“Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen”

image

İçimizde bir garip Eylül çoşkusu… Her yolu deneyip sonunda bana ulaşan umutlu ses dedi ki; “sen çok boşladın bir şeyler yaz bloga”. Geliyor- gidiyorsunuz biliyorum, seziyorum nafile değil mi? Adeta kapı duvar. Eylül bir nevi yeniden başlama. Mevsim şeritlerinin ilk ayı hani… Hem serin hem sıcak, bahar ama ilk değil, hem hüzün hem umut. Biraz arafta kalmış gibi demişti başka bir Eylül kızı Eylül için. Kelimesinin kulakta bıraktığı yankısı bile güzel ; Ey-lül. Eylül bana zaten hep güzel… Güzel güzel de; uyku tutmadı beni Eylül’ün 2’si… Bir Edip Cansever dizesi ile kendimi bunları yazarken buldum… Nerden nereye :) ” Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen” Ortak noktamız bu işte bizim de; istemeden kırılmak, kırılıvermek. Şiir güzel…

Eylülün Sesiyle

Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustosa çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
“Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar.”

Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluuğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımal dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.

Yorum yapın

Filed under Şiir

Kitap Tanıtımı #96 Şebek Romanı

sebekromani

Şebek Romanı

Yazar: Ayşe Şasa

Şebek Romanı uzun bir süredir kitaplığımdaydı fakat bir türlü elime alıp okumak kısmet olmamıştı . Yakın zamanda Ayşe Şasa’nın vefat haberini okuyunca ben de artık onun kitabını okumalıyım diyerek başladım. Kitap 112 sayfadan oluşuyor ve Timaş Yayınları tarafından basılmış. İçerisinde bilim-kurgu, tasavvuf ve bolca ironi ifadelerini barındırıyor.

Okumaya başlamadan evvel Ayşe Şasa’nın hayatına dair bir şeyler okuma isteği duydum. Hayat hikayesi oldukça ilginç. 1941 doğumlu ve bir süre Yeşilçam’sa senaristlik yapmış. Gramofon Avrat ve Ah Güzel İstanbul filmlerinin senaryosu ona ait mesela. Atıf Yılmaz ve Bülent Oran ile evlilik yapmış. Bir süre sonra sağlık nedenleri ile sinemadan uzaklaşmış. Sağlık nedenleri dediysem de kendisine şizofreni teşhisi konmuş. Bir dönem Marksist olarak tanımlıyor kendisini. Fakat bu 10 yıllık sinemadan uzak kaldığı rahatsızlık döneminde ruhsal bir macera yaşamış ve manevi anlamda bir uyanış yaşamış.  Hani her yazar kitaplarındaki bir karakter ile kendi hayatından ve kişilik özelliklerinden bahsedermiş ya; Şebek romanı içerisindeki karakterlerden biri olan Şizoid Re-Re bence kendi hayat hikayesi ile örtüşen bir karakter.

Öyküdeki olay 2075 yılında geçiyor. “Maymundan insana, insandan şebeğe” evrimleşileceğine inanan bir grup insan ve bunun yanında Müslüman olduklarını gizleyen insanların öyküsü anlatılmış. Kitap Amadeus, Manyak Arşimed, Şizoid Re-Re, Mor Alarm, Büyük Buluşma ve Şebek Romanı isimli altı bölümden oluşuyor. İlk bölüm biraz kafa karıştırıcı cinsten, ben okurken sıkılmaya başlamıştım ki ikinci bölüm başladı. :) Kitabın son bölümünde ise Şizoid Re-Re’nin not defterinden şu notlar dikkat çekici, aslında bu kitabın neden yazıldığını anlamamıza yardım ediyor.

“Bir roman yazmalıyım, adını ‘Şebek Romanı’ koymalıyım…

“Bu romanın fonunda:

“Gezegensel Şebek İmparatorluğunun tüm ruhu duyurulmalı (Kancık tertipleri, ölümcül tehditleri, şeytani siyasası.)

