100.Kitap çekilişi sonuçlandıı!

DSC_05911

Günaydınlar :) Blogumda tanıtacağım 100. kitap anısına düzenlediğim çekiliş Eylül Zeynep’in tatlı parmakları ile son buldu. Blog ve instagramdan toplam 98 katılımın olduğu hediye çekilişinde instagram katılımcılarından @__gonul__ Nazan Bekiroğlu’nun son kitabını hediye almaya hak kazandı. Kendisini tebrik ediyor ve katılan herkese sevgiler yolluyorum. Çekilişin videosu için http://instagram.com/p/vh_ocdyGUP/ adresine tıklayın ;)

Yorum bırakın

Filed under Okudukça

Blogumda 100. Kitap; Kelime Defteri Hediye!

DSC_05911
Merhaba bu blog neredeyse 6,5 yıldır var hayatımda. İlk başlarda öğrencilerimle ödev/etkinlik iletişimi amacıyla kurmuştum. Sonradan MEB wordpress bloglarının tamamına erişimi engelleyince, ben de okuduklarımı, izlediklerimi, bazen hissettiklerimi, bazen dinlediklerimi paylaşmaya devam ettim. Blog sayesinde çok güzel insanlarla tanıştım. Aynı kitabı okuduk bazen… Sonra gün geldi merak ettim okuyup burada bahsettiğim kaç kitap olmuş diye ve oturup numaralandırdım. 70li bir rakamdı o vakit; geçen seneydi yanlış hatırlamıyorsam. Geriye dönüp okuduklarıma göz atmak sevindirmişti beni ve demiştim ki; “Blogda 100. kitaba ulaştığımda o kitabı bir çekiliş ile hediye edeceğim.” İşte şimdi o gün geldi :)

En sevdiğim yazarın son kitabını armağan etmek istiyorum bir kişiye. Ben de henüz okumadım Nazan Bekiroğlu’nun Ekim 2014’te çıkan Kelime Defteri’ni… Birlikte oluruz belki size çıkarsa ne dersiniz? :)

Yapmanız gereken basit; sadece bu yazının altına size ulaşabileceğim bir e-posta adresi ile birlikte yorum bırakmak :) Son katılım tarihi 17 Kasım 2014. Ha bu arada çekilişi minik kızıma yaptıracağım :) 18 Kasım’da da duyururum sonuçları buradan inşallah :)

PS. Eğer instagram kullanıcısı iseniz buraya yorum yazmanıza gerek yok. İnstagram profilimde bulunan açıklamalara göre bu fotoğrafı paylaşmanız yeterli…

Bol şanslar :)

19 Yorum

Filed under Duyurular, Okudukça

Kitap Tanıtımı #99 Olduğu Kadar Güzeldik

oldugukadarguzeldik1

OLDUĞU KADAR GÜZELDİK

Yazar: Mahir Ünsal Eriş

İlkinden burada bahsetmemiş olsam da yazarın okuduğum ikinci kitabı “Olduğu Kadar Güzeldik”.  Zaten de şimdilik iki kitabı var. Külliyatı devirdim sayabiliriz o zaman ha? İki kitap da İletişim Yayınları’ndan çıkmış. Adam benimle aynı yaşta ama benden daha güzel cümleler kuruyor efendim. İtiraf etmem gerekir ki ilk kitabı okurken bu durumu fazlasıyla kıskanmıştım ve neticede kendisinden pek de hazztmemiştim. Ama kıskançlık duygusunun kitabını yazabilecek biri olarak diyorum ki insan genelde hayran olduğu insanları kıskanıyor. Tabi hayran olduğum üslubun ikinci kitabını da bi koşu sipariş edip/ Niğde gibi yerde nerde bulacan Mahir Ünsal Eriş kitabını?/ okudum efendim. İlk kitaptaki duygularım değişti. Kendisini ufaktan sevmeye de başladım. Kitap zaten fevkaladenin fevkinde Bülent Ablamızın deyimiyle. Her ne kadar Yıldız Tilbe’nin şarkı sözü kitaba isim vermiş olsa da ben olduğu kadar değil epeyce güzel buldum. Kendisinden bahsederken “Gençlerbirliklidir. Söylenişi bile güzel” diyor gülümsüyorsunuz. Kitabı ithaf ederken “annemle babam bana ‘aferin oğlum’ desinler diye.” yazdım diyor burnunuzun direği sızlıyor.

Hikayeler de öyle… Kimi zaman gülüyor tam gülerken boğazınız düğümleniveriyor. Her karakter sahici ve genelde kazanamayanlardan oluşuyor. Sekiz tane hikaye var. Beni en çok etkileyen demeyeyim de/çünkü hepsi çok etkileyiciydi/, en az etkileyen  “işe çıkılacak gün” isimli hikaye oldu(bakmayın böyle dediğime o hikaye bile halen kanlı canlı hafızamda). Mekanlar bana aşina; sonradan Balıkesirli olan şanslı kadınlardanım ben. Doğuştan olsam şansımdan yenmezdim; cennet gibi yerler. Ne diye hala bozkırın göbeğinde yaşamaya devam ederiz bilmem… Bir de Ankara var mekanlar arasında; adam benim okuduğum/bir dönem yaşadığım yerleri anlatmış o bölümlerde… Nasıl sevilmez… İçerisinde Ankara geçen hikayeler daha bir tanıdık gelir bana sanki memleketimden bahsediliyormuşçasına okurum Emek’i, Cebeci’yi, Küçükesat’ı, Beşevler’i…

Ha bir de kitap 2013’te çıkmış hemen aynı yıl 60. Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı’nı kazanmış, e hakkı ama… “Sen o zaman parasız yatılıydın” isimli ilk hikayede kazanamayan bir baba var hayallerine ulaşamayınca evinden, ailesinden, huzurundan hatta yaşamından olan. “Benim adım Feridun” çok acıklı bir karakter olsa da çok eğlenceli olaylar yaşıyor, zaman zaman olmak istediğimiz gibi başka bir kimliğe bürünüyor. Bu hikayede aşk acısını  öyle güzel anlatmış ki, yüreğinizde hissediyorsunuz çakma Feridun’un acısını, yalnızlığını. “İşe çıkılacak gün” de bir hırsız ile empati yapıyorsunuz; kazanamayan bir öğrenci profili çiziliyor ki; hırsızlıkta bile kazanamıyor. “Kanatlarımız olsa be Metin” isimli hikayede kazanamayan bir aşık devrimcinin halini okuyup delirmesine üzülüyorsunuz. “Malibu” beni çok etkileyen hikayelerden biri, belki tam öyle olmasa da ona yakın bir öğretmen ile okuduğum için liseyi, belki öğretmen olduğum için… “Dayımın Avrupa’ya kaçırılışı” çok komik, yazarken bile gülümsedim. “Zehir miktarda” acıklı, ilk kitapta bir konsomatris ile empati yaparken bu kitapta “Kız Fikret” ile empati yaptırıyor, ağlatıyor. Ama benim içimi en çok sızlatan “Stoper” isimli hikaye oldu. Kazanamayan bir baba… Kitap arka kapağında da denildiği gibi; “Eriş hüzünlü mağlupların iyimser yazarı olmaya devam ediyor.” Aynen öyle, olan bitenlerin tüm arabeskliğine rağmen bir umut ışığı var her hikayede. Ha bir de ilk kitaptaki hikayeler ile bazı bağlantılar var hikayelerde… Mesela “Zehir Miktarda”  hikayesini farklı bir karakterin gözünden okumuştum ilk kitapta.

Bu yazıyı yazarken karşılaştım, bir röportajda bahsetmiş kitabın adı hakkında; “Bir gece Twitter’da gördüm. Eskişehir’de bir mekanda sahne almış Yıldız Tilbe. Dönüşte otelde Twitter’a girmiş tebrikleri karşılıyor. Orada birileri, ‘yine çok güzeldiniz’ gibi bir şeyler demiş. O da cevap vermiş öyle, ‘eh işte’, anlamında, tevazu takınarak, ‘olduğu kadar güzeldik.’ Aralık ayının 17’siydi. not aldım defterime. Bu, dedim, kitabımın adı olsun. Sağ olsun, Levent Cantek de itiraz etmeyince, oldu.”

