Posted by: zehrasunay on: Kasım 13, 2009
09:30
……
Tam beş yıl bitti bu gün, hayatıma girdiğin andan beri… İyi ki varsın bi tanem…
Bazen çok korkuyorum, hani sağlığınla ilgili durumlardan dolayı, hani “şimdilik risk yok ama olabilir de, kontrol şart” dedikleri şeylerden dolayı…
Rüya gibi, mucize gibi; bir çocuk dünyaya getirmek, onun büyüdüğünü görmek… Ne kadar şükretsem az… Gülen güzel yüzün hiç solmasın, sana hiç bir şey olmasın…
İyi ki doğdun, iyi ki kızımsın…
Posted by: zehrasunay on: Ekim 19, 2009
Zaman bu kadar mı çabuk geçiyor oysa daha dün gibi…
Ne çok şey demek aslında evlilik…
7 yıl kimine göre çok, kimine göre az…
Beyaz bir gelinlik, siyah bir damatlık, henüz çok toy iki genç; “Evet” demişler…
Ve başlamış macera, kavgaları da olmuş en gürültülüsünden, kimi zaman sessiz mutlulukları da.
Her sabah çalan saatle uyanmışlar güne ve ilk kim kalkacak , kim kahvaltıya çay suyu koyacak çekişmesi yaşamışlar hep
Kirli çoraplar hala yerlerdeymiş oysa, ve “yemeğe ne pişirsem” stresi hiç bitmemiş,
2 yıl geçince aradan 3 kişi olmuşlar,
Alışmak zormuş ama çok sevmişler, zamanla kendilerini unutup ona odaklanmışlar…
Birlikte gülmüşler, birlikte ağlamışlar,
En uzun bir gün küs kalmışlar…
…
Sevmekten daha güzelmiş sevilmek, öğrenmiş kadın…
Ve 7 yılın sonunda dilinde bir dua;
“Rabbim ömrümün sonuna kadar beni ondan ayırma…”
Posted by: zehrasunay on: Eylül 28, 2009
Yazar: Nazan Bekiroğlu
Yazarın Dergâh dergisinde farklı zamanlarda yazmış olduğu, kısmen birbirinin devamı niteliğinde olan hikayelerden oluşan bir kitap bu. Başlardaki hikayeleri merakla okudum ama belli bir yerden sonra olaylar karmaşıklaştı, öyle ki; okumak istemedim sanki okudukça içimin karanlık dehlizlerinde hapsolmuş, kapı kilitlerine varana kadar örümcek ağı kaplanmış odalarımı zorladı sanki yazar. Birileri dedim bu okuduklarımı okusalar, en yakınımdaki birileri anlarlar mıydı benim anladıklarımı mesela? Ya da ne anlarlardı ki? Yarım bırakmaya her niyetlenişimde geri dönüp aldım elime, çok değil bazen sadece bir sayfa okuyup saatlerce düşündürdü… Bitince üzerimden bir yük kalktı sanki, ağır bir yük… Yine büyülü cümleler kurmuş Nazan Hanım… Kim bilir belki bir gün biri de Nazan Hanım’ı anlar…Anlatır… Tıpkı Şair Nigar hanımın anlaşılması gibi… Kim bilir?
Alıntılara gelirsek…
“Ben ağlamalıyım ve diyordu, biri bana ne kadar güzel ağlıyorsun, göz yaşların ne kadar güzel demeli. Sonra o birisinin, kendisi ağladığı zaman ona, ne güzel ağlıyorsun ve göz yaşların ne kadar güzel hattat, diyebilecek birisinin kendi zamanında hiç var olamayacağı düşüncesi, korkunç, bütün şimdiye kadar çektiği acıların hepsinden çok daha korkunç bir biçimde kalbini deldi.”