“Gezegensel zorbalığın tüm karakteri verilirken, bireysel planda, dehşet, sıkıntı, bunalım ve kâbus yüklü gençliğim anlatılmalı.

“Ancak…

“Yazdıklarımda, karanlık geçmişimin bir âfet olarak değil bir lütuf olarak ele alınacağını şimdiden biliyorum… Değil mi ki, şu anki bahtiyarlığımı hazırlayan hep o belli geçmiş…”

Salih Tuna çok da güzel bahsetmiş gazetedeki köşesinde kitaptan; “Korkunun, kaosun, provokasyonun hüküm sürdüğü, her daim alarmlarla sarsılan, eski adıyla Viyana yeni adıyla XB21 denilen o korku şehrinde, 2075 yılının felsefe asistanı, haz düşkünü tembel Amadeus… Evinin mahzenine indiğinde âlemi seyreden, yeryüzünde âlemin kendisini seyrettiği Manyak Arşimed.. Şebeklerin memleketlerini film platosu yapmaya çalıştığı ve memleketlerine kartpostal hasret duyan Z. Ö.’ler, yani Zeka Özürlü göçmenler… Ve Şizoid ve Batın Baba…”

Neticede ben iyi ki tanışmışım Ayşe Şasa ile fakat bu tanışma biraz değil bir hayli geç olmuş. Keşke vefatından önce okusaydım. Şimdi ise yine kendisinin bir başka kitabını okumaya niyetlenerek sipariş ettim. Allah bana da böyle bir manevi uyanış nasip etsin diyorum…

“Ah şu selamlaşmalar…İnsanoğlunun birbirini tanıyarak arayarak, sorarak, Allah’ın selamını alarak ve vererek hareket etmesi… Şu zamanda bile kalbe ılık bir güven  veren, hiçbiri gelişigüzel olmayan insan selamlaşmaları… Yorgun gezegende manevi gülücükler… Acıyı, ölümü  korkunç olmaktan çıkaran insan dayanışması… Hatır saymak, hatır sormak…”

….

” ‘Aşk zordur’ dedi Manyak Arşimed. ‘Ama aşktan başka da yol yoktur. Âlemde tek anlam aşk…’ “

3 Yorum

Filed under Okudukça

Kendine Acımak

Mustafa Ulusoy’un şöyle bir yazısı ile karşılaştı(rıldı)m. Öyle güzel ki burada da bulunsun… Belki okur siz de seversiniz… Ramazan’da son 10 bu arada…
image
Görseldeki gül Konya Meram’da açmış, eşim tarafından fotoğraflanmış…Ne muhteşem yaratılmış değil mi? Sarı gül…

*****
Suratını asma kaderine.
Gülümse.

Nedir ki seni zavallı yapan? Günlerdir, haftalardır, aylardır, kim bilir yıllardır bir kendine acımadır tutturmuş gidiyorsun. Ayağına taş değse, ah vah etmek, kendine acımak için hazır bekliyorsun.

İstediğin bazı şeylerin olmaması mı yürüdüğün yolları sarp, soluduğun havayı keskin yapan? Nereden biliyorsun neyin şer, neyin hayır olduğunu? Nasıl bu kadar eminsin? Kendini arıyorsun, ama yanlış yerde. İçinde kendini yitirip gittiğin yol başka bir yönde.

Ah vah ettiğinde, sızım sızım sızlanıp şikâyet üzerine şikâyet sıraladığında, dur. Ve bak.

Ayaklarına bak mesela. Ayaklarının nasırına bak. Yürütüldüğün yolların izlerini gör nasırların çizgilerinde. Yüzüne bak. Bir kedinin gözlerine bak. Bir yağmur damlasına bak alnına düşüp yüzünden süzülen. Gözlerini alan güneşe bak. Sabah uyanınca aynada kendine bak.

Bir sabah uyanınca aynada kendine bak; hakkının kendini bir zavallı olarak görmek olmadığını, yapmak gereken tek bir şey olduğunu düşün. Sonra da kullan o tek hakkını, sonsuz şükret.

