Posted by: zehrasunay on: Haziran 29, 2009
2006 yapımı bir Güney Kore filmi. My Sassy Girl’den sonra merakım iyice artmıştı G. Kore filmlerine. My Sassy Girl’deki aktrist oynuyor ve yönetmenleri aynı her iki filmin de.
Daisy yani papatya “gizli aşk” anlamına gelirmiş. Filmde öyle bir aşk üçgeni var ki, kime hak vereceğinizi şaşırıp kalıyorsunuz. beklenmedik bir sonla bitiyor film. Okuldaki bayan arkadaşlarla birlikte izledik ve sanırım hepimiz sonuna doğru koptuk ve gözyaşlarımıza engel olamadık. Özellikle başroldeki katil yani esas oğlan ve ressam kız harika bir oyunculuk sergiliyorlar. Hele bir de sonlara doğru çalan şarkı, sözler ve görüntüler… Romantik film sevenlerin kesinlikle izlemesi gereken bir film…

Posted by: zehrasunay on: Haziran 21, 2009
Posted by: zehrasunay on: Haziran 16, 2009

YÛSUF İLE ZÜLEYHA(kalbin üzerinde titreyen hüzün)
Yazar: Nazan Bekiroğlu
Okuduğum ikinci Nazan Bekiroğlu kitabı. Lâ’dan sonra okumuş olmama rağmen daha çok beğendim sanki, öyle güzel anlatmış ki o bildiğimiz Hz. Yusuf Peygamberin kıssasını. Belki de ilk kez Züleyhanın hislerini ve aşkını da okudum ve düşündüm bu kitap sayesinde hikayede…
Diğer kitaplarını da en kısa zamanda okuyacağım… Kitaptan bir kaç alıntı yapalım. Zira; Nazan hanımın cümleleri yanında benim cümlelerim çok sönük kalacak…
Kurt konuşuyor;
Sözünün bu kısmına gelince kurt, nemli gözlerinden boncuk gibi yaşlar dökülmeye başladı. Gri tüylerle kaplı göğsü, ön ayakları ıslandı. Bir ah çekti derinden derine. Islak burnu daha bir daha ıslandı. Ve devam etti:
Ben şimdi adımı nasıl temize çıkarayım, alnıma sürülen bu kapkara lekeyi neyle, nasıl yıkayayım? Öyle bir leke ki değil bana, yeter kıyametin kopacağı güne değin gelip geçecek tüm torunlarıma.
Tek muradım, bütün yaratılmışların sahibi olan Tanrım, bu ayıpla yaşatmasın beni. Ya alsın yeni doğmuş bütün kurt yavrularıyla birlikte canımı, kurt neslinin dalı yaprağı burada kesilsin, ya da adım temize çıksın.” (Arka Kapak)
Züleyha’nın aşka düşmüş halleri;
“Yûsuf’un aşkıyla Züleyha öyle bir hale girdi ki artık herşey ona Yûsuf demekti ve Yûsuf’a yakınlığı nisbetinde muteberdi.
Bundan sonra, dedi Züleyha, nasıl eskisi gibi konuşur, eskisi gibi güler ve ağlarım? Nasıl aynı ağaç olur artık aynı olmayan ağaç, benim kalbimin üzerinden Yûsuf geçmişken?
Nasıl eskisi gibi görünür evren gözüme hiçbir vasfı artık eski vasıflarının hiçbirine benzemiyorken?
Dilim Yûsuf’un adından başka bir sözcük telâffuz edemiyorken, kuştan, ağaçtan, sudan nasıl söz açarım?
Kuş diyorsam, Yûsuf demek istiyorumdur.Ağaç da Yûsuf demektir.Su, Yûsuf’un ta kendisi.Nasıl olur da Yûsuf olmayan bir ismi ağzıma alırım?”
“Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.
Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?
Her aşk O’na çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkânsız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.
Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlerde bundan böyle. O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.
Küçük bir biliş farkı.
Mülk gibi aşk da Allah’tan.
Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.
Tenin de O, canın da O, cismin de O.
Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.
Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.
Züleyha ki Yûsuf’u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecellâ eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha sûretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri sûretten nura yükselirken diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti.
İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kader, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.”
Posted by: zehrasunay on: Haziran 9, 2009
Tatiiilll….