“İçimdeki denizden kaç dalga geçtiğini kim saydı? Bütün kalelerimin neden her defasında böyle savunmasız düştüğünün sebebini kim merak etti? Her çıkışımda kalelerimden, biraz daha nasıl olup da bu kadar küçülebildiğimin nedenini kim anladı? Mutlak olanda var olmak için yaptığım her şey, yazdığım her yazı, var olmak ve toplanmak için attığım her imza biraz daha dağılmama ve küçülmeme yol açtı.”
“Darmadağınık odamın bütün kapılarından, bütün pencerelerinden, bütün aralıklarından; gri, soğuk ve sinsi bir duman içeri yayılıyor. Yapış yapış. Hattat kaç kez hayatı, kaç kez aşkı ve kaç kez ölümü aramak için sefere çıktım. Kaçında geri döndüm. Ben senin ruhunun bütün çağrışımlarına ve tezahürlerine vakıfken, dahası hakkın varken benim üzerimde, bir mukadder meçhulde kesişecekken yollarımız, ne kadar yalnız olduğumu ve ne kadar acı çektiğimi bilmedin bile. Hattat çok yalnızım ve çok acı çekiyorum. Ama neden bu kadar acı çekiyorum.”
“İçimizde hep hüzün filizlendi ve içimizde hep ağlamamaya ilişkin birşeyler vardı. Hep yanlış kalelerin burçlarına bayrak çekmeyi düşledik. Tükenmemek için gerekli olan tılsımı bir türlü bulamadık. Çıktığımız yolculuklar hep yanlıştı ve bunu neden sonra farkettik.”
“Hattat sonsuzluğun belki sadece aramak olduğunun, sadece arandığı zaman var olduğunun farkındayım. Bıkmadan ve usanmadan bütün kapıları çalmakla birgün çok güzel bir şeye dönüşebileceğimizi biliyorum.”
“… günlerce aşkının yapısını çözmeye uğraştı. İçini yakan ve yüreğini sızlatan bütün o ayrıntıların ne olduğunu anlamak istedi. Neden onu görmek ve onun tarafından görülmek istediğinin o çok karanlıklardaki nedenini aydınlatmak. Kendi içinde ilerlemeye çalıştı günlerce, kendi içinde ilerlemesi gereken yolun bu olup olmadığını hesaba katarak.”
“Yüreğini asıl sızlatanın ne olduğunu fark etti. Onu ve onunla birlikte, diye düşündü. Bütün bu acılarım yaşayamadıklarımdan ve yaşatamadıklarımdan ileri geliyor.”
“Vaad ettiği ülkeyi vermeyenlerden olma ki vaad edilen ülkesi verilmeyenlerden olmayasın.”
“Hiçbir azabın anlaşılamamak dahası yanlış anlaşılmak kadar büyük olamayacağını fark etti. Çünkü yanlış anlaşılmak beraberinde yanlış anlamayı da getiriyordu.”