Ha bir de instagram kullanıyor, twitter kullanıyor. İnstagramda Eylül’ün eline kitabını tutuşturup fotoğrafladığımız karenin altındaki “sizin hiç bu kadar tatlı okurunuz olmuş muydu?” soruma cevaben şunları yazıyor, beni mutluluktan uçuruyor; “yook. boyle tatlısını, güzelini ne gördüm ne duydum. guzel kitaplar gibi guzel, kalın romanlar gibi uzun olsun ömrü. selamlar. ☺️”

Kısaca oldukça güzel bir kitap. Bir kaç alıntı ile bitireyim ben bu yazıyı. Siz de ilk fırsatta okuyun.

“Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya aşk acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandığın yerde er ya da geç buluyor, gelip göğüs kafesini ateşle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun. Ağzını açsan, alevler püskürüverecekmişsin gibi, ciğerlerine damla damla kurşun eritiyorlarmış gibi. Kolay kolay geçmiyor, geçtiğinde de sen geçmiş olduğunu bile fark etmiyorsun. Yağmurlu havalarda sızlayan eski bir kırık gibi sızlayıp duruyor, kendini hatırlatıyor. Bir tadı, bir kokusu, bir eti var hatta, bir kütlesi; gelip göğsüne oturmasından belli. Kokusunu, kütlesini hesap edemiyorum ama bir tadı varsa bence o genizde kalmış greyfurt tadını andırıyordur. Çok sevdiğin bir şeye benzeyen, ama o olmadığını da bal gibi bildiğin bir tat; acı, buruk, portakala benzeyecek neredeyse, değil ama işte. Hani kelime çok havalı olmasa, “kekre” diyeceğim. İstediğin kadar yutkun, üstüne istediğini ye, iç; geçmiyor, genzinden aşağı yuvarlanıp gitmiyor. Ne yediğinden anlıyorsun ne içtiğinden. Allah belasını versin.” 

“Sen yokken, yani sen evde aşk acısıyla, bittikçe altüst edilen bir kum saati gibi damla damla tükenirken, bu insanların hepsi yaşamaya devam ediyorlar. Elektrik faturası yatırıyorlar, sinemaya gidiyorlar, araç muayenesi yaptırıyorlar, kat karşılığı arsa için müteahhitlerle pazarlık ediyorlar, arabalara, dolmuşlara, teknelere, trenlere biniyorlar, konuşuyorlar, gülüyorlar, kavga ediyorlar, ter kokuyorlar, ayakkabı boyatıyorlar… Bir sen yoksun içlerinde ve bunun farkında bile olmuyorlar.”

“Bir de yalnızlık var, onu da hesaba katmak lazım. İlk başlarda onsuzluk sanıyorsun bunu ama değil, basbayağı yalnızlık işte. Aynalarda kendini görmekten sıkılacak kadar yalnızlık, yatağa yattığında kendi kokunu duymaktan öğürecek kadar… Kimseyi istemiyorsun yanında, ama durup durup da yalnızlıktan şikayet edesin geliyor. Bir şeyden şikayet edebilmek için bile insan lazım. Öyle hileli bir şey bu. İstiyorsun ki hep senin terk edilişinden bahsetsinler, hep seni yalnız bırakana lanetler okusunlar topluca, ‘sen de ne çok severmişsin be kardeşim’ desinler, “hak etmiyor, kızgın alevlere gelsin inşallah; sen hiç üzme kendini!’ deyip hep sırtını sıvazlasınlar. Olmuyor ama. bir dinliyorlar, iki dinliyorlar. Sonra bir bakıyorsun, sen anlatırken onlar telefonlarıyla oynuyorlar, saatlerine bakıyorlar, sigara paketinin naylonundan çiçekler yapmaya uğraşıyorlar. Senin de içinden gelmiyor işte ondan sonra, kendi kendine kalıyorsun. ‘Hay ben böyle aşkın ıstırabını!’ deyip kalaylayamıyorsun çünkü, aşk da senin ıstırap da. Ondan sonrası aynada kendi yüzün, yatakta kendi kokun, evin içinde şikayet bile edemeyeceğin, kendi dağınıklığın.”

“Tıraş olmak ne garip şey, her seferinde altından gençliğin çıkacakmış gibi kendi yüzünü kazıyorsun, fakat yine, biraz daha yaşlanmış halin kalıyor eline. Aynadan bakıyor sana öyle geçkin, yorgun.”

“Hâlâ da inanmıyorum diyemem. Kalbimin bir tarafında ince bir sızı, ellerinde pankartlarla, dövizlerle toplanmış birilerini gördüğümde hatırlatıyor kendini hep. Ama hayat elvermiyor. Hayat, kendini öyle bir gelip senin karşına koyuyor ki, hayallerini, umutlarını, çocukluğundan, gençliğinden beri kurduklarını yutturuveriyor sana. Sınavlar geliyor, zoraki takılmış kravatlarla, en son akraba düğününde giyilmiş biçimsiz takım elbiselerle iş görüşmeleri geliyor, askerlik geliyor, kredi kartı geliyor, ay sonu geliyor, ihtiyarların bir bir ölmesi, gençlerin bir bir ihtiyarlaması geliyor. Durduğu yerde ağırlaşmaya başlıyor hayat. Yapış yapış bir şey gibi. Kanatlarına bulaşıyor, ökseye tutulmuş gibi kalıyor insan. Hani, zaten uçacağından değil de, yine de zoruna gidiyor. Daha büyük yarınların hayalini kurmak, yarın sabah kalkıp işe ya da iş aramaya gideceğin gerçeğinin arkasında kalıyor. Unutturuyor kendini, sanki bütün gençliğini ışıklar içinde geçirten o değilmiş gibi. İnsan utanıyor sonra o sarılı kırmızılı dergileri, bozuk megafonundan sokaktakileri umuda tavlamaya çalışan çatık kaşlı gençleri, duvarlara intizam bir aceleyle yazılmış o orak şekilli Ş harflerini gördükçe. Sanki önceden söylediği bir yalanı herkes öğrenmiş gibi utanıyor. Göz göze gelmemeye çalışarak uzaklaşıyor yanlarından, hayat da öyle geçip gitmiyor mu, biz güzel şeyler yapmaya çalışırken, tam da en güzel şeyler oluverecekmiş gibiyken. Öyleyse yaşamak, hayata karşılık hayallerden vazgeçtiğimiz bir kaybetme biçimidir.”

oldugukadarguzeldik

 

 

 

1 Yorum

Filed under Okudukça

Kitap Tanıtımı #98 Aylak Adam

Aylak AdamAylak Adam

Yazar: Yusuf Atılgan

Aylak Adam ilk baskısını Varlık Yayınları’ndan 1959’da yapmış. Günümüzde Yapı Kredi Yayınları tarafından basılıyor. Ben 37. baskıdan okudum. Toplam 155 sayfadan oluşan eser, edebiyatta bilinç akışı yöntemi denilen anlatım tekniği kullanılarak yazılmış. Daha önce Tehlikeli Oyunlar(Oğuz Atay) ve Çavdar Tarlasında Çocuklar/Gönülçelen(Salinger) kitaplarında rastlamıştım ben bu tekniğe. Okuması zor bir teknik ama bir yere kadar sabır gösterince kitap tadına doyulmaz bir hale geliyor… Kısacası ilk kez okumama rağmen, çok sevdim diyebilirim Yusuf Atılgan’ın da üslubunu ve gerçekçiliğini.

Kitapta bir isim bile verilmemiş bir karakter olan C.’nin bir sene boyunca başından geçenleri anlatmış Yusuf Atılgan. Dört bölümden oluşuyor Aylak Adam, her bir bölüm de birer mevsim.  C. huysuz, mutsuz, sıkılgan, her şeye karşı, toplumsal değerleri önemsemeyen, sıradanlaşmaktan korkan, çalışmayıp babasından kalan emlak kiraları ile geçimini sürdüren aylak bir adam. İşi gücü kitap okumak, sinemaya gitmek, sanat çevreleri ile takılmak. Amacı ise bir “tutamak” edinmek. Kitap boyunca bu tutamağı yani gerçek sevgiyi/aşkı (B. karakterini) arayıp duruyor ve hep teğet geçiyor. Bu tutamak hakkında kitaptaki şu bölüm çok hoşuma gitmişti;

“Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. Öküzleri besiliydi , pırıl pırıldı. Herkesin, “- Veli ağanın öküzleri gibi öküz, yoktur, ” demesini isterdi. Daha gülünçleri de vardır. Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi!”