Posted by: zehrasunay on: Haziran 6, 2009
Bu akşam 7. Türkçe Oimpiyatları’nın ödül töreni varmış ve biz maalesef kaçırmışız. Sonrasında başka bir ortamda konunun yazıldığını ve video linkleri verdiklerini okumakla birlikte izledim bu iki küçük Kongo’lu miniği. 4 ve 5 yaşlarındalarmış. Bizim 5 yaşındaki çocuklarımız bilmiyorlar marşımızı ama onlar 10 kıtasını aksamadan okuorlar. İzlerken çok sevmiş ve duygulanmıştık. Hemen farkına varamadım ama, ülkenin ismini bir kaç kez daha zikrednce “Demokratik Kongo Cumhriyei”… Evet dedim burası orası
Üniversiteden sınıf arkadaşımızın okul müdürlüğü yaptığı ülke ve bu küçükler de onun öğrencileri. Sevincim daha bir arttı nedense… Kendisiyle mezuniyetin üstünden tam 9 yıl geçmişken meşhur facebook sitesi sayesinde yeniden karşılaştık. Orada yaşadıklarından bahsetti… Susuzluktan, savaştan, annesinin kendisine kırılmasından, yaşadıkları türlü zorluklardan… Bütün bunları kısaca anlattıysa da sürekli dua talep etmesinden belliydi yaşadıkları sıkıntılar… Oradakileri ne kadar sevdiğinden de bahsediyordu sık sık, bırakıp gelemediğinden de… Şimdi bu küçükleri izleyince daha bir gururlandım sanki… Ve çok az da olsa arkadaşlığımız, öyle bir insana “arkadaşım” diyebilmek beni onurlandırdı… Onlar gibi olamasam da sempati duyabilmem ve yapılanları alkışlayabilmem de bir erdemdir diye hissettim bir de (!) Başarıları daim olsun…
Posted by: zehrasunay on: Haziran 4, 2009
Bu yıl 7. düzenlenen Türkçe olimpiyatları’nın şarkı finali vardı dün gece… Tam 115 ülkeden katılan ve finale kalan öğrenciler dilimizi kullanarak bizim şarkılarımızı seslendirdiler. Muhteşem bir organizasyondu.
Özellikle açılıştaki “Sıla Gecesi” ve “Kına gecesi” gösterileri müthişti. Jüri heyeti arasında ilginç isimler de vardı, örneğin; Serdar Ortaç Ebru Gündeş, Oktay Kaynarca, Fatih Kısaparmak, Erhan Güleryüz, Hakan Şükür gibi. Çoğu sahnesinde gözlerim dolarak izledim organizasyonu. Henüz 20 li yaşlarda gencecik insanların evlerinden kilometrelerce, okyanuslarca uzaklara gidip orada tanımadıkları bilmedikleri bir ülkede yetiştirdikleri fidanların, bizim dilimizde konuşmaları gurur vericiydi.
Özellikle “Bu adam benim babam” şarkısını Pakistan’lı bir öğrencinin tıpkı Fatih Kısaparmak gibi seslendirişi çok hoştu. Videosunu izlemek için tıklayın.
Bir de “Sivas’ın Yollarına” türküsünü o şirin zenci Mozambik’li kızdan dinlemek mükemmeldi.
Emeği geçen herkese teşekkür etmek gerek, bizim yapamadıklarımızı yapabildikleri için… Bir milletin “dil” inin ne kadar önem taşıdığını artık tartışmaya gerek yok sanırım…
Sadece küçücük bir eleştiri, böyle güzel bir organizasyona daha profesyonel, daha sempatik, daha şık elbiseli
, olaya daha bir vakıf, iki sunucu bulunabilirdi. Maalesef her ikisi de yeterli değildi sunucuların. Bir de her sunumda içeri girip yeniden çıkmaları biraz acayipti, koca sahnenin ortasına koşar adımlarla ilerlemekten yoruldular
Üstelik yürürken sunmaya başladıklarından, sahnenin ortasına gelemeden bitirmiş oldular sunumlarnı. Keşke her çocukla şarkı öncesi ve sonrası bir iki cümle de olsa konuşsalardı…Çok acemiydiler çok
Özellikle bayan olan yetersiz ve son derece gereksizdi(Ne fenayım:)) Ayrıca geçen yıl ki organizasyon sanki daha canlı ve daha iyi organize edilmiş gibi geldi bana…
Posted by: zehrasunay on: Mayıs 28, 2009
Çok beğeniyorum ben bu yukarıdaki parçayı… Siz de seviyorsunuzdur belki…
Posted by: zehrasunay on: Mayıs 22, 2009

-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Sahi mi? Yani, sayısız günahlar işlediğim halde, hiç günah işlememiş sayılacağım öyle mi?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Ciddi misiniz? Oysa, bana kalsaydı, ben kendimi bile bu kadar kolay affedemezdim. Dostlarımdan bile öyleleri var ki, bir hata ettim diye beni defterden sildiler. Artık görüşmüyorlar. Ben de çoğu arkadaşıma ilk hatasını görür görmez küstüm. Hiç hata etmemişler gibi davranmam çok zor onlara. Oysa siz…
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Daha önce tövbe etmediğim günahlarım da var benim. Özür dilemeyi unuttuğum hatalarım var. Yanlış olduğu halde, yanlışlığını kabullenmediğim bir sürü yanlışım var.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Nasıl yani? İçimde azıcık bir pişmanlık olsa bile, özür dilemiş mi sayılıyorum? Dilime varmayan içimdeki “ah!”lar da tövbe diye mi kabul ediliyor. Yüzümün kızarması da… Öyle mi?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Ben… Şimdi.. Tövbe etsem… Olur mu ki? Yani, şimdi hatırladıklarım için özür dilesem hepsine tövbe mi etmiş olacağım? Hepsinden affedilebilir miyim sahiden?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Doğru ya, “hiç günah işlememiş gibi” diyorsunuz. Hiç günah işlememiş gibi olmak için hepsinin bağışlanmış olması gerekli. Hımm; anladım.Peki, ya yeniden günah işlersem? O zaman sözümden dönmüş olacağım. İyice günaha dalacağım. En iyisi, en sonunu beklemek özür dilemek için.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-O günahtan da tövbe edebilirim yani.. Özür dilemek için her zaman fırsatım var demek! Ama neden bu cömertlik? Niye bu kadar bağışlayıcılık?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Sevildiğimi bileyim ha! Hata edebileceğim baştan biliniyordu ama yine de var edildim. Günah işleyeceğim belliydi ama yine de nefes veriliyor bana. Özür dilerim umuduyla.. Her sabah güneş, ben özür dilerim belki diye mi geliyor dünya ufkuna? Yeter ki, özür dileyecek içtenlikte olayım. Huzura geleyim. Günahsızlığıma güvenip huzurdan kaçmamdan ise, günah vesilesiyle de olsa huzura gelmemi iyi bir şey sayıyorsunuz. Boynumu bükmem, mahcup olmam, gözlerimin yaşarması bu kadar mı önemli sizin için? Günahsızlıktan bile önemli ha!