Posted by: zehrasunay on: Eylül 2, 2009

Yeni bir milad olması dileğiyle…
Yine bir güz günü, yeni yaşıma da merhaba… Bu sefer hüzünlü değilim hayret… Hani şu “hayat 30undan sonra başlar” hikayesi vardır ya kadınlar arasında, şimdi gülümsüyorum işte… Benim içimde de başlayan bişeyler var fakat bunun ismine hayat diyebilir miyiz bilemiyorum… Boşluklarım doluyor dolması gerekenle… Ramazan ayı’nın etkileridir gelip geçer de sanmıyorum, gariptir ki ayaklarım yerlere daha sağlam basıyor artık. Ve birçok insanı dertlendirecek dertlerim beni dertlendirmiyor, ve yine birçok insanı mutlu edecek sahipliklerim beni mutlu etmiyor. “Hiç” liğimin bilincindeyim ve sahip olduklarımın hiçliğinin de… Huzurluyum çok şükür ve yine gülümsüyorum… İyi ki doğmuşum
Posted by: zehrasunay on: Ağustos 27, 2009
“…yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tanımı olduğu. bu tanımlardan biri sorgusuz sulasiz teslimiyet anlamına gelirken, diğerinin, sorgusuz sualsiz teslimiyetin kurulumu demek olduğu. böylece aşkın mutlak tanımının mümkünler aleminde na-mümkün olduğu…”
“….ayağa kalktı. tepeden tırnağa siyahtı. boşlukta kapladığı hacme bakakaldım. usulca yürüdü.karanlık dükkan üzerime yürüdü. bir dolaba uzandı. esmer bir kelebeğe benzeyen ellerini gördüm. sağ bileğine geçirilmiş gümüş bilekliğin nakışlarını ve lâ’l taşlarını gördüm.bir buhur tanesini avuçlarının arasına aldı. avucunun ortasındaki kına lekesini gördüm. ufalanan buhur tanesini ateşe attı. gül tam bağrından yandı. buhurun, güzel kokusunu salması için ateşe atılması gerektiğini gördüm. ateş kızıl. buhur siyah. duman bir âh kıvrımı. bir duanın ağırlığı. görmediğim ülkeleri, iki denizin tam birleştiği yerde kurulmuş, bol tapınaklı yitik kentleri gördüm. uzaktan deve çıngırakları.konuşan ırmak. ipek yolunun yıkık köprüsü.
buhur yandı. saldı kokusunu.
ben dayandım.”
“meger ask indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu.”
“kelam yanımı feda etmeyi, ah hal ile yetinmeyi bilebilseydim…”
“kelam hangi perdesinden kopuyordu ki kalbin, sözü taşıyan nefese artık ondan başka isim için izin verilmeyecek olduğunu acıyla fark ettim.
içimden, dol, dedim, bütün boşluklarımı doldur tek başına ne olursun!
bütün boşluklarım ezelden bu yana ne birikmişse onunla doldu. dolsaydı boşluklarıma nur, ne olurdu!…
zayıf yaratılmış kalp, belli ki yasaların da ahlakın da üzerindeydi.”
“aşkın büyüklüğünü terk ettiklerinin çokluğuyla ölçmeyi öğrenmiş olan ben. öyle bir an geliyor ki durdurmak istese bile insan kendi içindeki işleyişlere söz geçiremiyordu. en acısı da parmaklar arasından kayıp giden bu bir avuç suya tanıklıktı. çare yok, aşk onu yaratan tarafından, hikmet işte, mükemmelliği azaltılarak yaratılmıştı.aşkı ve de onu kalbinde taşıyacak olanların tümünü yaratan kuşku yok ki, aşıklar, gerçek aşkın mahiyetini ve kaynağını önünden bulutlar çekilen dolunay gibi farketsinler diye, birbirlerine bitimsiz bir aşkla bağlanmasınlar diye, aşkı bitimli kılmıştı. bitmemesi aşkın, ancak onu yaratanın farkedilmesi anlamına geliyordu.”
“onu, herşeyi terk ederek, herşeyi göze alarak, yaktığım gemilerde ben de yanarak, yıktıklarımın enkazı altında ben de kalarak sevdim. hiçbir şeye akıl yetiremeyen çocukların berrak sevinciyle sevdim.onu, ömrümün bundan sonrasına dair kuş gözü kadar bir ayrıntıyı dahi merak etmeyecek kadar mutlu olarak sevdim. onu, gördüğüm o ile göremediğim o arasındaki uçurumları hesaba katmayarak sevdim.”
Posted by: zehrasunay on: Ağustos 17, 2009
Yazar: Nazan BEKİROĞLU
İlk kez, belki de son kez bir kitabı bitirdiğim gecenin sabahında yeniden ve yine-den başlayıp bitirdiğim yegane eser olacak bu kitap.