Olmadı, içine bak.

Hüzünlerine bak mesela. Acılarına bak. Bak ki, içine yer etmiş bin bir çeşit duygunun sana dert değil derman olduğunu gör.

Verilen her nimet sınav olduğu gibi verilmeyenlerin de bir sınav olduğunu bir kere daha hatırla.

Her ne yaşadıysan veya yaşıyorsan; bil ki, onlar seni ebediyete götürecek yolu döşeyen taşlardır.

Evlendin, çocuğun mu olmadı? Çocuğun oldu, erkek mi olmadı? Erkek oldu, otistik mi oldu? Hiç mi evlenemedin? Baban bir kere bile sarılmadı mı sana? Annenin yüzünü bir kere bile görmedin mi? Baban çekip gitti mi ardına bile bakmadan? Çocukken başına istenmeyen şeyler mi geldi?

Yine acıma kendine.

Her ne yaşamış olursan ol, kendini zavallı biriymiş gibi görüp kendine ihanet etme.

Hayatım yanmış bir sayfa diyerekten, için için ağlarken, inlerken duyguların; yara almadan gitmek mi istersin dünyadan?

Hayatın hüznünü yenmeden nereye?

Ne eksiğin var Allah aşkına? Sana verilmeyen hangi şey, sana bahşedilmiş hayattan daha büyüktür?

Ağlıyorsun. Kendine. Kendi kendine.

Daha ne istiyorsun sabah güneşi gizlice sızarken odana?

Daha ne istersin? O’nu tanıyorsun.

Daha ne istiyorsun? Ebedi bir hayata namzetsin.

Daha ne isteriz ki? Öleceğiz ve ebedi hayatın kapısını çalacağız eninde sonunda.

Baksana, bir bardak su verdin annene. Bir başkasının kapısını çaldın. Sızlanacak ne var? İhanet edecek ne var kendine.

Neden mahrum kaldıysan, kaderindir senin o.

Nefsinin seni bir zavallı gösterme oyununa kanma.

Ne diyor şair Jean-Theodore Brutsch biliyor musun? “Kahraman olman/Savaşa soyunmak değildir nefretle…/Kahraman olmak/Sürüklemek değildir açgözlü yığınları/Görkemli ölümlere…/Kahraman olmak/Gülümsemesini/Ve umudunu korumasını bilmektir/Hüzünlerin, düş kırıklıklarının/Ve güç koşulların o tedirgin saatlerinde…/Bunu namus sözü edinmektir!”

Kahraman ol.

Kaderine gülümse.

Kahraman ol.

Her ne yaşarsan yaşa, kendine acıma.

Kaynak: http://mobil.zaman.com.tr/mustafa-ulusoy/kendine-acimak_1190139.html

1 Yorum

Filed under İzdüşüm

Kitap Tanıtımı #95 Yoksulluk İçimizde

yoksullukicimizde

Yoksulluk İçimizde

Yazar: Mustafa Kutlu

Yine bir “İyi ki Mustafa Kutlu var ve iyi ki bol bol yazıyor.” cümlesini kurmama vesile olan bir Mustafa Kutlu eseri ile karşınızdayım. İnsan bu adı üstünde mütemadiyen nisyanda… İnsan zaman zaman böyle yazarların bu tarz kitaplarını okumalı ki; nefes alsın, hatırlasın unuttuklarını…

İlk baskısını Şubat 1981’de yapmış Yoksulluk İçimizde; henüz ben 17 aylıkmışım, bunu düşünmek ilginç geliyor. Ben ondan iyi ki yazıyor diye bahsederken o bütün bunları belki ben henüz dünya üzerinde var edilmeden evvel kurguladı kafasında. Ama hala yaşıyor ve yazıyor; Allah uzun ömürler versin… Diğer kiapları gibi Dergâh Yayınları’ndan çıkan kitabı 104 sayfadan oluşuyor. Bu mübarek günlerde bir solukta okunacak güzellikte olmasına rağmen üzerinde uzun uzun düşünülecek noktaların çok olması nedeniyle muhtemelen biraz daha uzun soluklu bir okuma serüvenine neden olacaktır; ki eğer okursanız…