Kitap çok etkileyici, biraz karamsar ve umutsuzluğa sevk edici gibi gelse de, ben elimden bırakamadım yarıdan sonra. Hatta bittikten sonra baştan bir daha göz attım altı çizilesi satırlara…(Hala kitapları çizemeyenlerdenim; kıyamıyorum) Bana göre her okuyucu C. karakterinde kendinden bir şeyler bulacaktır. Kitapta iki de aşk hikayesi geçiyor. Güler ve Ayşe…

Yine kitaptan aklımda kalan bir tespit de “a-da-ko” tespiti. Ağaç dalı kompleksi demiş Atılgan; ağaç dallarının gövdeden ayrılma eğilimi. İnsanları da dallara benzetmiş, köklerinden uzaklaşma gayretinde iken budanıp gövdeye yakın durmak zorunda bırakılan insanlar. Bu insanlar tedirgindir “yirmisekiz yaşındaydı ve tedirgindi” diyor C. için. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından kurtulup özgürlüğe uzanmak istemek ve yakınlarının bunu engellemeye çalışması.

Ve Zehra karakteri… Tüm bu arayışların müsebbibi Zehra diye düşündüm ben okurken. Zehra C.’nin teyzesidir, annesi o bebekken ölmüş ve teyzesi tarafından büyütülmüştür. Babasına duyduğu nefretin temelinde de Zehra’nın şefkatine olan düşkünlüğü yatıyor gibi geldi bana. Hayatına aldığı her aşkta Zehra’ya dair bir emare araması; bacaklar, koku ve  yaklaşınca şaşılaşan gözler gibi.

Bir tespit de ilgimi çekti ayrıca; aynı odada yalnız kalan iki insandan biri perdeyi, pencereyi, kapatıyor ise ya da kapıyı kilitliyor ise ve hatta günlüğüne “Onu seviyorum” yazdığı günün tarihini iliştiriyorsa; yani aklı aşk dışında başka herhangi bir şeye kayabiliyorsa o kişinin kendisini sevmediğine kanaat getiriyor. Ben buna çok hak verdim… İnsan aşıksa dünyayı evet evet aşk dışındaki her şeyi unutabilmeli…

Bir de evliliklere ilişkin düşüncelerini ise şöyle aktarmış;

“-Ben o evi biliyorum, dedi. Üç oda bir mutfaklı değil mi?
-Nerden biliyorsun?
-İçinde oturanları tanıyorum. Erkek en yakın lisede İngilizce öğretmeni. Karısı onunla evlensin diye okulunu yarım bıraktı. Sevişerek evlendiler. İki çocukları var: Biri kız biri oğlan. Erkek akşamları elinde paketler, kese kağıtlarıyla döner. yemek yerler. Çoğu geceler adam ya öğrencilerin yazılı ödevlerini düzeltir, ya da gazete okur. Arada “bu yıl kömür kıtlığı olacakmış” diye mırıldanır. Kadının kucağında hep yamanacak bir şeyler bulunur. Kocasına bakar. “Uğrunda fakülteyi bıraktığım bu rahatına düşkün adam mıydı?” diye düşünür. Sonra dalar. Bir gün okula giderken bir genç gözünün içine içine bakmıştı.” Neden kaşlarımı çattım ona, diye hayıflanır, onunla belki başka türlü olurdu.” Ya birlikte uyudukları yatak… Erkek karısının değiştiğini, okula yeni verilen tarih hocasını düşünür. Karısı otobüsteki gençledir…

İnsanların birbirleri hakkında haddinden fazla şeyleri  bilmelerini hep tehlikeli bulurum ben de. İlişkilerin zamanla soğumasının nedeni bu gibi gelir. Sanki hep takındığımız maskeler yüzümüzde kalmalıdır ne kadar yakın olursak olalım. Kendi isteğimiz ile çıkartacak olursak gün gelip pişman olma, ve uzaklaşma isteği duymaya neden olur sanki verilen sırlar. Bunu da şu şekilde ifade etmiş yazar; “Yüzüne baktıkça ona sarılmaktan çekiniyordu. İçini böyle çırılçıplak açan birinin, artık bunlar gören insani sevemeyeceğini sanıyordu. ‘Beni bırakırsa, bunları anlattığı için bırakacak’ diye düşündü”.

Okumayı bitirdikten sonra bir süre başka bir kitap okuyamama neden olan bir kitap oldu Aylak Adam. Etkiledi, sorgulattı, karamsarlaştırdı,  düşündürdü. Fakat kesinlikle okunmalı dediğim eserler arasına da girdi. Alıntılanabilecek cümle çok kitapta, çok az bir kısmını aktarayım ben…Keyifli okumalar diliyorum sizlere de…

“Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu.” (s.100)

“Böyle içten yalnız çocuklar gülebilir. Bir de deliler… eskiden başımı bu bacaklara yatırmıştım.” (s.103)

“Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.” (s.10)

 “Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?” (s.11)

 “Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız. Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?” (s.39)

 “Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı…yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. ne kolaydı onlara uymak!…güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi…” (s.41)

 “İnsanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olmuyor.”(s.63)

 “Alışmaktan korkuyordu. Böyle giderse bu masa sevgilerinin kutsal yeri olacaktı. Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı.” (s.69)

 “En yakınlarına bile siz diyenler tanırım. Üstelik onları sevdiklerini de söylerler. İnanılır mı onlara? Kibar görünme yapmacığı değil de nedir bu?” (s.106)
 “Sokakta üstüne yüklenen, yüzünü yalayan havayı görür gibi oldu. Okulda ona havayı “gözle görülmez” diye öğretmişlerdi. İşte görüyordu. Bundan böyle bu tanımlamanın değişmesi gerekti.” (s.101)

“Gücün dayanmaktansa yalnızlığıma kaçarım. Bana tek insan yeter. Sevişen iki kişinin kurduğu toplum. Toplumsal yaratıklar olduğumuza göre, insan toplumlarının en iyisi bu daracık, sorunsuz, iki kişilik toplumlar değil mi?” (s.108)

 “Bir sanatçının en güzel eseri hiç bitmeyecek olanı değil mi?” (s.112)

 “İnsan kendininkine uygun olmayanı bağışlamaz. Biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamağa çalışana hoşgörülü diyoruz.” (s.113)

 “Evlenmek! Can sıkıcı dairelerden birinde, tanımadığımız bir adamın bizi birleştirmek görevine boyun eğmek. Bu onun sözü. Yemekte olanları ona anlatmadım.” (s.116)

“Olmuyordu. Huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktu.” (s.142)

“Kızlarda sinir buhranları başladı mı evlendirmeli. Evli kadında başlarsa boşandırman. Birebirdir.” (s.148)

“Sustu. Konuşmak gereksizdi. Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.” (s.155)

1 Yorum

Filed under Okudukça, Uncategorized

Kitap Tanıtımı #97 Bir Ruh Macerası

aysesasa1BİR RUH MACERASI

Yazar: Ayşe Şasa

Kitap İlk baskısını Temmuz 2009’da Timaş Yayınları’ndan yapmış. Ben ne yazık ki Ayşe Şasa’nın vefatından sonra okuyorum. İlk bakışta Ayşe Şasa’nın ruh dünyasına ağırlık verdiği bir otobiyografi gibi görünse de aslında dönemin ülkemiz ve insanlar açısından  sosyoloji yapısını da aktarıyor. 160 sayfadan oluşan kitap bir söyleşi tarzında yazılmış. Ayşe Şasa’ya sorular sorup kayda alan isimler; Leyla İpekçi, Meryem Atlas ve Berat Demirci.