Aynı bölümlerde sessiz hıçkırıklarıma şahit olacak belki de ıslanan yapraklar ve emanet bir kitabı göz yaşlarıyla ıslatmanın suçluluğuyla yutkunmama sebep olacak…
Belki de geri vermek istemeyişimden emanetini sahibine, defalarca kazınmak üzere zihne tekrarlanan cümleler olacak ama hatırımda kalamayacak… Ve unutacağım vehmiyle sarılarak klavyeye, altını çizmeye kalemimin varmadığı emanet kitabımdaki cümleleri aktarma hevesinde olacağım biryerlere… İçimde bir umut, “yenisini alsam da sana, ıslanan yapraklar hatıra kalsa bana” teklifini edeceğim günü iple çekedururken, kimbilir kaç kez daha gezinecek sayfalarda gözlerim. Ve günyüzü görmemiş, insan gözü değmemiş nice virgüllerime, noktalı virgüllerime ve dahi peşpeşe konulmuş üç noktalarıma tek bir nokta koydurmayı başaran yazıcıya vardırmam gereken teşekkürlerimi düşünürken; esas teşekkürü beni o yazıcıyla tanıştıran güzel insanı özlediğimi farkedeceğim.(Semra) Ki esasında yazıcının ta kendisi de bir vesile kılınmışsa esas şükranlarımı sunduğum zata, beni adım adım değil milimetrelerle de yaklaştırmaya… Sevildiğini iliklerine kadar hissedenlere has mutlulukla, varedildiğime(ahseni takvim), sonra yok edildiğime(esfelissafilin) ve sonra yendien var edildiğime olan inançla, yeniden varedilme, farkedilme, affedilme ve dahi kabul edilmenin ayrıcalığını hissederken akan gözyaşlarıyla, kelimelere sığdıramadığım nice duygularla… Hem yazıcıya hem yazdırıcıya duyduğum şükranlarımla…Sadece okunmalı bu kitap, ve düşünülmeli uzun uzun…
*Alıntılar bir başka geceye…Seçebilene aşk oslun…
“Nur doğduğunda. O, annesinin bedeninde korunağı olan karanlıktan çıkıp da ışığa kavuşunca. Önce kulağına hep aynı isim: Hak, Muhammed Mustafa. Sonra karanlıktan çıktığı için ışığa, Nur demiştim adına. O, benim de içimden kopmuştu. Geceler hakkı için ki ona hayat veren bir taraftım ben. Yine de, sadece, bir yanıyla benim olduğu için sevemedim Nur’u. Onu benim bedenimden benim hazzımla alarak kendi bedeninden acıyla koparan kadın, yaşamın en güçlü sırrıyla doluydu. Nur cennetin kokusuydu. En çok bu yüzden sevdim Nur’u.Hıı? Derdi.
Geceler inerdi Nur’la benim üzerimize. Biraz uzağımda, yani hemen yanı başımda oyun yorgunu çocukluğuyla, saçlarının o güzelim masum kir kokusu kucağıma uzanarak uyurdu. İç titremesiyle yoğrulmuş bir şefkatti ona duyduğum sevginin gerçeği. Cennetten gelen bu yüze tutkum, korkuyla beslenirdi. Nur için her şeyden korkardım. En çok da onun korkmasından korkardım. Bir gün. Ormanda kaybolan ve asla bulunamayan yedi yaşında bir çocuğun kendi kaderiyle karşı karşıya geldiği anda duyduğu dehşete benzer bir dehşet duyacağı korkusuyla titrerdim onun üzerine. Cennetin imlâsı belki de bu yüzden cinnete benzerdi. Yûsuf kadar güzeldi ve masumdu. Bu yüzden onun yanında en fazla Yakub olurdum.
Üstten ve alttan dişleri dökülmüş süt masumluğunda bir çocuk ağzının bir babayı gül edebilecek güzelliğinde sorardım ona:
Sin üç dişli, şın ona benzer, Nur hangi-sine benzer, Nur?