Hikaye levhalardan oluşuyor, toplamda 13 levha(bölüm) var. İkinci levha yani ; “Ahlak Dersi” levhası Ataullah İskenderî’nin Hikem-i Ataiye’sinden ilham ile yazılmış. Bu bölüm hayatta düstur edinilebilecek, dönülüp dönülüp tekrar okunabilecek cümlelerden oluşuyor. Mesela; “Dünya sûretlerinin bulaştığı ayna nasıl parlar? Husura girmeden önce tevbe sularında yıkan.”, “Eşyadan eşyaya seyahat edip durma. Kendine uzaktan bakmayı öğren. Bir dolap beygirine benziyorsun. Öyle ahmak, öyle hüzün verici.”, “Madem ki içinde bulunduğun yer, konuştuğun kimse sana feyz vermiyor; terk e mâni olan ne ?”, “Ölüme ağlama. Kalbe bak. Hata ve isyan ile pişman, ibadet ve taat ile neşveli değilsen zaten ölüsün.”

Kitaptaki hikaye konu olarak çok sıradan görünebilir; Süheyla ve Engin’in henüz yeni nihayete eren ilişkilerinin ardından Süheyla’nın hayatının rotasını değiştirmesi üzerine kurgulanmış. Süheyla karakteri ne kadar saf ve temiz resmedilmiş ise Engin karakteri özünde iyi ise de; bir o kadar hırs içerisinde resmedilmiş. Yoksul bir çocukluk dönemi geçiren zengin olmayı kafasına takmış ve bu hayal için Süheyla’nın duygularını hiçe sayan, inciten bir Engin. Günümüzde de öyle değil mi çokça? İnsanlar, bilhassa da kadınlar evlenecekleri erkeği zenginliği ile tartmıyorlar mı? Hatta evli ve zengin erkeklerin akıllarını çelmeye bile çalışmıyorlar mı? Allah muhafaza… Mal/mülk, rahat bir yaşam hırsıyla dolmuşuz. Ezelden beri böyle gelmiş böyle gider.

Bizim hikayemizde de Engin böyle işte; “Neden ben de dünya nimetlerinden en üst seviyede faydalanmayayım?” görüşüne sahip. Gözünü hırs bürümüş, Süheyla ise farklı hele Engin ile koptuktan sonra, ondan vazgeçtikten sonra iyiden iyiye farklılaşıyor. Kitapta bu noktada bir ayet-i kerime paylaşılmış; Al-i İmran 92. ayet: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe siz, birr’e eremezsiniz mamafîh her ne infak eyleseniz  Allah onu bilir.”,  “Sevdiğiniz şeyler…”

Süheyla infak ettikçe; sevdiği şeylerden bir bir vazgeçtikçe, Engin’den de vazgeçtikçe hatta, daha da enginlere yelken açıyor, yoksullaştıkça içinin nasıl zenginleştiği görülüyor. Engin ise para hırsı ile zenginleştikçe ve o modern toplumun rahat yaşam ile ifade ettiği standartlara sahip oldukça içsel olarak yoksullaşıyor.

Diğer kitaplarında olduğu gibi güzel bir son ile noktalanmış Yoksulluk İçimizde de. Nur kitabındaki gibi bir hâl bırakıyor okurun üzerinde. Ben her iki kitabı da ağlayarak noktaladım.