1941 yılında İstanbul’da doğmuş Ayşe Şasa. Rauf Orbay kendisinin büyük dayısı oluyor. Anne ve babasının batı hayranlığı nedeniyle varlıklı bir ailede duygusal yoksunluklar içerisinde Avrupalı mürebbiyeler elinde büyüyor. Daha doğar doğmaz annesinin erkek bebek beklentisini karşılayamayarak onu hayal kırıklığına uğratıyor ve orada başlıyor yalnızlık; annesi ona süt vermeyi reddediyor…

Çocukluğunu geçirdiği ev lüks ve karanlık bir şato gibi resmedilmiş kitapta. Aile varsıl. Büyük bahçeli kocaman salonlu bir konakta yaşıyorlar. Baba spora meraklı ve hatta kaptanı ve miçosu olan bir de kotraları bile var. Evde aile efradından çok hizmetçi, mürebbiye, kaptan, miço, bahçevan gibi insanlar yaşıyor. Ayşe Şasa kendisini aileye değil de o insanlara daha yakın hissediyor. Bunu da şu şekilde ifade ediyor; “Bu insanlar sade yaşayan, çoğu inançları olan klasik halk tipleriydi. Ben duygusal olarak bir aidiyet söz konusuysa hep o tarafa meylederdim. Hep o insanlara bir sevgi duyar; onlarla bir ittifak kurmaya çalışırdım, hep onlara sığınırdım. Onların anlayışına, onların sevgisine… Ta baştan beri böyle bir şey vardı. Kendimi onlarla aynı safta görürdüm.”

birruhmacerası2

Çocukluğuna dair kitapta şöyle bir soru sorulumuş ;“Eve geldiğinizde rahatlıyor musunuz?”  Hayır diyor, “Ev sığınacağım bir yer olmadı hiçbir zaman”. İleride yaşayacağı ruhsal problemlerin dayanağı olarak çocukluk yıllarını görüyor ve hatıralarını naklederken şöyle bir şey de aktarıyor; Yedi sekiz yaşlarındaydım, bir kağıda “Ben çok yalnız bir çocuğum, bu şişeyi bulan lütfen beni arasın!” diye bir not yazıyorum… Şişeyi denize atıp, rıhtımdan uzaklaşmasını seyrediyorum.” Ne büyük çaresizlik…

Anne ve babasının hayatını sosyolojik olarak tahlil ederken şu cümleyi kuruyor; “Anne ve babamın kuşağı, çift kimlik veya parçalanmış kimliklerle dolaşıyorlar; işte annem bir tarafta geleneğe bağlı, bir tarafta Batı’yı idealize ediyor; ama arkadan gelen bana geleneğe ait hiç birşey verilmiyor. Dolayısıyla Ayşe Şasa ve onun gibiler serada yetişmiş bir bitki gibi Batı mahsulü özel aşılarla, özel ilaçlarla yetiştiriliyor.”

Hatıralarından bahsederken on altı yaşındayken Şişli’deki La Paix Akıl Hastanesi’nin önünden geçerken “Hakikate vasıl olmama vesile olacaksa yolumun bu hastaneden geçmesine razıyım” dediğini aktarıyor. Bir dilek bu ve bu dilek gelecekte kabul olunuyor…

birruhmacerasi3

Kitapta Ayşe Şasa’nın gençlik yıllarında sol ideolojiden nasıl etkilendiği, burjuvaziye karşı nasıl marksizmden etkilendiği ve bunun da kendisi açısından nasıl bir çıkmaza sebep olduğu anlatılıyor. Yeşilçam’da yönetmen asistanlığı yapıyor, senaryolar yazıyor, Vedat Türkali’nin sekreterliğini yapıyor, Kemal Tahir ile çok yakın; manevi babam diyor. Ve ilk evliliğini anne babasına inat olsun diye onların hiç onaylamadığı biriyle yapıyor. Parasızlık çekiyor ve kısa sürede boşanıyor. Çocukluğundan itibaren hırpalanan ruhu şizofreni kıyısında nevrotik nöbetler ile sarsılıyor. Bir sonraki evliliğini Atıf Yılmaz ile yapıyor ve bir süre gerçekten de kutu gibi bir evde saadeti tadıyor. Kitabın bu bölümünü okurken orada dursun istedim zaman… Ama durmadı tabi ki; bir süre sonra kendi tabiri ile “vehimlilik hali” (psikoz) yineliyor. Ve yeniden akıl hastaneleri süreci başlıyor. Süreç sonunda Atıf Yılmaz da yönünü başka yöne çevirmiş oluyor… Ayşe Şasa yapayalnız. Düşünüyor ve arayabileceği kimseyi bulamıyor. Zihni Yeşilcam’dan Bülent Oran ismini hatırlıyor ve ona ulaşıyor. Bülent Oran(Allah ondan razı olsun diyorum düşününce şimdi) merhamet ile bakıp sevgisi ile yeniden yaşama döndürüyor… Evleniyorlar. Bir de Doğan Soyumer isimli bir doktor var. İyileşmesinde büyük çaba harcayan bir isim de o.

Kitabın sonlarında bir ruhun nasıl sukuta erdiği, kalbine nasıl sekinetler indiği anlatılıyor. Yıllardır aynı toplum içinde yaşadığı fakat çok uzak olduğu Müslüman camiayla tanışması da çok enteresan. Burada benim de çok sevdiğim Mustafa Kutlu ismi geçiyor, İsmet Özel ve Sezai Karakoç gibi isimler…

Kemal Tahir ile dostluğu, Rauf Orbay’ı dayı olarak hayatında nasıl benimsediği, hepsi kitabın içine anlatılmış. Metaryalizmin, kapitalizmin, burjuvazinin en dehşet verici yanlarını da görebiliyoruz bu hayat hikayesinde. Rauf Orbay’ın kendisine bir Kur’an-ı Kerim hediye etmesi, bir kenara koyup yıllarca kapağını açmaması düşündürücü. Kemal Tahir’in yaşadığı şu anı ve sonrasındaki tespit de öyle… Kemal Tahir’e idam edilecek bir mahkumun son anlarında  konuşması rica ediliyor, fakat sabaha kadar konuşacak bir şey bulamıyor ve diyor ki; “Bu dünyada bütün konuşmalar geleceğe aittir, geleceği olmayan bir adamla konuşacak hiçbir şey yoktur.”

En güzel sözü yaşayarak söylüyor Şasa: “vahiyden uzak yaşamak ne korkunç bir şeymiş.”  Ve 150. sayfada neler okuduğundan, Psikoz halinden ne tür dualar ile uzak kaldığından/kurtulduğundan bahsetmiş. Hayatının dönüm noktasında Muhyiddin İbni Arabî’nin Fusus’ul Hikem adlı eserinin nasıl etki ettiğini yazmış. Hatta kendisine gelen bir psikiyatr hanımın bir türlü iyileşemeyen ruhi sıkıntılarından bu kitap ile uzaklaştığını tebessümle naklediyor… Merak ediyorum. Ben de okusam diyorum şimdilerde…

Kitap içerisinde Ayşe Şasa’nın çocukluğundan yetişkinliğine pek  çok da fotoğrafı eklenmiş. Şu ağıdaki fotoğafta hastalığınn ilerlemiş bir döneminde 178 boy ile 40 kiloya düşmüş hali var. Bu sayfaya gelince beni bir ağlama tutuyor… Ruhuna rahmet… Mekanı cennet osun.Mutlaka okuyunuz efendim.

birruhmacerası

Kitap arka kapağından;

“İslâm bizi geri bıraktı, Batı karşısında yenilgilerimizin sebebi İslâm’dır!’ hükmü, giderek bir inanç, bir yaşama biçimi halini aldı. Bunu da modernlik kisvesi altında hınç ve taassupla dolu telkinler halinde yaydılar; bu tür ideolojilere ve akımlara neredeyse meşruiyet kazandırıldı… Bu yanılgıların ortasında doğdum ve yetiştim. Gerçeğin ise tam tersi olduğunu pek çok bedel ödeyerek idrak ettim.”

“Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti… Varoluşuna sahih bir neden bulamayan insan; bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir. Ben bu marazi hali, bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecelerde yaşadım… Allah hepimizi ve özellikle yeni nesilleri böylesi azaplardan esirgesin.”