Uykunun sularına döküldüğü yerde Nur, derin bir soluk, saçlarının çocuk temizliğinde hep o masum ve muzip kir kokusu olurdu.
Sorardım: Nur uyumus mu?
Uyumus, derdi.
Kuslar rüyalarına uçmus mu?
Uçmus, derdi şın’ın bütün dişlerini dökerek.
Şın’ın disleri dökülmüs mü?
Dökülmüs, derdi.
Nur, kuşlar diyemesin de, kuşların kanadına konup uzaklara gidemesin diye mi, derdim.
Bir şın aşk’ı aşk yapan. Aşk olmasın diye mi babasına Nur şın’ın dişlerini dökmüş, diye sorardım sonunda.
Sesi çıkmazdı.
Nur uyumuş olurdu.
O, sonunu duymazdı sorduklarımın. Ben kendi sorduklarımı cevaplamazdım. Aklımda ne olduğunu bilemediğim noksanlıklarım, sabah olurdu, gözlerimi kırpmazdım. Denizin sesi gelirdi yakınlardan. Deniz ne benim kadar dertli ne benim kadar dayanıklı olurdu. En fazla üç gün, kendi derinliğinde çalkanır durur, sonra durulurdu. Ben durulmazdım.”
Posted by: zehrasunay on: Ağustos 12, 2009
Seçmece maillerden… FW mailleri genelde okumam ama bunu açtım şans eseri ve çok hoşuma gitti……
Belki çok Dertlisin..
Belki Artık Yeter Diyorsun…
Belki Kendinden Geçmişsin…
Belki de Ağlıyorsun…
Belki Bu Musibetlerin Sonunda Eline Bir şey Geçip Geçmeyeceğini Düşünmektesin…
Duy!!!
Rabbin Sana Söylüyor..
”Sabredenlere, Felaketlere Karşı Dişlerini Sıkıp Göğüs Gerenlere Mükafatları Hesapsız ödenecektir..”
Belki De Onca Insanın Arasında Neden Senin Seçildiğini Soruyorsun…
Oysa Rabbinin Seçtikleri Kıymetlilerdir…
”içinizden Mücahidlerle Sabredenleri Ortaya çıkarıncaya Kadar Elbette Sizi Deneyeceğiz” (Muhammed, 47/31)
Hayat Bir Imtihan Değil Mi ?
Her Soru Ebedi Hayatında Yer Alan Bir Tuğla…
Nefes Alıp Verdiğin Her An Yeni Bir Soruya Gebe…
Onlar Olmasaydı Sonsuzluk Yurdunda Sana Ait Hiç birşey Olmayacaktı…
Derdin Yoksa üzül asıl!
Dertliysen Bil Ki…
O Seni Seviyor….
Bak ! Sevdiğin Ne Diyor ?
”Allah Hayrını Dilediği Kişiyi Sıkıntıya Sokar!”
Belki Sen Ashab-uhdud Kadar Acı çekmedin…
Hani Kralları Onları Iman Ettikleri Için Ateş Dolu Hendeklere Atmıştı Ya…
Belki Sen Ebu Zer (r.a) Kadar Acı çekmedin…
Amcası Inandığı Için Onu Hasıra Sarıp Yakmıştı Ya…
Belki Sen Vahşi Kadar Acı çekmedin…
Sevgilisi Ona “bana Görünme!” Demişti ya…
Belki Sen Yakup (a.s) Kadar Acı çekmedin…
Yusuf’u (a.s) Elinden Alınmıştı Ya…
Belki Sen Hatice(r. Anha) Kadar Acı çekmedin…
Muhammed (s.a.s) Yurdundan Kovulmuştu ya….
Unutma! Rabbin Kimseye Dayanabileceğinden Fazlasını Yüklemez…
Belki Kalbindir Acıyan… Belki Bedenin… Bekki De Ruhundur Kıvranan….