Bu arada kitapla ilgili bir şeyler yazarken şöyle bir araştırdım da; beni şoke eden bir haberle karşılaştım. Eğitim-İş Trabzon şubesi bu kitap hakkında çocuklar için zararlı raporu tutturmuş 2009 yılında. Bu habere ancak “Pes!” denilebilir. Rahatsız oldukları noktaları da alıntılamışlar üstelik. Yazık okuduklarını anlayamayan, yorumlayamayan bir grup öğretmen… Üzüldüm ki bu bir grup öğretmen çocukları eğitecek, dahası fikren en özgürlükçü(!) olduğunu savunan sendikanın bunu yapması; 2009 yılında kitaplara “zararlı” yaftasını vurması… Cidden ironik. Bu konu ile ilgili haber de şurada.

Kitap Ebû Talha ve Ümmü Süleym(Rumeysa)’in evlilik hikayeleri ile noktalanıyor. Kitaptan bir kaç alıntı ile ben de yazımı noktalayayım. Vel hasıl-ı kelam; okuyunuz ve hatta okutunuz!

“Hayatın “indirimli satışlardan” bir süveter almaktan öte manaları olduğunu nereden bilecek. Sahi hayatın bu sıcaktan cıvımış asfaltlarda benzin kuyruğuna dadanmış arabalardan başka manası yok mu? Yani ona bir deniz veya bir göl kenarında, müzik, yemek ve yataktan başka verebileceği bir şeyi. sanat eserlerinin bile giderek bu ortama fon teşkil etmeye çabaladığını, hatta tarih boyunca bunun böyle olduğunu ve dünyanın bütün ünlü randevu evlerinin, otellerinin deniz veya göl kenarında inşa edildiğini anlatacak. Çoğu kez “burada hayat yok” der geçeriz. Süheyla işte söylüyorum hayat bir imtihandır.”sf.27

“Ona bir kapı, bir pencere açmalıyım. Ne çocukluğunda ne etrafında yani mahallesinde, okulunda, kentinde sonra işinde arkadaşlarında görmediği öğrenmediği bir ufuk. Benliğini kuşatan o yapış yapış hâleyi bir yerinden delmeliyim. İşin, elbisenin, yemenin, içmenin, ağaçların, yolların, annesinin, rahmetli babasının, Enginlerin bir başka muhtevaya bürüneceği, rüyaların bile değişeceği kara-kuru ancak fevkalade zengin kızların durup dururken tercih edilemeyeceği bir dünyanın penceresini. ” Sf.29

Ve son alarak insanın boğazını düğüm düğüm eden Süheyla’nın Engin’e seslenişi;

“Engin, Heyyy… Yoksul ve temiz çocuk, sana sesleniyorum………”, “Kazandığın her şeyden vazgeç. Bırak onları.”, “Tevbe et.”. “Hayatımızı birleştiririz……. Harama batmamış bir beldeye, hicret ederiz.” Sf.70

Ps. Görseldeki çiçeğimi çok seviyorum… Ne güzel yaratılmış değil mi?

 

 

 

2 Yorum

Filed under Okudukça

Kitap Tanıtımı #94 Aynalar Koridorunda Aşk

Aynalar Koridorunda Aşk

Aynalar Koridorunda Aşk

Yazar: Mustafa Ulusoy

Hani “Bir kitap okudum hayatım değişti.” derler ya; bu kitabı okuduğunuzda hayatınıza bakış açınızın değişmesi çok büyük bir olasılık. Bütün kitap yazılarında en sona yazdığım cümleyi bu kitapta en başa yazabilirim ki; kesinlikle tavsiye ederim, okuyunuz efendim.

Öncelikle bu kitabı okumama vesile olan güzel insan Arzu Fatma Doğan oldu. Ummadığım bir anda yolladığı güzel hediyelerin içerisinde bu kitap da vardı; hem de yazarı tarafından adıma imzalanmış olarak…

Kitap “İnsanın Temel Acıları Üçlemesi” serisinin ilk kitabı olarak Kapı Yayınları’ndan çıkmış ve toplam 321 sayfa. Serinin ikinci kitabı olan “Giderken Bana Bir Şeyler Söyle” yazılmış, üçüncü kitap ise yazım aşamasındaymış. Bu noktada şunu belirtmeliyim ki, kitap içerisinde yazım hataları mevcut maalesef; özellikle de yinelenen kelimeler var, belki bir sonraki basımda kontrol edilip düzeltilir.