“Şimdi şu eski koltuklarda oturuyorum ve gücümün yettiğince tefekkür ediyorum… Herkes geleceğe doğru hayal kurar; bense geçmişe doğru… Bir bahçeye yolculuk yapıyorum… Manolyalar, frenk üzümleri, yıldız çiçekleri, çimenler; tam bir cennet bahçesi… Bir zamanlar, yani çocukluğumda öyle bir bahçenin ortasındaydım; ama o nimetin o günlerde şükrünü eda edebilme hassasiyetine sahip değildim. Şimdiki halimle: aklım ve gönlümle o güzel bahçeye dönüyorum… Çimenlerin üzerine seccademi serip şükür namazı kılıyorum. Bu benim geçmişe doğru yolculuğum, geçmişe dönük hayalim.”

aysesasa2

 

1 Yorum

Filed under Okudukça

Kara Sinek

image

Tam mevsimiydi Nazan Bekiroğlu’nun Mimoza Sürgünü kitabındaki iki denemeyi peş peşe yeniden okumanın. Sonbaharda evlere doluşan kara sinekleri ne zaman öldürmeye kalksam bu yazılar aklima gelir. Bir de bizim evde bir sinek tahliye edicisi var ki; senelerdir bir tane bile öldürdüğüne şahit olmadım. Erkeğin merhametlisi her eve lazım. Bu iki yazıyı peşpeşe okuyunca; hele de ikincinin son cümlelerinde, bir ağlamadır tuttu beni. Bugün ağlama günüm sanırım. Ne olsa ağlıyorum. İnsan bu yasa gelince az daha güçlü durmalı ama nerde…. O iki yazıyı buraya da ekleyim de belki okursunuz…
********
BEN VE SİNEK HANIM
Garip bir hikâye bizimki. Ama bir yerden anlatmaya başlamalıyım. Her şey Kasım ayının başlarında evimdeki karasinek sayısının gözle görülür şekilde arttığını dehşet içinde fark etmemle başladı. Dehşetle, çünkü karasinekten hiç hoşlanmam ve fakat hayli zamandır Neml’i, Ankebut’u tanımış, evrene dağıtılan canın bütünüyle kutsal olduğuna inanmış biri olarak hiçbir şey öldürmemeye de dikkat ediyorum ben.

Havaların soğumasıyla evlere kaçtıklarını söyledi komşum. Peki ne olacak böyle dedim. Havalar soğuyunca kendiliğinden yok olurlar dedi. İçimde kurnaz ve zalim bir sevinç ince bir sızıya karıştı. Kapıları, zıt istikametteki pencereleri ardına kadar açtım. Yok öyle yağma dedim, bilin yerinizi yurdunuzu yoksa fena olur. Cereyanda savruldular, sayıları biraz azaldı ama geriye hatırı sayılır bir nüfus kaldı. Üstelik dışarı atabildiklerim cama tutunmuş, özlemle içeriye bakıyorlardı. O gece kapıyı pencereyi açık bıraktım. Sabah biraz daha azalmışlardı ama tümüyle bitmemişlerdi. İşe giderken akşama bitmiş olacaklarını ümit etmek istedim. Olmadı. İçlerinden birkaçı iyice inatçı çıktı. Bu kez elime bir gazete aldım, camın üzerinden onları yan tarafa doğru ittim. Kendilerini bir anda balkon boşluğunda buldular. Keyifle gülümsedim. Bitmişlerdi. Zafer benim! Ama yo! Kalın, kavi bir vızıltı zafer sevincimi yarıda bıraktı. Hepsi gitmiş ama biri kalmıştı.

O günden sonra ne yaptımsa olmadı. Sinirlerim yıprandı. Ansiklopedileri karıştırdım, arama motorlarına defalarca karasinek yazdım. Sahi ömürleri ne kadardı ki bunların? Şeytan dürttüyse de birkaç kere, sinek öldürücü ilâca elimi bile uzatmadım. Ama halimin diliyle yalvardım. Git bak, senin yerin burası değil, gözünü seveyim git, yoksa elimden bir kaza çıkacak hiç istemeden. Ben böyle dedim de o bana mısın demedi. Günlerce böyle sürdü gitti. En son bir sabah vakti kahvaltılığımın üzerinde dönüp durmaya başladığında kendime hâkim olamadım. Fırının beyaz emayesinin üzerine düştü, çırpınmaya başladı. O kadar üzüldüm ki başını doğrultması için dualar ettim. Anında o kavi vızıltıyı başımın üzerinde duydum. Uçtu, mutfak dolabının kenarına kondu. Alay eder gibi bana bakıyordu. Derin bir oh çektim.

İyi de bu işin sonu ne olacaktı? Havaların soğumasıyla ümidim arttı. Karasinek işte! Nasılsa bu gün var yarın yoktu. Gel gör ki kaloriferler cehennem külhanı gibi harlandığından bu kez petekleri kapadım. I-ıh! Ben nezle oldum da ona bir şey olmadı. Tamam dedim çaresizce, bir süre birlikte yaşayacağız demek ki. O günden sonra birbirimizi göz hapsine alarak yaşamaya başladık. Üstelik her sabah artık gözüm onu arar olmuştu. Hani neredeyse görmesem merak ediyordum. Zaten o kavi vızıltı da her sabah beni karşılıyordu.

Sonra bir gün yolculuğa çıkmam gerekti. Tamam, dedim ben dönünceye kadar sen de her halde gidersin. Aceleyle çıktım evden. Otobüse bindim. Koltuğa oturur oturmaz kapılar kapandı, şoförün kontağı çevirmesiyle birlikte motorun gürültüsü arasında o kavi vızıltıyı başımın üzerinde duydum. O mu? Aman Allah’ım sanki oydu!

Uyumuşum. Otele girdiğimde en iyi odamızı size ayırdık diye gülümsedi görevli. Yukarı çıktım. Camdan dışarı baktım. Manzara gerçekten güzeldi. Attım kendimi koltuğun üzerine, gözlerimi kapadım. Sonsuz bir mutlulukla sessizliği dinliyordum. Ki. O sesi duydum. O mu? Sanki oydu. Yoksa ne işi vardı karasineğin eksi bilmem kaç derecedeki dağ tepesinde.

Çaresiz, işlerimi tamam ettim. Ertesi gün geri dönmek üzere otobüse bindim. O kadar yorgundum ki hiçbir ses duymadan sızmışım. Gözümü açtığımda muavin, hanım geldik diyordu. Şehrimde buz gibi bir yağmur başlamış. Uykulu uykulu valizimi yüklendim. Apartmanın kapısını açtım. Eve girdim. Bir çay demlemeden, valizimi bile açmadan uykuya daldım.

Ertesi sabah fark ettim ancak bu evde büyük bir eksikliğin olduğunu. Yoktu. Sinek hanım yoktu. Yaradılış günü dünyanın ancak bu kadar sessiz olmuş olabileceğini düşünerek boşluğu dinledim. İtiraf etmeliyim ki yokluğunu hissettim. Akıbetini merak ettim. Halimiz böyle efendim.

*********
Ve bu da ikinci yazı…

BEN VE YAZAR HANIM
Evet, doğru söylüyor. Her şey Kasım ayının başlarında havaların aniden soğumasıyla açık bulduğumuz pencerelerden içeri doluşmamızla başladı.

Ama benim hikâyem onunkinden farklı. Arkadaşlarım gibi ben de sığındığımız evin kimin olduğunu bilmiyordum. Onu daha evvel görmüş de değildim. Bir şeyler yazıyordu sürekli, sonra kaldırıp başını denize bakıyordu. Bakışları tuhaftı. Ama en fazla gözlerinin altındaki çizgileri görünce tanıdım onu. Garip bir hanım hanımcık olduğunu kısa zamanda anladım. Kördüğümleri çözmekte üstüne yoktu da basit bir fiyongun ucunu çekemiyordu. Yüce dağları aşmıştı da bazen tatlı bir yamaç yolunda sendeliyordu. Anahtarını kendi içinde saklayan sır sandıklarını bir bir açmıştı da hiçbir büyüsü olmayan bir sandığın önünde yorgun düşmüştü.

Uzun uzun inceledim onu. Mavi çaydanlığın kapağından, mutfak dolabının kenarından, nereye konduysam oradan bakıyor, merakla seyrediyordum. Sabah işe gidiyor, akşam eve geliyordu. Çok geçmedi, özlemle bekler oldum eve dönmesini. Uyurken seyretmek için uçtum, yorganının kıyısına kondum. Sevinçle çarptım kanatlarımı birbirine, ellerimi başımın üzerinde ovuşturdum. Ama ne zaman başının üzerinde dönmeye kalkışsam bana ters ters bakmasından anlıyordum sesimden hoşlanmadığını. Kendi kavi vızıltımdan ben bile nefret eder olmuştum. Ses çıkarmamaya çalışarak pervane oldum çevresinde. Lâkin benim fıtratım bu, ne kadar çalıştımsa da başaramadım.