Belki Yokluktur Seni Saran…. Belki de Bin Bir Türlü Muamma…
Her Ne Durumda Olursan Ol Diline Yakışır Bu Dua…
Posted by: zehrasunay on: Ağustos 11, 2009
Prof. Dr. Osman Özsoy’un Haber 7′deki yazısını çok beğendim, paylaşmak istedim…
Bugünkü yazımızda gündelik mevzulara biraz ara vererek, ‘nasip’ olgusu üzerine bir fikir jimnastiği yapmak arzusundayım.
Hani her gün birşeyler öğrenmek ister ya insan…
Hani o gün birşey öğrenmediğinde o günü boş geçmiş sayar ya…
İşte günlerden bir gün, aynı günde iki şey öğrenmenin hazzını yaşamıştım.
O gün, ‘nasip’ denilen olguyu hakkelyakin tecrübe etmiş, ‘Vermeyince Mabud, neylesin Mahmut’ sözünün hikmetine bizzat muttali olmuştum.
Geçtiğimiz yıl Harem-i Şerif’te, tam da Hacerü’l Esved’in karşı hizasında ezanı beklerken, hemen yanımda oturan, bakışlarını Beytullah’a dikmiş, gözlerini adeta hiç kırpmamacasına Kabe’yi seyreden 35-40’lı yaşlardaki uzun boylu, geniş omuzlu ve kiloca tombulca beyefendiye nereli olduğunu sordum. Doğma büyüme Mekkeli olduğunu söyledi. Mesleğini sorduğumda öğretmen olduğunu ifade etti.
‘Doğma büyüme Mekkelisiniz ama, Hacerü’l Esved’e bakışınıza dikkat ettim, sanki ilk defa görüyormuş gibi, hiç temas etmemiş gibi bir hasretle bakıyorsunuz’ dedim. “Ben Hacerü’l Esved’e hiç dokunmadım’ dedi. “Nasıl yani, bugüne kadar yanına hiç gitmediniz mi?” dediğimde “Evet” dedi. “Nasıl olur ki?” dedim, “Hem de doğma büyüme buralı olduğunuz halde…”
“Hacerü’l Esved’in yanında günün her saatinde çok itiş kakış var. Birini incitmeden, itiş kakış yapmadan yanına sokulmak nerede ise imkansız. Kimseyi incitmek istemediğimden yanına da gidemedim” dedi.
Uzaktan, ama içten sevmek demek böyle birşey diye düşündüm.
Tıpkı; “Ey Kabe, ne kadar hoşsun, kokun ne kadar da güzel, şanın şerefin ne kadar da yüce! Ama canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah nezdinde malıyla, canıyla kulluk eden mü’minin hürmeti, senin hürmetinden daha büyüktür.” (İbn-i Mace, Fiten, 2) Hadis-i Şerifinin vermek istediği mesajda olduğu gibi…
Sevdiğine dokunamasan da, varlığını içinde hissediyor gibi yaşatmak… Varlık aleminin fiziğinden daha çok, metafizik boyutu ile hemhal olmak…
Mekkeli öğretmenin bu davranışı zihnimde, Yunus Emre’nin:
Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.
Yunus der ey hoca, istersen var bin hacca
Hepisinden eyice, bir gönüle girmektir.
dizelerini de çağrıştırdı.
Mekkeli öğretmenin anlattıklarını namaz sonrası kaldığımız otelin lobisinde dostlarla paylaşırken, bir arkadaşımız, “O da birşey mi, dün bir ziyaretten Harem-i Şerif’e dönerken, bindiğimiz taksinin şoförü bize, Mekkeli olduğunu, ama şimdiye kadar Kabe’yi hiç görmediğini söyledi” dedi.
Yarım saat içinde karşılaştığımız iki uç örneği görüyor musunuz?