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-İçimde bir ateş bir ateş ki, hiç sormayın! Yanıyor, yakıyor. Yanıyor, yakıyor. Söner mi, dersiniz?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hiç günah işlememeye içten niyetlenirsem olur öyle mi? Ama şaşırırsam başka.. Unutsam da yeni imkanlar var önümde. Kredim bitmiyor hemen. Yeter ki o içtenliği bir an hissedeyim. Yani, hiç günahsız bir bebek gibi, hiç hatasız bir dost gibi tatlı bir mahcubiyetle yaşamamı istiyorsunuz. Beyaz bir sayfayı hiç kirletmeme ihtimamını kuşanayım yeter; öyle mi?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
-Özür diliyorum Rabbim… Bin özür; milyonlar özür… Çok utanıyorum; çok mahcubum. çok, çok… N’olur, affet beni, affettiğini bildir. Affedildiğimi hissedeyim. Söz veriyorum (veriyorum mu ki?) bir daha asla! Bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla, bir daha asla…
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hiç günah işlememiş gibi mi gerçekten… Yani, günah işleyip de affedilmiş bile değil. Sanki hiç işlememiş gibi! Hiç! Hiç! Hiiççç! Affedildim mi şimdi? Yeni baştan adam sayılıyorum ha! Sıfırdan başlıyorum demek!
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hatalarım hiç yüzüme vurulmayacak demek! Hatırlatılmayacak bana. Unutturulacak. Hatırlayıp da utanmayayım diye. Hatırladığım olursa da, içimdeki sızıyla bir daha özür dileyeyim diye. Defterimden de silinecek, hafızamdan da. Hatta, affedildiğimi bile hatırlamayacağım. Ne güzel bir bağışlama bu. Bağışlayan bağışladığını bağışladığına fark ettirmiyor bile.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Hiç günahsızlar nasıl yaşarsa, öyle mi yaşamam gerekiyor bundan böyle?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Efendim?
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Sesiniz, sesiniz, ne güzel sizin! Bir daha söyleseniz! Bir daha! Sözünüzden de güzel sesiniz. Müjdenizden bile tatlı söyleyişiniz. N’olur, bi’daha konuşsanız!
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Yüreğime su serptiniz! Ne kadar serinledim bir bilseniz.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.
-Efendim, siz ne güzel müjdecisiniz! Fakiri sevindirdiniz.
-Tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
-Efendim, Siz.. Siz.. Siz… Siz… Siz… Ne güzel elçisiniz! Niye buraya kadar zahmet ettiniz? Ah!
Posted by: zehrasunay on: Mayıs 20, 2009
Seven Pounds- Yedi Yaşam
Aslında bu bloga şimdiye kadar hiç film tanıtımı ekemediğimin farkındayım, belki de uzun süredir sinemaya gitmediğimdendir…
Bu gün izledik bu filmi; 2008 ABD yapımı bir dram. The Pursuit of Happiness(Umudunu Yitirme) ile aynı yönetmen–Gabriele Muccino– ve aynı başrol oyuncusuna–Will Smith– sahip. Umudunu Yitirme kadar olmasa da çok güzel bir filmdi.
Ben Thomson(Will Smith) iyiliksever, umutsuz, kısmen depresif bir vergi memurudur. Ve filmin ilk dakikalarında elinde gördüğümüz yedi isimden oluşan bir listedeki her bir isime tek tek ulaşmaya, onlara maddi, manevi ya da tıbbi yardım ulaştırmaya çalışır.
Filmde son sahnelere kadar gizlenen sırlar mevcuttur fakat bunları tahmin etmek pek de zor değildir. İçerisinde plan dışı bir de aşk hikayesi barındıran film bence izlenmeye değer… Neticede Will Smith gerçekten harika oynamış. İyi seyirler… Bu arada Umudunu Yitirme’yi izlemediyseniz, onu öncelikli izleyin

Son Yorumlar