Bütün arkadaşlarımı dışarı atmayı başardığı gün gizli bir sevinç duydum. Ama ona daha yakın olmak için çay bardağının kenarına tutunup yüzüne baktığımda gördüm gözlerindeki öfkeyi. Bunu bile sineye çekecektim, elinin tersiyle beni kovalamasaydı. “Git” dedi. O günden sonra beni her gördüğünde aynı kelimeyi yineledi. “Git”. Ben “Gel” diyordum o “Git”. Bariz ki aramızdaki gel-git bir hikâyeydi. Ve böyle giderse azgın dalgaların beni içine alması an meselesiydi. Ben ne kadar yaklaşmaya çalıştıysam o, o kadar itti, ben ne kadar sevdiysem o, o kadar nefret etti. O, ‘Halimiz böyle’ dese de ben halimi anlatamadım gitti.

Size söylemedi ama ilmihal kitaplarında karasinek öldürmenin hükümlerini bile aradı. Neyse ki yapamadı. Ah ne iyiydi! Siyah zeytininin yakıncığına konduğumda kendine hâkim olamayıp da beni fırının beyaz emayesi üzerine yarı cansız düşürdüğü anda bile bu iyilikten şüphe etmedim. Dahası o an gözlerinde gördüğüm benim için duyulmuş keder içimi öyle ısıttı ki bana bir daha öyle bakması için kalan canımı bile vermeye razıydım. Birkaç kez hareketsiz düştüm gözlerinin önünde hattâ. Ne yazık, bu kez gözlerinde gördüğüm sadece zalim ve kurnaz bir sevinçti. Öldürmüyor ama kendiliğinden ölmemi bekliyordu. Daha yakınında olmak için konmuştum tabağının kenarına oysa. Bu, niye suçtu, hâlâ bilmiyorum. Beni de Yaratan’ın adına yemin olsun ki kötü bir niyetim yoktu.

Bir gün eşyalarını bir bavulun içine doldurmasından anladım gideceğini. Dönmeyeceğinden korktum. Bavulunun bir köşesine sıkı sıkı tutundum. Beni fark etmedi bile. Otobüse bindiği an döndüm başının üzerinde sevinçle. İndiği otelde odasına kadar onunla birlikte uçtum. Otel odasında da otobüste olduğu gibi beni tanıyamadı. Ben hepsi de birbirine benzer bir sürü insan arasında onu tanıdım da o, “Sanki o”dan öteye geçip “O” diyemedi.

Eksi bilmem kaç derecelerde seyreden bir dağ başı otelinde pencereyi ardına kadar açtı. Pervazına kondum. Hayranlıkla yüzüne bakıyordum. Pencereyi ne zaman kapattığını anlamadım bile. Dışarıda kaldım. Çok geçmeden kanım üşüdü, melekelerim hasar aldı.

Ben, kara bir sinek. Milyarlarca benzerimden sadece biri. Adımdan sorulsa “Bir adım bile yok” derim. Ama bana bir isim vermesini ne kadar isterdim. Yağmur soğuğu dokunmamıştı da bana, buzlu bir cama tutunarak özlemle içeri bakarken çözüldü ellerim. Oracığa, penceresinin önüne, karların üzerine düşüverdim.

1 Yorum

Filed under İzdüşüm

Bir Tatil Fotoromanı Daha!

“Issız tepelerde güneşe bakıp saati tahmin etsem
Haberim olmasa hiç perşembeden, pazartesiden..” Turgut Uyar

Patara Kumsal

Patara Kumsal

Merhabalar :) Uzunca bir aradan sonra yeniden evimizdeyiz :) Yazıya Turgut Uyar’ın bu dizeleriyle başladım çünkü tam 25 gün boyunca aynen o halet-i ruhiyedeydim.  Geçen sene de böyle gezip tozup gelip bloga ” Bir tatil fotoromanı” diye yazmışım, bu yazıya ne başlık atsam derken, geçen seneye göz attım da; kendi rekorumuzu kırmışız; bu kez 3000 km! Niğde’den başlayan yolculuğumuzda rota ve duraklarımız şöyle idi; Beyşehir-Side-Patara-Marmaris(Selimiye)-Akçay-Bursa-Ankara-Niğde huh! (Bu yazıyı da kaç günde oturup kalkarak yazdım belli değil, sonuna kadar okursanız yakanıza kırmızı bir kurdele takılmasını hak ettiniz demektir :) )

İlk durağımız 3 yıl Konya’da yaşamamıza rağmen gidip görme fırsatı bulamadığımız Beyşehir oldu. Niğde-Side arası mesafeyi tek seferde gitmeyi göze alamamış olmamız sonucu illa ki bir yerlerde mola vermeliydik. Beyşehir tercih etmemizde buradaki yakın arkadaşım Hüsna’nın da rolü büyük. Gerçekten de iyi ki gidip görmüşüz dedim Beyşehir’i. Bir gece  Beyşehir Öğretmenevi’nde konuk olduk; uzun süreli değil fakat 1-2 gece konaklamak için ideal, temiz. Tam da gölün kenarında masmavi bir görüntüyle uyanmak güzel oluyor, özellikle de Niğde sonrası! Arkadaşım ve eşi bizi oradan aldılar, ikindi vaktinde Beyşehir’in tarihi camisi Eşrefoğlu Camisi’ne gittik. Babam gitmeden önce orada tarihi bir cami var görün demişti, gerçekten de çok farklı bir mimariye sahip, sütunlar ve tavan tamamen ahşap ve süslemeli, mihrap çini ve caminin ortasında büyükçe bir havuz mevcut.  Bu havuzun nedenini oradayken anlamamıştım fakat okuduğum kadarıyla meşe odunundan yapılan sütunların kışın yanan sobalar nedeniyle kuruyup çatlamasını önlemek amacıyla ortam nemlensin diye yapılmış. Kış aylarında çatıdan toplanan karlar bu havuzda biriktirilip ortamın nemlenmesi sağlanırmış. 1296-1299 tarihleri arasında beylikle döneminde Eşrefoğlu Beyliği tarafından yaptırılmış. Ailenin cami içerisinde bir de türbesi mevcut. Eşrefoğlu Camisi’ne giderken yanımıza ftoğraf makinemizi almamışız fakat camiye 3D  göz atmak isterseniz şuraya bakabilirsiniz.  Cami sonrası Beyşehir Gölü’nün kenarında bir restoranda ağırladılar bizi sağolsunlar ve tabi ki sazan yedik. :) Ardından göl ortasındaki minik yarımadada güneşin batışını seyredip vedalaştık. Sizce de manzara nefis değil mi? Hele de bozkırın ortasında…

Beyşehir Gölü

Beyşehir Gölü

Ertesi sabah kahvaltı sonrası Side’ye doğru düştük yola. Crystal Palace diye bir otele gidecektik. Bu oteli nerden nasıl buldu da satın aldı bilmem eşim ama biz memnun kaldık. Özellikle Elif için güzeldi. Aqua park diye deli oluyordu zira, hiç çıkmadı desem yeridir havuzdan. Side/Çolaklı sahilinde bulunuyor otel ve deniz de, kum da muhteşem… Normalde yemek konusunda biraz tereddütlü gitmiştim ama cidden çok güzel ve her seyden önemlisi tazeydi yiyecekler. Eskiden gittiğim bir kaç otelde sabahki yenmeyen yumurtalar salata olur akşama çıkar, tavuklar soslabır yeniden pişirilir vs. Öyle değildi :) Hele bir pattiserie bölümü vardı ki; şu ünlü pastanelere taş çıkarır pastaları :) Burada bir hafta geçirdik. Gitmeden önce şimdilerin meşhur “Sebastian” geyiklerinden bol bol yapmış idim ancak orda gerçekten de bir sürü “Sebastian” vardı :) (Bu geyik de ne ola diyenler için Sebastian uşak/hizmetçi manasında) Gerçekten çalışanlar çok güler yüzlü ve inanılmaz misafirperver insanlardı. Misafirlerinin rahatı için ellerinden geleni yapıyorlardı. Eşim bu tarz her şey dahil tatilleri seviyor ve daha ekonomik olduğunu düşünüyor. Bense sürekli otele hapsolmanın sıkıcı olacağını düşünerek gitmiştim, oysa hiç de öyle olmadı. Ordaki bir haftada sıkılmaya sebep de fırsat da olmadı. Özellikle akşam animasyon ekipleri de oldukça iyiydi. Otelin bizim açımızdan tek dezavantajı alkol olayı. Muhafazakar otellerin kalite/fiyat oranını düşününce tercih etmemiş olduk. Otel misafir profili de %90 turistti :) Dolayısıyla diğer tatil yörelerinde gördüğümüz tesettürlü insanların sahil kesiminde bulunmasını garipseyen bakışlı “Beyaz Türk” profili azdı(!) :)