Bir yanda Kabe’den, Hacerü’l Esved’den gözünü hiç ayırmayan, ama insanları incitmemek için yanına sokulmayan bir gönül dostu var… Öbür yanda, Mekke’de yaşadığı ve işi gereği hergün Kabe’nin kapısına kadar yolcu taşıdığı halde, bir kez bile olsun Kabe’yi görmek nasip olmamış, bunu içten arzulamamış taksici var…
Yaptığımız bir araştırmada İstanbul’da yaşayanların üçte birinin hayatında bir kez bile olsun denizi görmediğini öğrendiğimizde bile, Mekkeli taksicinin nasipsizliği kadar şaşırmamıştım.
Konuyu dağıtmak istemem…
Ama üzerinde yaşadığımız şu mübarek vatanda, ezan sesinin dört bir yanda semayı inlettiği şu güzelim ülkede, bu toprağın değerlerine yabancı, bu ülke insanı ile duygudaşlık kuramamış yetkililerin o gündür bugündür durumu bende, Mekkeli taksicinin içine düştüğü zavallılık ve nasipsizliği çağrıştırmaktadır. Gözlerini biraz açsalar, millete biraz kulak verseler, gönüllerinde biraz hareketlenme olsa, hep birlikte cennetasa bir ülkede yaşamanın hazzını alacağız.
Dualar şekillenirken…
Son olarak bir noktayı daha paylaşmak isterim. Ola ki bir mesajı olur…
Malum şu sıra yoğun Umre trafiği var.
Şimdiye kadar Kutsal Topraklara hiç gitmemiştim. Geçtiğimiz yıl eşimle birlikte Hacca gitmek çok istiyorduk. Kurada yedek çıktık, sıra gelmedi. Bu defa ben basın mensubu olarak gitmek için Diyanet’e resmen başvurdum, cevap veren bile çıkmadı. Baktım olmadı, ‘haydi çocuklar hazırlanın hep birlikte Umre’ye gidiyoruz’ diyerek evraklarımızı Birey Tur’daki değerli dostlarımıza gönderdik ve çoluk çocuk gittik.
Geçtiğimiz yıl 19 Ağustos’u 20 Ağustos’a bağlayan gece saat 02.00 gibi Kabe’ye 100 metre mesafedeki otelimize yerleşip Umre öncesi yatsıyı kılmak için Harem-i Şerif’e girdiğimizde Kabe tüm haşmeti ile karşımızda göründü. Tavaf edenler hariç diğer insanların büyük bölümü halıların üzerinde ibadetle meşgüldü. Onlar arasında ayakta dikilen, ellerini genişçe açmış dua eden biri dikkatimi çekti. Yandan tanıdık gelince, baktım ağabeyimin üniversiteden sınıf arkadaşı olduğu için tanıdığım İstanbul Ortaköy’de Dereboyu’nda bulunan caminin imamı Murat Özkan Bey. Kendisine selam verdiğimde aşırı abartılı tepki verdi. İrkildiğini fark ettim.
Neden bu kadar şaşırdığını sorduğumda, “İnanmayacaksın belki ama, şu an sizin için dua ediyordum” dedi. Veda tavafı yapmış, ayrılmak üzereymiş. Kabe’yi görmenin bize de nasip olması için bir dostumuz tarafından o an yapılan samimi dua, demek bir ön kabul olarak çoktan yerini bulmuş ve bizler Kabe’ye varmıştık.
Hiçbir dua karşılıksız kalmıyor. Ama kula da biraz cehd ve gayret düşüyor.
Mekke’de yaşayıp Kabe’yi bir kez bile olsun görmemiş insanların durumu ile, üzerinde yaşadığımız şu toprakların bu milletten beklediği tarihsel sorumluluğu bir kez bile olsun algılayamamış yöneticiler arasında fark var mıdır dersiniz?
Hiç olmazsa Mekkeli öğretmen gibi yapsalar…
Milletin değerleri ile buluşamamış olsanız da, bari incitmeyin. Ne olur?
Prof. Dr. Osman ÖZSOY – Haber7
Son Yorumlar