işte bizim de; istemeden kırılmak, kırılıvermek. Şiir güzel…

Eylülün Sesiyle

Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustosa çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
“Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar.”

Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluuğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımal dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.

Yorum bırakın

Filed under Şiir

Kitap Tanıtımı #96 Şebek Romanı

sebekromani

Şebek Romanı

Yazar: Ayşe Şasa

Şebek Romanı uzun bir süredir kitaplığımdaydı fakat bir türlü elime alıp okumak kısmet olmamıştı . Yakın zamanda Ayşe Şasa’nın vefat haberini okuyunca ben de artık onun kitabını okumalıyım diyerek başladım. Kitap 112 sayfadan oluşuyor ve Timaş Yayınları tarafından basılmış. İçerisinde bilim-kurgu, tasavvuf ve bolca ironi ifadelerini barındırıyor.

Okumaya başlamadan evvel Ayşe Şasa’nın hayatına dair bir şeyler okuma isteği duydum. Hayat hikayesi oldukça ilginç. 1941 doğumlu ve bir süre Yeşilçam’sa senaristlik yapmış. Gramofon Avrat ve Ah Güzel İstanbul filmlerinin senaryosu ona ait mesela. Atıf Yılmaz ve Bülent Oran ile evlilik yapmış. Bir süre sonra sağlık nedenleri ile sinemadan uzaklaşmış. Sağlık nedenleri dediysem de kendisine şizofreni teşhisi konmuş. Bir dönem Marksist olarak tanımlıyor kendisini. Fakat bu 10 yıllık sinemadan uzak kaldığı rahatsızlık döneminde ruhsal bir macera yaşamış ve manevi anlamda bir uyanış yaşamış.  Hani her yazar kitaplarındaki bir karakter ile kendi hayatından ve kişilik özelliklerinden bahsedermiş ya; Şebek romanı içerisindeki karakterlerden biri olan Şizoid Re-Re bence kendi hayat hikayesi ile örtüşen bir karakter.

Öyküdeki olay 2075 yılında geçiyor. “Maymundan insana, insandan şebeğe” evrimleşileceğine inanan bir grup insan ve bunun yanında Müslüman olduklarını gizleyen insanların öyküsü anlatılmış. Kitap Amadeus, Manyak Arşimed, Şizoid Re-Re, Mor Alarm, Büyük Buluşma ve Şebek Romanı isimli altı bölümden oluşuyor. İlk bölüm biraz kafa karıştırıcı cinsten, ben okurken sıkılmaya başlamıştım ki ikinci bölüm başladı. :) Kitabın son bölümünde ise Şizoid Re-Re’nin not defterinden şu notlar dikkat çekici, aslında bu kitabın neden yazıldığını anlamamıza yardım ediyor.

“Bir roman yazmalıyım, adını ‘Şebek Romanı’ koymalıyım…

“Bu romanın fonunda:

“Gezegensel Şebek İmparatorluğunun tüm ruhu duyurulmalı (Kancık tertipleri, ölümcül tehditleri, şeytani siyasası.)

“Gezegensel zorbalığın tüm karakteri verilirken, bireysel planda, dehşet, sıkıntı, bunalım ve kâbus yüklü gençliğim anlatılmalı.

“Ancak…

“Yazdıklarımda, karanlık geçmişimin bir âfet olarak değil bir lütuf olarak ele alınacağını şimdiden biliyorum… Değil mi ki, şu anki bahtiyarlığımı hazırlayan hep o belli geçmiş…”

Salih Tuna çok da güzel bahsetmiş gazetedeki köşesinde kitaptan; “Korkunun, kaosun, provokasyonun hüküm sürdüğü, her daim alarmlarla sarsılan, eski adıyla Viyana yeni adıyla XB21 denilen o korku şehrinde, 2075 yılının felsefe asistanı, haz düşkünü tembel Amadeus… Evinin mahzenine indiğinde âlemi seyreden, yeryüzünde âlemin kendisini seyrettiği Manyak Arşimed.. Şebeklerin memleketlerini film platosu yapmaya çalıştığı ve memleketlerine kartpostal hasret duyan Z. Ö.’ler, yani Zeka Özürlü göçmenler… Ve Şizoid ve Batın Baba…”

Neticede ben iyi ki tanışmışım Ayşe Şasa ile fakat bu tanışma biraz değil bir hayli geç olmuş. Keşke vefatından önce okusaydım. Şimdi ise yine kendisinin bir başka kitabını okumaya niyetlenerek sipariş ettim. Allah bana da böyle bir manevi uyanış nasip etsin diyorum…

“Ah şu selamlaşmalar…İnsanoğlunun birbirini tanıyarak arayarak, sorarak, Allah’ın selamını alarak ve vererek hareket etmesi… Şu zamanda bile kalbe ılık bir güven  veren, hiçbiri gelişigüzel olmayan insan selamlaşmaları… Yorgun gezegende manevi gülücükler… Acıyı, ölümü  korkunç olmaktan çıkaran insan dayanışması… Hatır saymak, hatır sormak…”

….