Crystal-Palace-Luxury-Resort

Crystal-Palace-Luxury-Resort

Side’de geçen zamanda bir gün öğleden sonrayı da Side Antik Kenti’ni gezmeye ayırdık. Benim çok hoşuma gitti, özellikle de müze bölümü… Müze bahçesi o sıcakta nefeslenmek için ideal, yemyeşil ve içeride tavus kuşları geziniyor :)

Side Antik Kent Müze Bahçesi

Side Antik Kent Müze Bahçesi

Eylül bu tavus kuşunun peşinde koşturdu durdu :)

Side Müze Bahçesi

Side Müze Bahçesi

Müze içerisinde de pek çok eser var ama benim en hoşuma gideni bahçedeki medusa başları oldu; belki de Yerebatan Sarayı’nı hatırlattığı için ;) Baktığı kişiyi taşa çevirdiğine inanılan Medusa, delici bakışlı kadın :D

Medusa Heykelleri

Medusa Heykelleri

Antik kenti gezimiz Apollon Tapınağı ile son buldu, yıllar geçmesine rağmen bu heybetli sütunların hala ayakta duruyor olması etkileyici…

Side Apollon Tapınağı

Side Apollon Tapınağı

Side’de çok güzel ve kelimenin tam manasıyla “lüks” içinde geçen bir haftanın sonunda Patara’ya doğru yola koyulduk. Patara nerede derseniz; Kaş ile Kalkan arasında bir yerlerde; şirin, sessiz, sakin bir köy. Patara’ya akşam üzeri vardık, yürüyerek köyü şöyle bir dolaştık, biz dolaşırken minareden o gün ilaçlama yapılacağına dair ilan verildi. :) Anlayacağınız cidden minicik bir yer… Fakat işin ilginç yanı 12 kmlik uzunluğu ile çevrenin en uzun plajına sahip. Kumu muhteşem, sürekli rüzgarlı olması nedeniyle deniz çok dalgalı. Rüzgar sörfü yapılıyormuş burada. Gitmeden evvel nüdistlerin tercih ettiği plajlar arasında olduğunu okumam biraz tedirgin etmişti beni ama, hiç komple nüdiste rastlamadık :P Denizde yüzmek çok zor ama çok sığ olduğu için rahatlıkla metrelerce ilerleyip kocaman dalgalarla oynanabiliyor. İki deniz gözlüğümüzü yuttu bizim bu dalgalar :D  Patara’da Sisyphos Otel isimli bir otelde kaldık. Otelin dekorasyonu çok güzeldi…

Sisyphos Otel

Sisyphos Otel

Butik otel tarzında yapılmış, odalarda klima haricinde elektronik eşya yok. Kahvaltı konusunda iddialı olduklarından bahsetmişlerdi telefonda, cidden kahvaltıları güzel ama bize bir önceki yere nazaran bir hayli basit geldi ;) Patara plajı, Patara antik kenti içerisinde yer alıyor. Dolayısıyla plaja giderken bir müze kartınız olmalı ya da ücretli gireceksiniz. Antik kentin içerisinde pek çok eser var. Likyalılar döneminden kalma bir antik tiyatro ve bir de en eski demokratik meclis binası Patara’da yer alıyormuş. İki gece kaldığımız Patara’da bir gün denizde geçirdik akşamında ise antik kenti dolaşıp muhteşem gün batımını izledik…

Patara Antik Kenti Meclis Binası

Patara Antik Kenti Meclis Binası

Bu da Meclis binası içerisinde biz, Eylül tırmanışta :)

Patara Meclis Binası

Patara Meclis Binası

Bu antik tiyatrolar  ve tırmanışa geçen Eylül ömrümü yedi :)

Patara Antik Kenti

Patara Antik Kenti

Antik kenti dolaştıktan sonra plaja inip gün batımını izleyip fotoğraf çektik, nefisti. Patara plajındaki kum incecik ve rüzgar etkisiyle çöl görünümünü alıyor. Yeşilçam filmlerindeki çöl sahneleri burada çekilmiş…

Patara plaj

Patara plaj

 

Patara plaj

Patara plaj

Patara’da geçen iki güzel günün ardından, planımıza göre yeni varış noktamız Marmaris’in Selimiye köyü olacaktı. Foursquare sağolsun bize dedi ki; “Patara’ya kadar gelmişken Saklıkent Kanyonu’nu görmeden dönmek olmaz.” İyi mi dedi kötü mü bilmem ama nihayetinde orayı da görmüş olduk. Kanyon sonradan bulunmuş ve gerçekten güzel bir doğa harikası. Ancak ben nedense Yahyalı/Kapuzbaşı ile kıyaslayıp pek de beğenmedim. Hatta Saklıkent’in bu kadar çok turist çekmesine rağmen Kapuzbaşı’nın pek de bilinmiyor olması ilginç geldi. Kanyon girişinde yamaca iliştirilmiş ahşap yoldan ilerleniyor sonrası gürül gürül akan bir ırmaktan karşıya geçiş var. Yaz ortası olmasına rağmen bu geçiş noktasındaki su seviyesi diz boyunu aşıyordu. Ardından ise kanyon içerisinde ilerleniyor; ki o kısmını pek sevmedik. Resmen gri bir balçık içerisinde yürümek gerekiyor. Her neyse biraz maceralı(!) da olsa (bu kısım bana kalsın ;) ) görmüş olduk. :)

Saklıkent Kanyon

Saklıkent Kanyon

Aşağıdaki bölümden geçerken milletin terliklerini alıp götürüyor su :) Deniz ayakkabınız ile geçmenizi öneririm, hem kaymıyor, hem çıkmıyor ;) Bir de burdan geçerken herkesin fotoğrafını çekiyor gençler, kanyon çıkışı satıyorlar, çok komik pozlar :D

Saklıkent Kanyonda bahsettiğim suyu geçerken :)

Saklıkent Kanyonda bahsettiğim suyu geçerken :)

Balçık kısmından doğru dürüst foto yok, ama turistler falan vücutlarına sürüyorlar, güya cilde iyi geliyormuş…

Saklıkent sonrası ver elini Marmaris diyerek devam ettik yolculuğa, merkezde bir mola verdik, bir şeyler yeyip dolaştık, Marmaris cidden bahsedildiği kadar şirin. Ama asıl hedefimiz olan Selimiye çok daha güzel geldi bana. Selimiye’ye akşam üzeri güneş batarken varabildik…Yolda nefis bir gün batımı manzarası görmüşken indik tabi hemen :)

DSC_0015

Selimiye’ye girerken yolda…

Selimiye’de büyük lüks oteller yok, biz arkadaş tavsiyesi ile Selimiyeli Otel diye küçük bir otelde kaldık. Buradaki çoğu yerde sistem oda+kahvaltı şeklinde. Önceki otellerle kıyaslayınca pek de beğendiğimiz söylenemez ama Selimiye öyle güzel ki ve otelin konumu denizin dibinde olunca insan bayılıyor tabi. Sanırım gezdiğimiz yerlerde en çok hoşuma giden yer Selimiye oldu. Deniz havuz gibi, tertemiz, taşlı ama ben kumsuz denizi daha çok seviyorum daha berrak oluyor, balıklarla birlikte yüzdük harikaydı…  :) Selimiye de dediğim gibi küçüçük şirin bir tatil köyü, akşam yemeği için Badem Mantı ve Beyaz Ev tercih edilebilir. Beyaz Ev’in çöp şişi çok güzel, Badem Mantı’nın mantısı güzel ama üzerine tatlı niyetine çikolatalı mantı deneyin ;) Bir de Paprika var, limonatası ve incirli tatlısı ile ünlü, gitmişken tadın… Ünlü bir de balık restoranı var yatların uğrak yeriymiş ve fakat rezarvasyon yaptırmadığımız için gidemedik… Bizim otelde de sahibi kendisi tuttuğu balıkları akşam yemeği için pişiriyordu ve o da fena değildi diyebilirim…