Mustafa Ulusoy, aslında bir psikiyatrist. Kitap da Dr. Mavi ile Kırmızı isimli bir kızın terapi seanslarında konuşmaları ekseninde ilerliyor. Bir de Beyaz, Gri ve Sarı isimli karakterler var. Bu karakter isimlerinin renk isimlerinden seçilmesinin de bir sebebi olmalı kanaatimce. Çünkü kişilik özellikleri olarak isimlerini aldıkları renklerin özelliklerini yansıtmışlar.

Arka kapakta bir kaç cümle var; “Bir başkasının dünyasında var olma çabası, bir çift göz bebeğinde yansıma arzusu, bizi nerelere sürükler?”, ” Elimizi tutacak bir el arıyoruz ümitsizce, o el bizi ne kadar taşıyabilir?”. İşte insanın bu büyük sorununu mercek altına almayı amaçlamış Mustafa Ulusoy ve ayna felsefesi ile bence çözümü de sunmuş. Ayna felsefesinden burada bahsetmek istemiyorum, bence okuyup görmelisiniz.

“Narsistleşmiş benlik” kavramı uzun uzun örneklendirilerek anlatılmış kitapta. Bence günümüzde bir çok kişinin en büyük sorunu da bu. Özellikle sosyal medyada, arkadaşlarımın ve hatta lise öğrencilerimin “aşk/ayrılık acısı” içeren paylaşımlarını gördükçe üzülmeye başladım bu kitabı okuyunca. Keşke okusalar dedim; ilişkilere ve hatta kendi benliklerine bakış açıları değişse…  Değersiz hissetmeseler kendilerini, sevilmedikleri düşüncesi ile kıvranıp durmasalar…

Yazar; “Aşk insana yetmez.” diyor ve açıklıyor;

“Varoluşçu psikoterapi ekolünden gelen terapistler, anlamsızlık, ölüm, yalnızlık ve seçme özgürlüğünün insanın en temel varoluşsal sorunları olduğunu ifade ediyorlar. Ben ise, bunlara katılmakla birlikte, insanı en çok inciten, ruhunu daraltan temel acının insanın kendisini değersiz hissetmesi olduğu kanaatindeyim.Aaşk da işte tam burada devreye giriyor. Kişiler kendilerini değerli hissetmek için zamanımızda en çok aşka sığınıyor ve aşkı bir kurtarıcı olarak görüyorlar. İlginç şekilde, bir kurtarıcı gibi sarınılan aşk, kendisinden bekleneni veremediğinden ve kesinlikle de veremeyeceğinden, temel bir insanî acıya dönüşüyor. Özellikle terk edilen insanlar, ya da aşklarına karşılık bulamayanlar, veyahut kendilerine kimsenin âşık olmadığına inanan insanlar kendilerini değersiz hissetmeye başlıyorlar. Bu yüzden, bu kitabın temel vurgularından biri aşkın insan için bir kurtarıcı olamayacağıdır. ne aşk insana yetiyor; ne de insan aşka.
Aşk insanî bir durum. Ve aşk iradî bir yaşantı değil. Bir de bakıyorsunuz ki, âşık oluyorsunuz. Kanaatimce, aşk insanın sevilmek ve değerli olmak istediğini, bu yönde büyük bir ihtiyacı olduğunu anlaması için yaratıcı tarafından verilmiş insanî bir yaşantı. Her aşk düş kırıklığı ile biter. Burada sanki, âşık olunca insandan beklenen, aşkın kaldıramayacağı kadar sevilme ve değerli hissetmeye insanın ihtiyacı olduğunu anlaması ve bunun yolunu aramasıdır. Ama eğer aşka varoluşsal bir anlam yüklenirse, insan kendisini mutlak değerli hissetmesini aşka bağlarsa, işte o zaman aşk sadece bir yanılgı ve düş kırıklığıdır.”