” ‘Aşk zordur’ dedi Manyak Arşimed. ‘Ama aşktan başka da yol yoktur. Âlemde tek anlam aşk…’ “

3 Yorum

Filed under Okudukça

Kendine Acımak

Mustafa Ulusoy’un şöyle bir yazısı ile karşılaştı(rıldı)m. Öyle güzel ki burada da bulunsun… Belki okur siz de seversiniz… Ramazan’da son 10 bu arada…
image
Görseldeki gül Konya Meram’da açmış, eşim tarafından fotoğraflanmış…Ne muhteşem yaratılmış değil mi? Sarı gül…

*****
Suratını asma kaderine.
Gülümse.

Nedir ki seni zavallı yapan? Günlerdir, haftalardır, aylardır, kim bilir yıllardır bir kendine acımadır tutturmuş gidiyorsun. Ayağına taş değse, ah vah etmek, kendine acımak için hazır bekliyorsun.

İstediğin bazı şeylerin olmaması mı yürüdüğün yolları sarp, soluduğun havayı keskin yapan? Nereden biliyorsun neyin şer, neyin hayır olduğunu? Nasıl bu kadar eminsin? Kendini arıyorsun, ama yanlış yerde. İçinde kendini yitirip gittiğin yol başka bir yönde.

Ah vah ettiğinde, sızım sızım sızlanıp şikâyet üzerine şikâyet sıraladığında, dur. Ve bak.

Ayaklarına bak mesela. Ayaklarının nasırına bak. Yürütüldüğün yolların izlerini gör nasırların çizgilerinde. Yüzüne bak. Bir kedinin gözlerine bak. Bir yağmur damlasına bak alnına düşüp yüzünden süzülen. Gözlerini alan güneşe bak. Sabah uyanınca aynada kendine bak.

Bir sabah uyanınca aynada kendine bak; hakkının kendini bir zavallı olarak görmek olmadığını, yapmak gereken tek bir şey olduğunu düşün. Sonra da kullan o tek hakkını, sonsuz şükret.

Olmadı, içine bak.

Hüzünlerine bak mesela. Acılarına bak. Bak ki, içine yer etmiş bin bir çeşit duygunun sana dert değil derman olduğunu gör.

Verilen her nimet sınav olduğu gibi verilmeyenlerin de bir sınav olduğunu bir kere daha hatırla.

Her ne yaşadıysan veya yaşıyorsan; bil ki, onlar seni ebediyete götürecek yolu döşeyen taşlardır.

Evlendin, çocuğun mu olmadı? Çocuğun oldu, erkek mi olmadı? Erkek oldu, otistik mi oldu? Hiç mi evlenemedin? Baban bir kere bile sarılmadı mı sana? Annenin yüzünü bir kere bile görmedin mi? Baban çekip gitti mi ardına bile bakmadan? Çocukken başına istenmeyen şeyler mi geldi?

Yine acıma kendine.

Her ne yaşamış olursan ol, kendini zavallı biriymiş gibi görüp kendine ihanet etme.

Hayatım yanmış bir sayfa diyerekten, için için ağlarken, inlerken duyguların; yara almadan gitmek mi istersin dünyadan?

Hayatın hüznünü yenmeden nereye?

Ne eksiğin var Allah aşkına? Sana verilmeyen hangi şey, sana bahşedilmiş hayattan daha büyüktür?

Ağlıyorsun. Kendine. Kendi kendine.

Daha ne istiyorsun sabah güneşi gizlice sızarken odana?

Daha ne istersin? O’nu tanıyorsun.

Daha ne istiyorsun? Ebedi bir hayata namzetsin.

Daha ne isteriz ki? Öleceğiz ve ebedi hayatın kapısını çalacağız eninde sonunda.

Baksana, bir bardak su verdin annene. Bir başkasının kapısını çaldın. Sızlanacak ne var? İhanet edecek ne var kendine.

Neden mahrum kaldıysan, kaderindir senin o.

Nefsinin seni bir zavallı gösterme oyununa kanma.

Ne diyor şair Jean-Theodore Brutsch biliyor musun? “Kahraman olman/Savaşa soyunmak değildir nefretle…/Kahraman olmak/Sürüklemek değildir açgözlü yığınları/Görkemli ölümlere…/Kahraman olmak/Gülümsemesini/Ve umudunu korumasını bilmektir/Hüzünlerin, düş kırıklıklarının/Ve güç koşulların o tedirgin saatlerinde…/Bunu namus sözü edinmektir!”

Kahraman ol.

Kaderine gülümse.

Kahraman ol.

Her ne yaşarsan yaşa, kendine acıma.

Kaynak: http://mobil.zaman.com.tr/mustafa-ulusoy/kendine-acimak_1190139.html

1 Yorum

Filed under İzdüşüm