Selimiye’de doğru dürüst hiç fotoğraf çekmemişiz nedense :) Bu otelin hemen önündeki iskelede ayrılacağımız gün telefonla çektiğim bir foto, instagramdan arakladım :) Bu gördüğünüz böülm sanırım 3 metre derinliğinde falan… İlk gittiğimz gece süper ay vardı. Yani hani şu dolunay olup da ayın normalden daha büyük ve parlak göründüğü zamanlardan… Bu iskelede akşam yemeği yemiştik. Gece olmasına rağmen böyle pırıl pırıl görünüyordu dibi, yüzen balıklar falan…Büyülenmiştim…Hatta insan böyle yerlerde yaşamalı diye düşünmüştüm falan :)

Selimiye

Selimiye

Selimiye’de 3 gece kaldık. Bir günümüzü tekne turuna ayırdık… Tekne turu benim en sevdiğim aktivite oluyor tatillerde, koylarda yüzmek kıyıda yüzmekten çok daha zevkli, çünkü ben yüzeyden ziyade dipleri seviyorum, akvaryum balığı gibi süslü balıkları izlemek harika bir duygu… 5 farklı koya götürdü bizi teknemiz. Yolunuz düşerse muhakkak tekne turuna katılın. Biz Sunay Bey’in teknesi ile çıktık, şu adresten iletişim kurabilirsiniz kendisiyle; http://selimiyetekneturu.com/  eşi tarafından yapılıp ikram edilen balıklar ve diğer mezeler soğuklar harikaydı diyebilirim. Ve çok da güler yüzlü insanlar kendileri… Şu rengin güzelliğine bakar mısınız?

Tekneden...

Tekneden…

Bu da bizim sudan çıkmak bilmeyen büyük kuzu :) İyi ki yüzmeyi tam anlamıyla öğrenmiş dedik, çok rahat davranabiliyor, ve o rahat yüzdükçe biz de rahat oluyoruz ;)

Hangi koydu bilmem :)

Hangi koydu bilmem :)

 

Selimiye tatilinin ardından eşimin ailesinin memleketi olan Akçay tarafına doğru yola çıktık. Yolda İzmir molası verip İzmir’i, Kızlarağası Han’ını ve saat kulesini görmüş olduk… İzmir’i ilk kez görüyorum çok sevdim dersem yalan olur :) Bir de çok güzel kızlar hayal ediyordum ama hep vasat hep vasat :P

İzmir

İzmir

İzmir molasından sonra geçen sene olduğu gibi 1 hafta eşimin ailesinin yazlığında kaldık Balıkesir/Akçay’da. Huzurlu sakin bir site… Akşamları karşı komşu emekli bankacı amcanın Türk sanat müziği şarkılarını dinledik :) Eylül için evin 3 katlı olması biraz sıkıntı oldu, inip çıkması bizi korkuttu durdu, ha düştü, ha düşecek derken bir kez düştü :( Orada da bir kaç kez denize girdik-çıktık. Ama sanırım 12 gün boyunca her gün yüzmek sıktı mı ya da yetti mi bilmem, orda aman her gün gidelim hevesinde olmadık denize… Bizimkilerin köyü Kaz dağlarında körfeze nazır. Hatta Tuncel Kurtiz’in son zamanlarını geçirdiği harika bir köy, mezarı da orada rahmetlinin. Yemyeşil, temiz hava bi yanda manzara masmavi…Ben çok seviyorum. Gerçi orada artık kimse kalmamış ama yazlıklarına yakın, bir gün gidip piknik yaptık köyde… Bakın bu da manzaramızdı o piknikte…

Çamlıbel'den...

Çamlıbel’den…

Orada geçirdiğimiz günlerden birinde de Hasanboğuldu’ya gittik… Zaten çok yakındı ama gitmemiştik ve ben çok merak ediyordum. Küçükken Hülya Avşar’ın oynadığı filmini izlemiştim. Öyküsünü de Sebahattin Ali’nin kaleminden okuyunca iyice merak eder oldum. Kaz dağlarında harika bir yer, yolunuz Akçay tarafına düşerse bir gününüzü ayırın derim… Ben çok sevdim…

Hasanboğuldu

Hasanboğuldu

Ovalı Hasan ile obalı Emine’nin hikayesini duymuşsunuzdur belki… Halen Çarşamba günleri kurulmakta olan Edremit pazarında karşılaşıp seviyorlar birbirlerini… Hikaye uzun…Ama olmuyor :( Hasan bu gölette boğuluyor, Emine ise göletin yanında halen var olan büyük çınarda kendisini asıyor. Özetin özetinin özeti gibi oldu ama bir ara Sebahattin Ali’nin yazdığı hikayeleştirilmiş halini ekleyim de okuyun… Filmi de güzeldi… Bir sürü turist gelmiş insan şaşırıyor… Bu buz gibi suda yüzüyorlar bir de :) Hasanboğuldu’nun hemen altında bir de Sütüven şelalesi var. Eyvah Eyvah filminde bir ırmak kenarında rakı sofrası sahnesi vardı, o burakarda çekilmiş. Çok kalabalık cidden, belli bir alan fazlasıyla mangal dumanı ihtiva ediyor :)

Sütüven Şelalesi

Sütüven Şelalesi

Yaz mevsiminde buraların siyah inciri meşhur, lokum, lokum yemeden dönmeyin :) Sonra içanadoluda ezik mezik beyaz incirlerle avunmaya çalışırsınız benim gibi:) Verimli topraklar, iklim de güzel, toprağa ne ekerseniz veriyor… Bizimkilerin minik bahçesinden sebze meyve toplayıp yemek muhteşem bir histi…

Bir haftalık Akçay olayımızdan sonra bir gece de Bursa’da kaldık. Grand Heykel diye bir otel. Pek iyi anılarımız yok kendisiyle, bu konuya da hiç girmeyeyim. :) Ancak Bursa güzel… Kozahan’ı görün, oturup çay içip simit yiyin, Ulu Cami’ye girin iki rekat namaz kılın…

Bursa Ulu Camii önceki gittiğimde restorasyondaydı, bitmiş hali gerçekten güzel olmuş. İçerisinde havuz olan cami ne güzeldir…Huzur kokuyor…

DSC_0348

Bursa Ulu Camii

Ben içeri duvarlardaki restorasyonla  sonradan eklenmiş olan hat çalışmalarını biraz kalabalık buldum. Sanki daha az olsa daha hoş olacakmış gibi geldi… Bu da eskilerden kalan o meşhur Vav harfi. Halk arasında Hızır A.s. ın bunun önünde namaz kıldığına inanılıyormuş. Orşinal süslemeler bu şekilde bir cam levha ile korunmuş. Bence de isabet olmuş.  Bursa Ulu Camii’nin bir de tanıtım sitesi varmış; http://www.bursaulucamii.com/

Bursa Ulu Camii

Bursa Ulu Camii

Bursa maceramızın(!) ardından Ankara’ya ulaştık. Kardeşimin yeni evinde de üç gece geçirdikten sonra nihayet evimizin yolunu bulabildik. :) Ankara bizim için özel bir şehir fakat çok yabancılaşmışız artık. Trafiğine hiç alışkın değiliz. Ordaki günlerde de bir gün İkea turu, bir gün Keçiören’de teleferik gezintisi bir gün de Dikmen Vadisi turu yaptık.

Dönüş yolunda bir de Tuz Gölü molası verdik, bizimkiler hayretle yerlerdeki tuzları ellerine alıp alıp bıraktılar :)

Tuz Gölü

Tuz Gölü

Upuzun tatilin böyle upuzun yazısı oluyormuş. Gezerken yorulmadım da yazarken yoruldum. :) Bu da yazımızın bonus fotoğrafı olsun. Kaz Dağları’ndan bir kertenkele. :P

Bay kertenkele :))

Bay kertenkele :))

8 Yorum

Filed under Fotoğraf, Gezdikçe