Kitapta muhakkak hayatınızdan kesitlere rastlayacaksınız. Alıntılanması gereken çok fazla cümle var, ben bir kaç tanesini buraya aktaracağım. Benim için başucu kitabı formatında bir eser, muhakkak dönüp dönüp okuyacağım…

“Bir insanla kurduğumuz ilişkide -ki bu eş, arkadaş, erkek arkadaş, baba, anne vs. olabilir ama bu durum en çok karşı cinsle olan ilişkilerde belirgindir- onun aynasındaki görüntülerimizin birer görüntü değil bizatihi kendimiz olduğunu sandığımızda, kendimizi tümüyle o aynadaki görüntüyle tanımlarız. Oysa aynadaki görüntümüzü sadece bizim varoluş halimiz değil, üzerinde yansıdığımız aynanın özellikleri de belirler. Aynalar dışbükey ve içbükey hale getirildiğinde yansımaların biçimi değişebilir. İlişki içinde olduğumuz kişi de, her zaman bizi olduğumuz gibi yansıtmaz. Özellikle, bizi olduğumuzdan daha küçük, daha değersiz yansıttığında, biz de gördüğümüz şeyin bir görüntü olduğunu unutup onu varoluşumuzun bizatihi kendisi zannettiğimizde bağımlı bir ilişki ortaya çıkar. Onun aynasından yansıyacak ‘değerli kendimizi’ görmek için çılgınca çaba sarf eder, kendimiz olmayan davranışlar içine gireriz. ” Sf. 272

“İnsanlara hayır diyemememin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. Hayır dediğimde onların aynasında gördüğüm aslında görüntü olan ama beni, ‘kendim’le özdeşleştirdiğim yansımalarımın ortadan kaybolacağından; beni değerli, sevilen bir kişi olarak göstermeyeceklerinden korkmam.” Sf. 273

“Şunu da eklemeliyim: İnsanlar onlar tarafından sevilme çabamızı bir kere fark ettiklerinde, kendi ellerinde inanılmaz bir güç hissedebiliyorlar. Varoluşumuzu onların aynalarında yansıttıkları şeyle özdeşleştirdiğimizi anladıklarında daha da cimrileşiyor, bizimle oynamaya başlayabiliyorlar. Yani bağımsızlığımızdan yararlanabiliyorlar.” Sf.273

“Algılanma ihtiyacı görsel bir olay değildir. Birinin varlığının başkası tarafından onaylanması veya desteklenmesi, bütün varlığının tanınmasından ibaret olan genel ihtiyacını, yani değerli ve sevilen biri olduğunun ve orada bir yerde var olduğunun bilinmesi ihtiyacını kapsar.” Sf. 34

“İnsan diğer canlılardan farklı olarak belleğindeki anıları yeniden ve yeniden sorgulayabiliyor, farklı baglantılarla yeni anlamlar yükleyebiliyor.

İnsanın kendisini değiştirmesinin bir yolu da budur; zihnindeki imgelerin anlamını değiştirmektir.”Sf. 22

“O hayatıma girmeden önce beni bana gösterecek bir aynam yoktu. Bana ‘Sen değerlisin’ diyecek biri yoktu. Aynam yoktu ve ben bir hiçtim.”Sf. 221

“Yıldızlar gece çıkıyor. Yıldızları görmek isteyen insan geceye razı olmalı. Hayatının yıldızlarına ulaşmak istiyrsan, içindeki geceye razı olmalısın.” Sf. 318

Ve kitap son söz yerine iki ayet ile noktalanıyor;

“Ben size yetmez miyim?” Kur’an, 39;36

“…De ki: Allah bana yeter” Kur’an, 39;38

 

 

 
PS. : Görseldeki aynalar kızımın koleksiyonundan, kedili olan özellikle kapalı;)

6 Yorum

Filed under Okudukça

Cem Karaca – Allah Yar

Dervişanız hak dost deriz
Dervişanız dervişan
Allah yar yar
Bu can emanet bu bedene
Sonunda sararlar kefene
Allah yar yar
Yol bir akıl bir
Bak da görebil

Sev korkma sakın
Rab sana yakın
Allah yar yar
Üç var yedi var
Oniki var kırk var
Altı bin altıyüzaltmışaltı inen var
Allah yar yar

Yorum yapın

Filed under Müzik

Kitap Tanıtımı #93 Dönüşüm (Metamorphosis)

kafkadonusum

 

Dönüşüm, ilk olarak 1915 yılında yayımlanmış Franz Kafka uzun öyküsüdür. Aslında uzun zaman olmuştu Dönüşüm’ü okuyalı ama buraya yazmamıştım. Dün Nazlı Ilıcak’ın köşesinde Kafka’dan “Ünlü Fransız yazar”, böcekten de örümcek olarak bahsetme gafını okuduktan sonra yazmaya karar verdim.  :D Yaşlı başlı kadın gerçi, çok görmemek gerek kafası karışmış da olabilir :D

Dönüşüm’ü yeni okuluma atandığım ilk dönem okumuştum, ilçe kütüphanesinden alarak… Kütüphane demişken, içerisinde çok az sayıda kitap olsa da; ilçemizdeki Halil Nuri Bey Halk Kütüphanesi bina olarak çok şirin. Tarihi yapıları hep sevmişimdir, içerisindeki sessizlik ve serinlik itibarıyla da insana huzur veren cinsten, zaten mis gibi de kitap kokuyor :)

5984720

 

Kitap yaklaşık 60 sayfa kadardı. (Şu an iade etmiş olmamdan ötürü tam rakam veremiyorum :) ) Yani 1-2 günde okunacak seviyede. İlk cümleden itibaren direkt konuya girilmiş. Konu ise bir çoğumuzun bildiği üzere Gregor Samsa isimli karakterin bir sabah uyandığında kendini böceğe dönüşmüş olarak bulması ve ardından yaşadıkları.

Gregor Samsa, babası tarafından kendi borçları için sevmediği işi yapmak zorunda bırakılan bir karakter. kitap önsözünde de değinildiği üzere Kafka kendi babası tarafından aşağılanan bir insanmış ve bu kitabında da babasına karşı hissettiği duyguları yansıtmış. Hatta babası kendisini, yazarlığının para kazanma noktasında bir işe yaramaması nedeniyle, ailenin sırtında bir parazit olarak değerlendiriyormuş. Bunu da Kafka’nın babasına yazdığı mektuplardan anlayabiliyormuşuz.

Kitap üç bölümde değerlendirilebilir. İlk bölüm Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi ile birlikte işinden, bir an önce işe yetişme kaygılarından, patronundan bahsettiği bölüm, ikinci bölüm, aile yapısını anlattığı anne-baba ve kızkardeş Grete’in  Gregor Samsa böceğine karşı ittifak içerisine girdikleri bölüm, üçüncü bölüm ise böceğin kendi içine dönmesi, kabuğuna çekilmesi, tekrar insana dönme umudunu tüketmesi olarak değerlendirilebilir.

Gregor Samsa böceğe dönüştükten sonra kız kardeşi Grete tarafından şefkat görür, ailede ona yardım eden, bakımını yiyeceğini sağlayan tek kişi Grete’dir. Fakat zamanla Grete de ondan tiksinmeye başlar. Anne ve babası gibi ondan kurtulmak ister. Bence bu noktadan bakıldığında öyküde esas dönüşen karakter Grete’dir.
image

Uzun uzadıya yazmaya da gerek yok aslında, nonlarca değerlendirme yapılmıştır Dönüşüm hakkında. Neticede, insanın kendine yabancılaşması, aile tarafından ekonomik olarak sömürülme, baba otoritesi gibi konular tasvirlerle mükemmel işlenmiş diyebiliriz.

 

2 Yorum

Filed under Okudukça